Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Mâide Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Mâide Sûresi, 5. Ayet

    اَلْيَوْمَ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُۜ وَطَعَامُ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْۖ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْۘ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ اِذَٓا اٰتَيْتُمُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ مُحْصِن۪ينَ غَيْرَ مُسَافِح۪ينَ وَلَا مُتَّخِذ۪ٓي اَخْدَانٍۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُۘ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elyevme uhille lekumu-ttayyibât(u)(s) veta’âmu-lleżîne ûtû-lkitâbe hillun lekum veta’âmukum hillun lehum(s) velmuhsanâtu mine-lmu/minâti velmuhsanâtu mine-lleżîne ûtû-lkitâbe min kablikum iżâ âteytumûhunne ucûrahunne muhsinîne ġayra musâfihîne velâ mutteḣiżî eḣdân(in)(k) vemen yekfur bil-îmâni fekad habita ‘ameluhu vehuve fî-l-âḣirati mine-lḣâsirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bugün size iyi ve temiz nimetler helal kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Gayri meşru ilişkide bulunmak veya gizli dost tutmak şeklinde değil de meşru bir nikahla evlenmek şartıyla mümin kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar -mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helaldir. Kim inanmayı reddederse ameli kesinlikle boşa gider. O, ahirette de hüsrana uğrayanlardandır.

      Bugün size iyi ve temiz nimetler helal kılınmıştır. Bu beyandaki "el-yevme" (الْيَوْمَ) bugün kelimesi, belli bir zaman dilimini işaret etmek için değil, söze başlangıç lafzı olarak kullanılmıştır; şu anlamdaki ilahi beyanda zikrettiğimiz üzere: "Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim". Bazan "bugün" kendisine işaret edilen bir zaman dilimi sözkonusu olmaksızın da kullanılır. En doğrusunu Allah bilir ya, burada kastedilen, Cenab-ı Hakk'ın En'am suresinde onlara haram kılmış olduğunu belirttiği sekiz çift hayvandır: "Koyundan iki ... olmak üzere sekiz eş". Sonra da "Yahudilere mahsus olmak üzere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun ise iç yağlarını onlara haram kıldık" buyurmuştur. Bahireyi, saibeyi, vasileyi, hamı ve onların kendilerine haram kıldıkları diğer şeyleri Allah onlara helal kıldı ve şöyle buyurdu: Bugün size iyi ve temiz nimetler helal kılınmıştır. Halbuki bunlar daha önce kendilerine haramdı. Fakat müfessirler bu ayete belirttiğimiz konulara değil, kesilen hayvanlar anlamı vermiştir. Kesilen hayvanların helal sayılmalarının ne manaya geldiğini daha önce açıklamıştık.

      Ehl-i Kitab'ın Kestiği Hayvanların Hükmü

      Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir; sizin yiyeceğiniz de onlara heiaıdir. İbn Abbas şöyle demiştir: Onların kestiği hayvanlar size helal, sizin kestiğiniz de onlara helaldir. Bu ayeti müfessirler bu şekilde yorumlamışlardır.

      Eğer şöyle bir soru sorulursa: Bizim kestiklerimiz onlara, onların kestikleri de bize helal kılınmadı mı? Sonra bizim kestiklerimiz onlara ve başkalarına helal olduğu halde, onların ve başkalarının, yani Mecusiler'in kestikleri bize nasıl helal olmaz?

      Buna şu cevap verilir: Kesilen hayvanların helal olması, dini (şer'i) bir hükümdür, halbuki Mecusiler'in iman ettikleri bir kitap yoktur ki buna bağlı olarak onların kestikleri helal olsun. Ehl-i Kitap ise kitaplarında helal ve haram olduğu belirtilen şeye inanıyorlar. Bu itibarla onlar birbirinden farklıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ayetin genel bir anlam (umum) içerdiğini kabul edenlere göre, Ehl-i Kitab'ın bütün yiyeceklerinin bize, bizim bütün yiyeceklerimizin de onlara helal olması gerekir. Çünkü Cenab-ı Hak, Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir buyurmaktadır. Onlara göre iki gruptan her biri diğerinin yiyeceğinden yiyebilir. Lafzın genel muhtevalı olması, o lafza ait hükmün de öyle olmasını gerektirmez. En doğrusunu Allah bilir.

      Ehl-i Kitap Kadınlarla Evlenmek

      Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar. Bu ilahi kelamın işaret ettiği anlam konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle der: "el-Muhsanat" (الْمُحْصَنَاتُ) kelimesi ile Cenab-ı Hak, hür kadınları murad etmiştir. Diğerleri de zinakar olmayan iffetli kadınları kastetmiştir, der. Allah Tealanın şu beyanında olduğu gibi: "Zina eden erkek ancak zinakar veya müşrik bir kadınla evlenir". Cenab-ı Hak burada zinakar kadınlarla evlenmeyi yasaklayıp, iffetli kadınlarla evlenmeyi teşvik etmektedir. Bu ayet-i kerime konuya biraz önceki ayetten daha yakındır. Çünkü ayetin sonunda Allah Gayri meşru ilişkide bulunmak veya gizli dost tutmak şeklinde değil de meşru bir nikahla evlenmek şartıyla buyurmaktadır. Dolayısıyla bu "muhsanat" (الْمُحْصَنَاتُ) kelimesi ile Cenab-ı Hakk'ın hür kadınları değil, iffetli kadınları kasdettiğini göstermektedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerime, kitabı hür kadınlarla evlenmenin de helal olduğunun delilidir. Alimler bu hükümde görüş birliği içindedir, fakat bu nikah mekruh görülmüştür. İbn Ömer'in Ehl-i Kitab'ın kadınlarıyla evlenmeyi mekruh gördüğü rivayet edilmiştir. Bize göre bu rivayet, İbn Ömer'in kitabi olan kadınlarla evlenmeyi haram saydığını göstermez, ancak aralarında din birliği olduğundan müslüman hanımlarla evlenmeyi daha faziletli ve daha isabetli bulduğunu gösterir. Hz. Ömer' in de bunu mekruh gördüğü rivayet edilmiştir. Şöyle ki Huzeyfe Yahudi kadınla evlenmişti, bunu duyan Hz. Ömer kendisine mektup göndererek onu boşamasını istemiş ve şöyle demiştir: Bu müslüman kadınlar için fitne olarak yeter. Bu ifade de onu haram saydığı anlamına gelmez. Burada Hz. Ömer'in bahsettiği sözkonusu fitne, müslüman kadınların bir nevi fitneye sevkedilmesidir. Allah kendilerine rahmet eylesin, alimlerimiz de kitabı kadınlarla evlenmeyi haram değil mekruh saymıştır. İslam alimleri cariyeleriyle evlenme konusunda ise farklı görüşlere sahip olmuştur. Bazıları Kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar mealindeki ilahi beyanı hür kadınlar diye, diğer bir grup da iffetli kadınlar diye yorumlamışlardır. İffetli kadınlar diye yorumlamayı, Gayri meşru ilişkide bulunmak veya gizli dost tutmak şeklinde değil de meşru bir nikahla evlenmek şartıyla mealindeki ilahi kelamın gösterdiği anlama daha uygun olduğunu yukarıda söylemiştik. Şayet buradaki "muhsanat" kelimesinden maksat hür kadınlar olsaydı, o zaman kitabı cariyeleriyle evlenmekte bir sakınca bulunmazdı, çünkü Allah Teala kitabı olan hür kadınlarla evlenmeyi mubah kılmıştır. Bir şeyin bir durumda mubah kılınması, başka bir durumda haram kılınmasına götürmez. Biz bu konuyu daha önce zikretmiştik.

      Mecusiler Ehl-i Kitap Değildir

      Mecusiler bize göre Ehl-i Kitap değildir. Bunun delili de şu ilahi beyandır: "Bu da (Kur'an) bizim indirdiğimiz mubarek bir kitaptır. Ona uyun ve günahtan korunun ki size rahmet edilsin. 'Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi' demeyesiniz diye (Kur'an'ı indirdik)". Burada Allah Teala, Ehl-i Kitab'ın iki grup olduğunu haber vermektedir, bu taifenin üçe çıkarılması caiz değildir; çünkü Kur'an'ın işaret ettiği anlama aykırı düşer. Görmez misin ki adamın biri "sende benim iki dirhemim var" dedikten sonra alacağının daha fazla olduğunu iddia edemez. Yine yolda üç kişiye rastlayan biri, "ben bugün iki kişiye rastladım" dese, yalancı olur. Allah'ın haber verdiği şeyler için böyle bir durum sözkonusu olamaz, çünkü O, verdiği haberde daima doğru söyler.

      Şöyle bir itiraz yapılırsa: Bu, Cenab-ı Hakk'ın müşriklerden naklen söylediği bir şeydir, onların karıştırmış olmaları mümkündür, Allah Teala ise söylediklerini nakletmiştir.

      Buna şu cevap verilir: Yüce Allah, bu sözü müşriklerden nakletmemiştir, fakat "Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi; biz ise onların okuduklarından tamamen habersiziz, demeyesiniz diye (Kur'anı indirdik)" buyurarak Kur'an'ı göndermek suretiyle onların bu mazeretlerinin önünü kesmektedir. Bu, Allah'ın kelamı ve müşriklere karşı gösterdiği delilidir, onlardan naklettiği bir söz değildir.

      Mecusiler' in Ehl-i Kitap'tan olmadığının delillerinden biri de Hz. Ömer'in, Resulullah'ın kabri ile Mescid-i Nebi'nin minberi arasında bulunduğu sırada söylemiş olduğu şu sözdür: "Mecusiler'e nasıl bir işlem yürüteceğimi bilemiyorum, onlar Ehl-i Kitap değiller". Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf şöyle demiştir: Ben Resulullah'ın şöyle söylediğini işittim: "Mecusiler'e Ehl-i Kitap gibi muamele ediniz". Hz. Ömer açıkça onların Ehl-i Kitap olmadığını söylemiş, ne Abdurrahman ne de ashab-ı kiramdan biri ona karşı çıkmıştır, şayet onlar Ehl-i Kitap'tan olsalardı açıkça "onlar Ehl-i Kitap'tır" derlerdi. "Onlara Ehl-i Kitap muamelesi yapın" da denmemiştir. Ayrıca Hasan b. Muhammed'in de şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Resulullah Hecer Mecusileri'ne mektup yazmış; "Sizi Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve benim Allah'ın Resulü olduğuma şehadet etmeye davet ediyorum. Şayet müslüman olursanız, bizim lehimize olan her şey sizin de lehinize olacak, bizim aleyhinize olanlar sizin de aleyhinize olacaktır. Bunu kabul etmeyenin cizye vermesi gerekir. Ayrıca onların kestiklerini yemeyiz, kadınlarıyla da evlenmeyiz". Allah rahmet eylesin, alimlerimiz, "Mecusiler Ehl-i Kitap değildir" derken bunu delil gösteriyorlardı.

      Büyük bir kabile olan Benu Tağlib Hıristiyanlarına gelince, Hz. Ali Arap Hıristiyanlarının kestikleri helal değildir, çünkü onlar Ehl-i Kitap değildir, demiş ve şu ayet-i kerimeyi okumuştu: "içlerinde birtakım ümmiler vardır ki kitabı bilmezler; bütün bildikleri kuruntulardan ibarettir". İbn Abbas ise onların kestikleri yenir demiş ve şu ayeti okumuştur: "Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır". İlk ayet onların Ehl-i Kitap olduklarına işaret eder, çünkü Cenab-ı Hak, "içlerinde birtakım ümmiler vardır" ifadesiyle onları Ehl-i Kitap'tan göstermiştir, dolayısıyla bunlar hakkında verilecek hüküm de onların hükmü gibidir. Çünkü Allah, bunların onlardan olduğunu haber vermiştir. Bunu gösteren delillerden biri de Hz. Peygamber'in şu hadisidir: "Hıristiyanların hiçbir yemeği kalbinde şüphe meydana getirmesin, aksi halde Hıristiyanlara benzersin". Çünkü hüküm, Arap olsun olmasın, bütün Hıristiyanları kapsar, onların hepsi onların dinini benimseyen herkes, onların dinine girmiş olur. Araplar, dinlerini benimsediklerinde Ehl-i Kitap'tan olduklarının delillerinden biri de Arap olmayanlar İslam'a girdiklerinde onların hükmünün Arap müslümanların hükmü ile aynı olmasıdır. Böylelerinden biri irtidat ederse, Mecusiler'den başlangıçta cizye alındığı gibi kendisinden de cizye almasını isteyecek olursa, bu kabul edilmez ve kendisine şöyle denir: Ya müslüman olursun, ya da öldürülürsün! Çünkü o irtidat etmiş bir Arap müslümanı konumundadır. Arap olan birinin Ehl-i Kitap'tan bir gayri Arab'ın dinini kabul edince onun da hükmü onların hükmü gibi olur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar, mehirlerini verdiğiniz takdirde size helaldir. Allah Teala burada, onlara mehirlerini vermeyi hatırlatmaktadır, ama hazan mehirleri verilmeden de onlar bize helal olur. Bu durum, bir hal için bir hükmün belirtilmesi, diğer bir halde onun sakıncalı olmadığına delildir. Dolayısıyla bu, her ne kadar ayette iffetli kadınlar zikredilmişse de, Ehl-i Kitab'ın cariyeleriyle evlenmemize de delil oluşturur. Kim inanmayı reddederse ameli kesinlikle boşa gider. Yani kim kendisine iman edilmesi gerekli olanı, yani Allah'ı inkar ederse demektir, yoksa imanın kendisi inkar edilmez, ancak kendisine inanılan varlık inkar edilebilir. Bu aynen "Kesin olan şey gelinceye kadar" mealindeki ilahi beyan gibidir, yani kesinleşmiş olan şey gelinceye kadar demektir. Açıklamaya çalıştığımız ayet de buna benzemektedir ve anlamı şöyledir: Kendisine iman edileni, yani kendisine inanılanı inkar ederse, Ameli kesinlikle boşa gider ve o, ahirette de hüsrana uğrayanlardan olur. Hatalardan korunma ve doğruyu bulma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        taâm (طَعَامُ)

        Sözcüğün kökü "t-a-m" (ط ع م) harfleridir. Temel anlamı; tatmak, yemek, beslenmek ve gıda almaktır. Mâide Sûresi 5. ayette Ehl-i Kitab'ın (kendilerine kitap verilenlerin) yiyeceklerinin Müslümanlara helal kılındığını ifade eden bağlamda geçer.

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa adlı eserinde bu kökün "bir şeyi tatmak ve yemek eylemi" olduğunu, her türlü yenilebilir şeyin bu kökten türediğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta kelimenin anlamsal çerçevesini genişleterek, "taâm"ın genel olarak yenen her şeyi kapsadığını, ancak Hicaz bölgesindeki örfte daha çok buğday ve tahıl ürünleri için kullanıldığını belirtir. Ayetteki kullanımı ise özel bir fıkhi durumu nitelemek üzere genelleştirilmiştir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Kur'an fıkhı ve tefsir geleneğindeki karşılığını incelerken, bu ayetteki "taâm" kelimesinin mutlak anlamda her türlü yiyecek olmadığını belirtir. Ekmek, sebze veya meyve gibi gıdalar zaten inanç ayrımı gözetmeksizin helaldir. Ona göre buradaki "taâm" tahsis edilmiş bir kavram olup, spesifik olarak Ehl-i Kitab'ın kestiği hayvanların etini (zebîha) ifade eder ve ayet, Yahudi ve Hıristiyanların usulünce kestiği hayvanların etinin Müslümanlarca tüketilmesinin meşruiyetini ilan eder.

        muhsanât (الْمُحْصَنَاتُ)

        Sözcüğün kökü "h-s-n" (ح ص ن) harfleridir. Temel anlamı; korunmak, ulaşılmaz olmak, sağlamlaştırmak ve bir kaleye (hısn) sığınmaktır. Ayette, evlenilmesi helal kılınan hür, iffetli ve namuslu mümin kadınlar ile Ehl-i Kitab'ın iffetli kadınlarını nitelemek için kullanılır.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyin erişilmez ve korunaklı hale gelmesi" olduğunu belirtir. Düşmandan koruyan sağlam kalelere bu yüzden "hısn" denilir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiziksel kale metaforunun insanın ahlaki durumuna nasıl uyarlandığını tahlil eder. Ona göre Kur'an'da kadınlar için kullanılan "ıhsan" durumu üç şekilde gerçekleşir: Namusunu korumak (iffet), hür olmak (kölelikten korunmak) ve evli olmak (eşinin himayesine girmek). Râgıb, ayetteki "muhsanât" kelimesinin zinadan uzak, ahlaki bir kale içine girerek namusunu muhafaza eden erdemli kadınları tanımladığını söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki kavramlarını incelerken, bu kelimenin İslam'ın cinsel ahlak sistemini inşa eden temel yapı taşlarından biri olduğunu vurgular. Izutsu'ya göre cahiliye toplumundaki serbest ve kuralsız ilişkilerin karşısına Kur'an, evliliği ve iffeti manevi bir "kale" (hısn) olarak dikmiş, kişinin bedenini ve onurunu bu kale vasıtasıyla güvence altına almıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve tarihsel bağlamını Medine dönemi üzerinden okur. Müslümanların diğer inanç gruplarıyla bir arada yaşadığı bu evrede, Ehl-i Kitab kadınlarıyla evlilik izninin "iffetli olmak" (muhsanât) şartına bağlanmasının, ailenin ahlaki zeminini koruma altına alırken aynı zamanda farklı inanç toplulukları arasında sosyal bir entegrasyon (hısımlık) yolu açtığını ifade eder.

        ucûr (أُجُورَهُنَّ)

        Sözcüğün kökü "e-c-r" (أ ج ر) harfleridir. Kelime, "ecr" kelimesinin çoğuludur. Temel anlamı; yapılan bir işe karşılık verilen bedel, ücret, mükafat ve karşılıktır. Ayette, evlenilen kadınlara verilmesi zorunlu olan mehir (evlilik bedeli) anlamında kullanılmıştır.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir eylemin karşılığında hak edilen ve bozulamayan antlaşma bedeli" olduğunu söyler. Bu kelime, bir lütfu değil, hak edilmiş bir alacağı temsil eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ecr" kavramının hem dünyevi karşılıklar (ücret, mehir) hem de uhrevi mükafatlar (sevap) için kullanıldığını belirtir. Ayette kadına verilen mehirin "ecr" olarak isimlendirilmesi, bunun kadının şahsına ait, el konulamaz, hukuki bir hak ve evlilik akdinin (sözleşmesinin) vazgeçilmez bir bedeli olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'daki mehir kavramının sosyo-ekonomik tahlilini yaparken, bu kelimenin seçimine dikkat çeker. Cahiliye döneminde kadının velisine ödenen bir nevi satın alma bedeli olan uygulamanın, "ucûr" kelimesiyle doğrudan kadının kendisine ödenen, onun ekonomik bağımsızlığını ve şahsiyetini tanıyan meşru bir evlilik hakkına dönüştürüldüğünü vurgular.

        musâfihîn (مُسَافِحِينَ)

        Sözcüğün kökü "s-f-h" (س ف ح) harfleridir. Temel anlamı; su veya kan gibi bir sıvıyı dökmek, akıtmak ve israf etmektir. "Mufâale" babından ism-i fail olan bu kelime, ayette "gayra musâfihîn" (zinakârlar olmaksızın) şeklinde geçerek, sadece cinsel arzuyu tatmin amacıyla nikahsız ilişki kuran, sorumluluk almayan erkekleri tanımlar.

        İbn Fâris, kökün fiziksel olarak "bir sıvının boşa akıtılması" eylemi olduğunu, mecazen ise kan dökmek veya meniyi meşru bir temel (evlilik) olmadan akıtmak anlamında kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sifâh" (zina) kelimesinin ardındaki etimolojik tasviri çarpıcı bir şekilde açıklar. Evlilik (ıhsan/kale) nesli korumaya, bir yuva kurmaya ve sorumluluk almaya yönelik bir akit iken; zina eden kişinin tek amacı menisini akıtmak (s-f-h) ve biyolojik hazzı tüketmektir. Eylemin bu sorumsuz doğası sebebiyle kelime sıvı akıtmaktan türetilmiştir.

        Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap cinsel ahlakını ve evlilik türlerini incelerken "sifâh" kavramına değinir. Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyle salt geçici bedensel tatmine dayalı, kadını değersizleştiren ve ahlaki bir sorumluluk üretmeyen eski kabilevi "serbest ilişki" modelini kesin bir dille reddederek, aileyi ontolojik bir temele oturttuğunu analiz eder.

        ehdân (أَخْدَانٍ)

        Sözcüğün kökü "h-d-n" (خ د ن) harfleridir. Kelime, "hidn" kelimesinin çoğuludur. Temel anlamı; yoldaş, sırdaş, yakın arkadaş ve gizli dosttur. Ayette "muttehızî ehdân" (gizli dost tutanlar) şeklinde kullanılarak, alenî zinanın (sifâh) yanı sıra, gizli nikahsız beraberliklerin, metres/dost tutma eylemlerinin de yasaklandığını ifade eder.

        İbn Fâris, kök anlamının "kişinin sürekli beraber olduğu, her halinde ona eşlik eden arkadaşı" olduğunu belirtir. Kelimenin özünde "gizlilik" ve "özel bir yakınlık" vurgusu vardır.

        Râgıb el-İsfahânî, "sifâh" ile "hidn" arasındaki ayrıma dikkat çeker. "Sifâh", kadının veya erkeğin birden fazla kişiyle kurduğu veya alenî olan fahişelik durumuyken; "ehdân" tutmak, kişinin sadece bir kişiyle kurduğu fakat toplumdan gizlediği özel, gayri meşru birlikteliklerdir. Ayet, günahın hem alenî hem de gizli formunu aynı anda haram kılmıştır.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi toplumda namus anlayışının dışa dönük (toplumsal) yüzüne vurgu yapar. Cahiliye toplumunda gizli dost tutmak (ehdân) aleni fuhuş kadar ayıplanmıyor, sırf gizli kaldığı sürece sosyal bir infiale yol açmıyordu. Kur'an ise ahlakı toplumsal görünürlükten çıkarıp içselleştirerek, gizli ve özel alandaki gayri meşru ilişkileri de evrensel bir ahlak yasasıyla ilga etmiştir.

        habita (حَبِطَ)

        Sözcüğün kökü "h-b-t" (ح ب ط) harfleridir. Temel anlamı; boşa gitmek, heba olmak, değerini yitirmek ve iflas etmektir. Ayette, imanı inkar eden kişinin (men yekfur bil îmân) yaptığı tüm işlerin ahirette değersizleşeceğini ve geçerliliğini yitireceğini ifade etmek için kullanılır.

        İbn Fâris, kökün fiziksel kökenini Arap coğrafyasındaki bir hayvan hastalığı üzerinden açıklar: "Habat", bir hayvanın zehirli veya çok fazla ot yiyerek karnının şişmesi ve bu şişkinlik sebebiyle telef olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, bu kırsal/bedevi metaforun eskatolojik (ahiret inancına dair) bir kavrama nasıl dönüştüğünü tahlil eder. Karnı şişen hayvan dışarıdan bakıldığında besili ve sağlıklı görünür, ancak aslında o şişlik onu ölüme götüren hastalığın ta kendisidir. Aynı şekilde, inancı reddeden kişinin bu dünyada yaptığı iyilikler ve büyük ameller de dışarıdan görkemli görünse de, temelinde iman (sağlıklı gıda) olmadığı için ahirette kişiyi kurtaramaz, işleri boşa çıkar (habita) ve ruhsal bir çöküşe/ölüme neden olur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında inanç ve eylem (iman-amel) ilişkisini incelerken "habat" kavramını merkeze alır. İman, Izutsu'ya göre eyleme ahlaki ve ebedi değer katan bir formdur. Bu form kaybedildiğinde, küfür (inkar) bir virüs gibi insanın tüm ahlaki yapısını çürütür. Ayetteki "amellerin heba olması" durumu, ilahi adaletin intikamı değil, imansız yapılan amelin varoluşsal olarak uhrevi bir "ağırlık" (tartı/mizan değeri) üretememesinin doğal ve mantıksal sonucudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X