Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 11. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-żkurû ni’meta(A)llâhi ‘aleykum iż hemme kavmun en yebsutû ileykum eydiyehum fekeffe eydiyehum ‘ankum(s) vettekû(A)llâh(e)(c) ve’ala(A)llâhi felyetevekkeli-lmu/minûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir kavim size el uzatmaya yeltenmişti de Allah onların ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun! Müminler yalnız Allah'a dayansınlar.

      Hz. Muhammed'in Peygamberliğinin İspatı

      Ey iman edenler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani bir kavim size el uzatmaya yeltenmişti de Allah onların ellerini sizden çekmişti. Muhtemeldir ki Cenab-ı Hakk'ın bu ayet-i kerimede, düşmanın onlara el uzatmaya yeltenmesi ve kendisinin de onlara ellerini çektirmesi, şeklinde belirttiği lütfu bütün müminler hakkındadır. Çünkü başlangıçta müminler, kafirler arasında iken imanlarını saklıyor, İslam'ı açıklayıp ilan etme cesaretini gösteremiyordu; zaten kafirler defalarca müminleri öldürmeye kastetmişlerdi. Ama Allah Teala bize, onlara ve bütün müslümanlara büyük bir lütuf olarak müşriklere ellerini çektirmiştir. Bu ayetin, müminleri etrafını kuşatan, onlara el uzatan ve öldürmeye kasteden belli bir kavim hakkında gelmiş olması da muhtemeldir, Cenab-ı Hak lütuf ve keremiyle onların ellerini müminlerden çektirmiş ve müminleri onların kötülüklerinden kurtarmıştır. Bu konuda farklı rivayetler bulunmaktadır. İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Kureyzaoğulları, müslümanların canlarına kastetmek üzere ellerini uzatmaya niyetlenmişlerdi, ama Allah onların ellerini geri çekmiştir. Bu ayetin Yahudiler hakkında geldiği de söylenmiştir; Hz. Peygamber (s.a.) onların hurma bahçesine girmişti, ashabı da duvarın dışındaydı, kefil olduğu diyet borcunu ödemek konusunda onlardan yardım istemiş, sonra yanlarından ayrılmıştı. Yahudiler onu öldürmek üzere aralarında karar almışlar, Cebrail aleyhisselam da bunu Hz. Peygamber'e haber vermişti. Resulullah (s.a.) kendisini öldürmelerinden korktuğu için yüzü onlara dönük olduğu halde geri geri yürümeye başladı, bu arada ashabını tek tek yanına çağırmış, onlar da yanına gelmişler. Bu olayın nasıl vuku bulduğunu bilmiyoruz, Cenab-ı Hakk'ın lütfedip yahudilerin ellerini çektirdiğini öğrendikten sonra olayın nasıl cereyan ettiğini bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Bundan dolayı Allah'a şükrederiz. Bu ayet-i kerime Muhammed aleyhisselamın peygamberliğinin ispatını göstermektedir, çünkü Allah tarafından bilgilendirildiği bilinsin diye, bizzat görmediği bir olayın mahiyetinden haber vermektedir.

      Müminler yalnız Allah'a dayansınlar. Yani mümin, bütün işlerinde yalnız Allah'a dayanmalı ve O'na güvenmelidir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ni’met (نِعْمَةَ)

        Sözcüğün kökü "n-a-m" (ن ع م) harfleridir. Temel anlamı; yumuşaklık, pürüzsüzlük, hayatın kolaylığı ve iyiliktir. Mâide Sûresi 11. ayette, Müslümanlara yönelik somut bir askeri/siyasi tehlikenin bertaraf edilmesi bağlamında, Allah'ın koruyucu lütfu ve yardımı olarak zikredilir.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "sertliğin ve şiddetin zıttı olan her türlü hal" olduğunu belirtir. Ona göre "nimet", insanın üzerindeki baskının kalkması ve rahata ermesidir. Ayetteki kullanımı, bir topluluğun saldırı girişiminin boşa çıkarılmasını "nimet" olarak tanımlayarak, güvenliğin en büyük lütuf olduğunu vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, "nimet" kavramını analiz ederken, onun sadece ihsan edilen bir şey değil, aynı zamanda "insanı mutlu eden durum" olduğunu söyler. Bu ayetteki nimet, düşmanın elini çekmesi (keffe eydiyehum) suretiyle inananların can emniyetinin sağlanmasıdır. Râgıb, bunun hem maddi bir kurtuluş hem de manevi bir hidayet onayı olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde "nimet" ve "şükür" ilişkisini tahlil eder. Ona göre Mâide 11. ayetteki "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın" (vezkurû ni’metallâhi aleykum) emri, tarihsel bir olayı (suikast girişimi veya saldırı planı) ilahi bir müdahale olarak kodlar. Izutsu, bu kelimenin cahiliye dönemindeki "tesadüf" veya "şans" kavramlarını yıkarak, hayatın her anındaki korunmayı "bilinçli bir ilahi inayet" (nimet) olarak müminin zihnine yerleştirdiğini savunur.

        hemme (هَمَّ)

        Sözcüğün kökü "h-m-m" (ه م م) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyi dert edinmek, ona yoğunlaşmak, bir işi yapmaya niyetlenmek ve karar vermektir. Ayette "iz hemme kavmun" (bir topluluk niyetlendiğinde) şeklinde, düşman grubun Müslümanlara saldırmak için kurduğu planı ve içsel kararlılığı ifade eder.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyin erimesi veya kalbin bir düşünceyle dolup taşması" olduğunu belirtir. Bir işi yapmayı "hemme" (dert/niyet) edinen kişi, o işe zihnen ve kalben odaklanmış demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hemme" fiilini, azim ve kararlılığın (iradenin) eylemden hemen önceki aşaması olarak tanımlar. Ayetteki düşman topluluğun saldırı için sadece düşünmediğini, harekete geçmek üzere kesin bir niyet (hemme) ve plan içinde olduklarını, ancak bu planın ilahi müdahaleyle akim kaldığını açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel karşılığını incelerken, bu niyetin (hemme) genellikle Beni Nadir Yahudilerinin veya müşrik grupların Hz. Peygamber ve arkadaşlarına yönelik somut suikast veya baskın girişimlerini temsil ettiğini belirtir. Ona göre kelime, gizli kalmış bir düşmanlığın eyleme dökülme aşamasındaki kritik eşiğini ifade eder.

        yebsutû (يَبْسُطُوا)

        Sözcüğün kökü "b-s-t" (ب س ط) harfleridir. Temel anlamı; yaymak, döşemek, uzatmak ve genişletmektir. Ayette "eydiyehum" (ellerini) kelimesiyle birlikte kullanılarak, fiziksel bir saldırı, darbe vurma veya yok etme amacıyla el uzatmayı ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi dürüldüğü veya toplandığı yerden açıp yaymak" olduğunu söyler. Yeryüzünün yayılmasına (bisât) bu yüzden bu isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "bast" (yayma/uzatma) eylemini hem olumlu (rızkın genişletilmesi) hem de olumsuz (el uzatma/saldırı) bağlamlarda inceler. Ayetteki "ellerini size uzatmaya yeltendiler" ifadesi, düşmanca bir fiziksel müdahalenin ve şiddet uygulama iradesinin somutlaşmış halidir. Bu, sadece bir dokunma değil, yok etmeye yönelik tam bir kapsama ve saldırı hamlesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "el uzatma" (bestu'l-yed) metaforunun güç ve otorite ile olan ilişkisine değinir. Ona göre bu kelime, karşı tarafın sahip olduğu tüm gücü (el) inananları ezmek için seferber ettiğini resmeder. Ancak ilahi iradenin bu "uzanan elleri" durdurması (keffe), ontolojik bir güçler savaşını betimler.

        keffe (فَكَفَّ)

        Sözcüğün kökü "k-f-f" (ك ف ف) harfleridir. Temel anlamı; bir şeyi geri çevirmek, engellemek, sınır koymak ve tutmaktır. Avuç içine (kef) bu ismin verilmesi, onun nesneleri tutması ve sınırlamasındandır. Ayette "fekeffe eydiyehum" (onların ellerini çekti/engelledi) şeklinde, Allah'ın düşman saldırısını nasıl durdurduğunu ifade eden fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin yayılmasını veya ilerlemesini önleyecek bir engel oluşturmak" anlamının yattığını belirtir. Kelime, bir akışı veya hamleyi aniden durdurma gücünü temsil eder.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "keff" (engelleme) eylemini, düşmanların fiziki güçlerini bir perde gibi kapatması veya onlara mani olacak sebepler yaratması olarak tahlil eder. Bu eylem, yukarıdaki "bast" (uzatma) eyleminin tam zıttıdır. Düşman elini uzatmış (bast), Allah ise o eli tutmuş ve geri çevirmiştir (keff).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ilahi koruma (inayet) bağlamındaki önemine dikkat çeker. Ona göre bu kelime, Müslümanların askeri gücünden ziyade, olayların akışına müdahale eden aşkın bir iradenin varlığını vurgular. "Keffe" fiili, saldırganın iradesini felç eden veya onu amacından saptıran görünmez bir kalkanın (takva/inayet) semantik karşılığıdır.

        tevekkel (فَلْيَتَوَكَّلِ)

        Sözcüğün kökü "v-k-l" (و ك ل) harfleridir. "Tefa'ul" babından gelen bu kelimenin temel anlamı; birine güvenmek, işini bir başkasına devretmek, onu vekil tayin etmek ve dayanak bulmaktır. Ayette "Müminler yalnızca Allah'a tevekkül etsinler" emriyle, mutlak güvenin adresini belirler.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir işi kendi acizliğinden dolayı başkasına havale etmek ve ona itimat etmek" olduğunu ifade eder. Vekalet kavramı bu güvene dayanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevekkül" kavramının insan için iki yönü olduğunu söyler: Birincisi, gerekli çabayı gösterdikten sonra kalbini sonuca değil Allah'a bağlamak; ikincisi ise Allah'ın vekilliğinin (korumasının) yeterli olduğuna dair sarsılmaz bir inanç beslemek. Ayette bu kelimenin emredilmesi, düşman ellerinin "çekilmesinin" (keff) ardından, gelecekteki tehlikelere karşı psikolojik direncin ve güvenin ancak Allah'a yönelmekle mümkün olacağını gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an ahlakında tevekkülün "aktif bir sabır" ve "mutlak bir sadakat" olduğunu analiz eder. Cahiliye insanının kendi kaba gücüne veya kabilesine olan güveninin (istikbar) yerini, İslam'da Allah'ın sınırsız kudretine olan sarsılmaz güven (tevekkül) almıştır. Izutsu'ya göre Mâide 11. ayetteki bu emir, inananların askeri ve siyasi krizler karşısında savrulmasını engelleyen en büyük manevi dayanağı tanımlar.

        mü’minûn (الْمُؤْمِنُونَ)

        Sözcüğün kökü "e-m-n" (ا م ن) harfleridir. Temel anlamı; güven duymak, emin olmak ve tasdik etmektir. Ayette "müminler" şeklinde çoğul isim olarak geçerek, tevekkül eylemini gerçekleştirecek olan, Allah'a ve vaadine tam bir itimatla bağlı olan topluluğu tanımlar.

        İbn Fâris, kökün güven (emn) ve emanet (emânet) ile olan doğrudan bağına dikkat çeker. "Mümin", hem Allah'a güvenen hem de kendisinden başkalarına zarar gelmeyeceği konusunda güvenilen kişidir.

        Râgıb el-İsfahânî, imanın derecelerini tahlil ederken, bu ayetteki "mümin" vurgusunun tevekkülle olan sıkı bağına işaret eder. Ona göre gerçek mümin, sadece "inandım" diyen değil, tehlike anında (eller uzatıldığında) sarsılmadan Allah'ın vekilliğine sığınabilen kişidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mâide Sûresi boyunca inşa edilen "akit sahibi toplum" kimliğini pekiştirdiğini söyler. Mümin olmak, Allah ile yapılan mîsâk'a (sözleşmeye) sadık kalarak, her türlü saldırı ve zorluk karşısında tavrını haktan yana koymak ve sonucu Allah'ın inayetine (tevekkül) bırakmaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X