يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَٓائِدَ وَلَٓا آٰمّ۪ينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَاناًۜ وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواۜ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُواۢ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Mâide Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tuhillû şe’â-ira(A)llâhi velâ-şşehra-lharâme velâ-lhedye velâ-lkalâ-ide velâ âmmîne-lbeyte-lharâme yebteġûne fadlen min rabbihim veridvânâ(en)(c) ve-iżâ haleltum festâdû(c) velâ yecrimennekum şeneânu kavmin en saddûkum ‘ani-lmescidi-lharâmi en ta’tedû vete’âvenû ‘alâ-lbirri ve-ttakvâ(s) velâ te’âvenû ‘alâ-l-iśmi vel’udvân(i)(c) vettekû(A)llâh(e)(s) inna(A)llâhe şedîdu-l’ikâb(i)
-
Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine, haram aya, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklara, rablerinin büyük lütuf ve rızasını dileyerek Beytülharam'a yönelmiş kimselere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Mescid-i Haram'a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. İyilik ve takva hususunda yardımlaşın, günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. Allah'tan korkun, çünkü Allah'ın cezası çetindir!
Harem Yasaklarına Riayet
Ey iman edenler! Allah'ın işaretlerine sakın saygısızlık etmeyin. İbn Abbas'ın şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Müşrikler Kabe'de haccediyor, hedy kurbanı kesiyor, hac mekanlarına saygı gösteriyor ve hacda kurban kesiyorlardı. Müslümanlar onlara baskın yapmak istemişlerdi, bunun üzerine Cenab-ı Hak Allah'ın işaretlerine, haram aya sakın saygısızlık etmeyin mealindeki ilahi buyruğunu indirdi. Yani orada cana kıymayı helal saymayın, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklara saygısızlık etmeyin! Diğer alimler ise şöyle demiştir: Allah'ın işaretlerine sakın saygısızlık etmeyin, yani haccın yapıldığı ibadet mekanlarına saygısızlık etmeyin, Allah'ın işaretlerini terk etmeyi helal saymayın, çünkü o işaretler hac menasikidir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak hac esnasında yapılması gereken her ibadete Allah'ın nişan ve işaretleri demiştir? Mesela, "Safa ile Merve Allanın nişanlarındandır" ve "Biz o büyükbaş hayvanları da Allanın size nişanelerinden kıldık" buyurmaktadır. Bütün bunlar Allah'ın işaretlerindendir, hac ibadetinde Allanın nişanlarıdır. Allah'ın işaretleri anlamına gelen şe'airullah tabirine, Allah'ın farzları anlamı da verilmiştir. Buna göre Cenab-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Allah'ın size farz kıldığı şeyleri terk etmeyi sakın helal saymayın! Hasan-ı Basri Allah'ın işaretleri lafzına, Allah'ın dini manasını vermiştir ki bu da ötekiler gibidir. "Allah Kabe'yi, Beytülharam'ı, haram ayı, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıkları insanların maddi ve manevi hayatları için destek kıldı" mealindeki ayet hakkında şöyle denilmiştir: Bunlar Allah'ın Cahiliye devri insanları arasında da devam ettirip koruduğu bazı koruyucu engellerdir. Şayet bir adam suç işlese ve büyük bir günah kazansa, sonra da Allah'ın haremine sığınacak olsa yakalanmaz ve aranmazdı. Kişi, haram aylarda babasının katiline bile rastlasa dokunamazdı. Şayet insan işaretlenmiş bir hedy kurbanına rastlasa, açlıktan hayvanların sinirlerini yemek zorunda kalsa bile ona dokunamaz ve yaklaşmazdı. Beytullah'a gitmek istediğinde kurbanlığına kıldan bir gerdanlık takar, böylece onun haram kılındığını gösterir ve sahibine varıncaya kadar onu insanlardan korumuş olurdu. İşte bu türlü engelleri Cenab-ı Hak, onlar için bir güven alameti olarak Cahiliye devri insanları arasında da devam ettirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın işaretlerine sakın saygısızlık etmeyin mealindeki cümlenin, saygı göstermek gerektiğini Allah'ın bildirdiği şeylere saygısızlık etmeyin anlamına gelmesi de muhtemeldir ki bu, "bildirme" manasından gelmiş olur. Yukarıda belirttiğimiz "haram kılınan nişaneler" anlamına gelme ihtimali de vardır, o zaman Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Haramı, haram ayı, boyunları bağlı ve bağsız kurbanlıkları helal saymayın. Bunlar daha önce uygulanan şeylerdi; "Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün" mealindeki ayetle neshedilmiştir. Şabi'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Maide suresinden, bundan başka bir ayet neshedilmemiştir. Bu ayeti, "Bilin ki Allah'a ortak koşanlar pisliğe batmışlardır; artık onlar bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" mealindeki ayetle "Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün" mealindeki ayet neshetmiştir. Allah kendisinden razı olsun Aişe şöyle demiştir: O, bu konuda son nazil olan ayettir; orada helal bulduklarınızı helal sayın, haram bulduklarınızı da haram sayın!
Haram aya (saygısızlık etmeyin). Bu, şu ilahi beyana benzemektedir: "Sana haram ayı, onda savaşmayı soruyorlar. De ki onda savaşmak büyük günahtır". Cenab-ı Hakk'ın, "Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün" buyruğuyla haram ayda yasaklamanın bazı fiilleri serbest bıraktığını biraz önce belirtmiştik. Boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklar; bu, zikrettiğimiz gibi Cahiliye döneminde müşriklerin yaptıkları bazı şeyleri ifade etmektedir. Bu ilahi beyan, Allah kendilerine rahmet eylesin, alimlerimizin bir görüşüne delil oluşturmaktadır. Onlar şöyle demiştir: Koyunun boynuna bağ takılmaz, deveye ve sığıra ise takılır; çünkü Allah Teala burada "hedy" (هُدْيٌ) (kurbanlık) ve "kalaid" (قَلَائِد) (bağ, gerdanlık) lafızlarını kullanmıştır, bu da kurbanlıklardan boynuna bağ takılacakların olduğu gibi takılmayacakların da bulunduğunu gösterir. Beytülharam'a yönelmiş kimseler, yani Beytülharam'a gitmeye niyetlenmiş kimseler. Rablerinin büyük lütuf ve rızasını dileyenler. Denilmiştir ki müşrikler, dünyalarının uygun olması niyetiyle Allah'ın lütfunu ve rızasını kazanma yolunda Beytülharam'a gidiyorlardı. Nitekim bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "İnsanlardan öyleleri vardır ki, 'Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada ver' diye dua ederler. Böyle bir kimsenin ahiretten hiç nasibi yoktur". Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Müşrikler kendi anlayışları çerçevesinde Allah'ın rızasını talep edince Allah Teala, onlardan el çekmelerini müminlere emretmiştir; her ne kadar müşrikler ibadetin yönünde yanlışlık yapmak suretiyle onu, Allah'tan başkasına çevirmişlerse de, tıpkı şu ilahi beyanda yer aldığı gibi: Cenab-ı Hak "Kim dünya hayatı ve onun süsünü istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz".
İhramlım Avlanması
İhramdan çıkınca avlanabilirsiniz. Bu ilahi beyan, "avlanmayı helal saymamanız şartıyla" mealindeki beyanda yasaklanan şeyin, ihramlı iken av etini yemek değil, avı yakalamak ve avlamak olduğuna işaret etmektedir. Tefsirini yapmakta olduğumuz kısmın lafız yapısı emir kuruluşunda ise de asıl amaç ihramlı iken haram kılınan şeyin mubah olduğunu belirtmektedir. Bu kısmın anlamı şöyledir: İhramdan çıktığınızda avlanabilirsiniz. Burada asıl olan şudur: Bir yasağın arkasından gelen her emir, mutlaka uyulması ve yapılması gerektiğini değil, onu yapmanın mubahlığını, yasak kılınan o şeyin serbest hale geldiğini ifade eder. Mesela Cenab-ı Hak, önce "Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın" buyurmuş, sonra da "Namaz kılındı mı artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan nasip arayın" diye emretmiştir. Bu, önceki yasağın serbest bırakıldığını ifade eder. Başka bir ayette de Allah Teala, önce "Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin!" yasağını getirmiş, sonra "Fakat çağrıldığınızda girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın" diye emretmiştir. Bu da yasak edilen şeyin serbest bırakıldığını ve mubah kılındığını ifade eder. Bunun örnekleri Kur'an-ı Kerim'de çoktur, hepsini saymak da uzun zaman alır. Beytülharam'a yönelmiş kimseler diye tercüme edilen "ve la ammine'l-beyte'l-haram" (وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ) ifadesi, İbn Mesud'un mushafında "ve la teummu" (وَلَا تَعُمُّوا) ekiyle yer alır. Yine onun mushafında "fe ummu saiden tayyiben" (فَأَمُّوا صَعِيدًا طَيِّبًا) yani "temiz bir toprağa dokunarak teyemmüz yapınız" şeklinde nakledilmektedir.
Rablerinin büyük lütuf ve rızasını dileyenler. Bu beyan hakkında denilmiştir ki hac vasıtasıyla Allanın rızasını arıyorlar, fakat müslüman olmadıkça bu yaptıkları kabul edilmeyecektir, Cenab-ı Hak Peygamber'ini hac ibadetinin yapıldığı mekanda bulunanlarla savaşmayı yasaklamıştır. Bazıları şöyle demiştir: Bu ayet, Yemameli Şureyh adında biri hakkında nazil olmuştur. Bu kişi Medine'ye gelmiş ve Resulullah'ın huzuruna girerek ona "Peygamber Muhammed sen misin?" diye sormuş, o da "evet" cevabını vermiş. Adam, "insanları davet ettiğin şey nedir?" diye sormuş, Hz. Peygamber de "ben Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim Allah'ın Resulü olduğuma inanmaya davet ediyorum" cevabını vermiş. Bunun üzerine Şureyh'in; "Bu ağır bir şarttır, benim arkamda amirlerim var, onlara gideyim, bana söylediğin o şartı onlara arz edeyim ve bu konuda emirlerini alayım, şayet onlar kabul ederlerse ben de kabul ederim, kabul etmezlerse ben de etmem, kendileriyle beraber olurum" demiş. Sonra adam Resulullah'ın yanından çıkmış, o çıkınca Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Benim yanımdan tabii ahdini bozan birinin topuklarıyla çıktı, zaten yanıma kafir bir yüzle gelmişti". Adam giderken Medineliler'in hayvan merasına uğramış, hayvanlarını alıp sürmüş. Ertesi yıl Şureyh yanında büyük bir ticaret malıyla hac mevsiminde Mekke'ye gelmiş. Cahiliye döneminde Araplar birbirlerine baskın yaparlardı, ama haram aylar gelince herkes birbirine karşı güven içinde olurdu. Bu aylarda sefere çıkmak isteyen devesine kıldan veya yünden gerdanlık takar, bu hedy kurbanı ile güven içinde olur ve dilediği yere giderdi. Resulullah'ın ashabı Şureyh'in hac için Mekke'ye geldiğini duyunca ona baskın yapmayı düşünmüşler, daha önce O, Medinelilere baskın yapıp mallarını aldığı gibi, onlar da Şureyh'in mallarını alıp kendisini öldürmeye niyetlenmişler. Bu hususu Hz. Peygamber'e söyleyip emrini almak istemişler. Bunun üzerine Allah'ın işaretlerine ... sakın saygısızlık etmeyin . .. mealindeki ayet nazil olmuştu. Bu olayın nasıl olduğunu tam olarak bilmiyoruz, zaten Allah'ın bahsettiğinden fazlasını bilmeye de ihtiyacımız yoktur.
Adalet
Mescid-i Haram'a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. Cenab-ı Hak başka bir yerde şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin". Yine diğer bir ayette de şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayın, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır". Cenab-ı Hak, bazı ayetlerde saldırıyı da zikretmiş ve onu da yasaklamıştır. Saldırı, Allah'ın insanlar için belirlediği sınırı aşmaktır. Yine O, bazı ayetlerde adil olmayı emretmiş, zulüm ve haksızlığı yasaklamıştır.
Haksızlık Yapmaya Sevk Eden Amiller
Şunu da belirtmek gerekir ki insanları tecavüze ve zulme iten, şahitliği ve adaleti ayakta tutmaya engel olan sebepler üçtür. Birincisi, Cenab-ı Hakk'ın Bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın mealindeki ilahi buyruğunda belirtmiş olduğu nefret ve düşmanlık duygusudur. Yine O, "Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin"; "Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır" buyurmaktadır. (İkincisi,) Allah onlara şahitliği adil şekilde yerine getirmeyi emretmektedir. (Üçüncüsü) dostluğun ve akrabalığın yahut zenginlik hırsının veya fakirlik korkusunun onların adaletle şahitlik etmelerine engel olmaması gerektiğini söylemektedir. Zikrettiğimiz bu sebepler, insanların adaletle şahitlik etmelerine engel olabilmekte, onları zulme ve haksızlığa sevketmektedir. Bundan dolayıdır ki Cenab-ı Hak onların bir kavme olan nefretlerinin veya bir şahsa olan düşmanlıklarının kendilerini zulme ve haksızlığa sevk etmesini, yahut şefkat duygularının, akrabalığın, zenginlik hırsının veya fakirlik korkusunun onların adaletle şahitlik etmelerine ve Üzerlerindeki görevi yerine getirmelerine engel olmasını yasaklamakta, "Allah için şahitlik eden kimseler olun!" buyruğuyla bütün bunları Allah için yapmalarını buyurmaktadır. İnsan bütün bunları Allah için yapınca, hükümde adil olmaya ve belirlenen sınırı tecavüz etmemeye, adaletle şahitlikte bulunmaya ve belirttiği her şeyi yerine getirmeye de gücü yeter. Bunları yerine getirmeye engel olan nefret, düşmanlık, akrabalık, şefkat veya zenginlik hırsı ve fakirlik korkusunun da üstesinden gelir. Hükmü Allah için yerine getirirse adil olur, bu da kendisini zulüm ve tecavüzden alıkor. Aynı şekilde şahitliği de kendisinin ve ayette belirtilen kişilerin aleyhine bile olsa Allah için yerine getirdiği takdirde, artık hiçbir şey onun adaleti ayakta tutmasına engel olamaz.
İyilik ve Takva
İyilik ve takva hususunda yardımlaşın. Buradaki "birr" (الْبِرّ) kelimesi her çeşit hayrın adıdır, takva da her fenalığı terk etmek, her çeşit kötülüğe son vermektir. Günah ve haksızlık yolunda yardımlaşmayın. Görmez misin ki Cenab-ı Hak bu ayette "el-Birr" (الْبِرّ) kelimesinin karşısına "el-ism" (الْإِثْم) kelimesini, "et-takva" (التَّقْوَى) lafzının karşısına da "el-udvan" (الْعُدْوَان) lafzını koymuştur? Bu tasnif, birr lafzının her türlü hayrın ismi olduğunu, takva lafzının da her nevi kötülüğe son vermek anlamına geldiğini gösterir. Takvanın, ayetin baş tarafında zikredip buyurduğu Allah'ın işaretlerine, haram aya, boyunları bağsız ve bağlı kurbanlıklara, rablerinin büyük lütuf ve rızasını dileyerek Beytülharam'a yönelmiş kimselere sakın saygısızlık etmeyin, diye emrettiği eylemler olması da mümkündür. Burada Allah Teala şöyle demektedir: Her ne kadar onların Allah'tan başkasına ibadet etmeleri sebebiyle yaptıkları şey "birr" (iyilik) değilse de, onlar içlerinden iyiliği kastettikleri için yaptıkları işlerde kendilerine yardımcı olun! Müşrikler ihramlı olduklarında, hayvanlarına kurbanlık alameti olarak gerdanlık bağladıklarında veya sözleşme yapmaları caiz olan zaman diliminde Beytülharam'a yöneldiklerinde, evet o zaman müslümanlar müşriklere yardımda bulunmak ve taarruz etmemekle emrolunmuştur, şayet biraz önce nakledilen şeyler sabitse. Nitekim Ehl-i Kitap, o dini benimsemeleri ve iyiliği kendilerince hedef edinmeleri sebebiyle -Allah'a asi olsalar bile- onların kiliselerine ve havralarına saldırmamak sözleşmesi bizim için de caizdir. Allah Teala [ileriki zamanlarda] müşrik Araplar'la yapılan antlaşmaları bozmayı emrettiğinde, onların Mescid-i Haram'a girmelerine engel olunmasını ve nerede ele geçirilirse öldürülmelerini emretmişti. Bu anlama göre, Allah rahmet eylesin alimlerimiz, -en doğrusunu Allah bilir ya- zimmet ehlinin kendi emsallerine şahitliği ile günahkar (fasık) müslümanların şahitliğini farklı görmüşlerdir; çünkü zimmet ehli, İslam dışında kalsa da, dinlerine göre davranırlar, füsık müslümanlar ise fısklarını din olarak görmezler. Aynı şekilde alimlerimiz, müslümanların mallarını müşriklerin zorla almaları ile fasıkların zorla almalarını da farklı görmüşlerdir. Keza muharip eşkıyanın adalet ehlinden maruz kaldığı kan davası ile füsıkların kan davası da aynı değildir. Çünkü yanlış bir dini benimseyenin durumu, işlediği günahı kabullenenin durumundan farklı bir hükme sahiptir. Görmez misin ki bize göre -günah ve haram olsa da- Ehl-i Kitab'ın kiliselerinde namaz kılmak üzere anlaşma yapmayı caiz (serbest) görürüz de, füsık müslümanlar için günahı serbest bırakmamızı asla caiz görmeyiz.
Allah'tan korkun! Yani Cenab-ı Hakk'ın emrettiklerini terkedip yasakladıklarını işlemek hususunda Allah'ın cezasından ve azabından korkun! Çünkü Allah'ın cezası çetindir.
Mescid-i Haram'a girmenizi engellediler diye bir topluma karşı duyduğunuz kin, sakın aşırı gitmenize sebep olmasın mealindeki ilahi beyan hakkında İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Sizin Beytülharam'a girmenizi engellediler diye bir kavme karşı duyduğunuz kin ve nefret, sizi haddi aşmaya sevk edip onları öldürmeniz ve mallarını almanız sizi günaha sokar. İyilik ve takva hususunda yardımlaşın. İyilik, sana emredilen şeydir, takva da yasaklandığın şeyden sakınmandır. Sakın aşırı gitmenize sebep olmasın. Bazıları "bir kavme olan kininiz haddi aşarak sizi günaha düşürmesin" anlamını vermiştir. Diğerleri de "sizi sevk etmesin" demiştir. Bu lafız "ya" (يَا) harfi merfü kılınarak "yucrimenneküm" (يُجْرِمَنَّكُمْ) diye, mansub kılınarak "yecrimenneküm" (يَجْرِمَنَّكُمْ) diye de okunmuştur, sonuncu bizim zikrettiğimizdir.
Yorumu Yorumla
-
tuhillû (تُحِلُّوا)
Sözcüğün kökü "h-l-l" (ح ل ل) harfleridir. Temel anlamı bir düğümü çözmek, bağı koparmak ve serbest bırakmaktır. Mâide Sûresi 2. ayette "lâ tuhillû" (helal saymayın/saygısızlık etmeyin) şeklinde olumsuz emir kipiyle yer alarak, Allah'ın kutsal kıldığı sınırların ihlal edilmemesi ve dokunulmazlıkların (haramların) sıradanlaştırılarak serbest (helal) kılınmaması bağlamında kullanılır.
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luğa'da bu kökün maddi dünyadaki bir bağın veya düğümün çözülmesi eyleminden türediğini, manevi boyutta ise hukuki veya dini bir kısıtlamanın ortadan kalkması anlamına geldiğini belirtir. Bu ayetteki kullanımı, Allah'ın koyduğu saygınlık ve kutsallık halinin (ihram, hac menasiki) insan eliyle çözülerek ihlal edilmesi yasağını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ta kelimenin kutsallığı kaldırmak ve saygısızlık etmek (istihlal) boyutuna dikkat çeker. Ona göre ayetteki bu nehiy, insanların Allah'ın belirlediği dini sembollere ve mekânlara karşı taşıması gereken fıtri ve dini saygıyı yitirmemeleri, onları sıradan nesneler veya eylemler seviyesine indirmemeleri gerektiğini emreder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiği çerçevesinde "haram" ve "helal" zıtlığını incelerken, bu kelimenin sırf hukuki bir serbestiyet değil, ontolojik bir sınır ihlali olduğunu vurgular. Ayetteki "tuhillû" eylemi, insanın ilahi otorite alanına müdahale ederek kutsalı dünyevileştirmesi ve Allah'ın koyduğu tabuları kendi inisiyatifiyle bozması girişimi olarak analiz edilir.
şeâir (شَعَائِرَ)
Sözcüğün kökü "ş-a-r" (ش ع ر) harfleridir. Kelime, "şîre" veya "şaîre" kelimesinin çoğuludur. Temel anlamı; bilmek, idrak etmek, hissetmek ve bir şeyi belirgin kılmak için işaret koymaktır. Ayette "şeâirallah" (Allah'ın nişaneleri/sembolleri) tamlaması içinde, hac ibadetinin menasikleri, kurbanlık hayvanlar, Safa ve Merve gibi Allah'a itaati sembolize eden dini alametler bağlamında kullanılır.
İbn Fâris, kökün etimolojik temelinde "bir şeyi duyularla, özellikle his ve dokunmayla algılamak" ile "gözle görünür bir alamet belirlemek" anlamlarının yattığını söyler. Kurbanlık develerin üzerine nişan vurulmasının da bu kökten türediğini belirterek kelimenin ibadet sembolleriyle olan fiziksel bağını kurar.
Râgıb el-İsfahânî, "şeâir" kelimesini ibadetin görünen yüzü olarak tanımlar. O, kelimenin algılamak ve hissetmekle (şuur) olan bağına dikkat çekerek, bu sembollerin sadece cansız ritüeller olmadığını; müminin kalbinde Allah'a itaati ve takvayı hissettiren, uyandıran işaret levhaları olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamını tahlil ederken, İslam'ın nüzul ortamındaki hac pratiklerine vurgu yapar. Ona göre Mâide 2. ayetteki bu ifade, Mekke müşriklerinin de kullandığı bazı hac sembollerinin ve kurbanlık hayvan nişanelerinin salt form olarak bırakılmayıp, putperest unsurlardan temizlenerek bütünüyle Allah'a tahsis edilmesi ve İslamileştirilmesi sürecini gösterir.
şeneân (شَنَآنُ)
Sözcüğün kökü "ş-n-e" (ش ن أ) harfleridir. Temel anlamı; bir kimseye veya bir şeye karşı derin bir kin, öfke ve nefret beslemektir. Ayette, Müslümanların Mescid-i Haram'a girmesini engelleyen müşriklere karşı duyulan öfkenin, Müslümanları adaletsizliğe ve haddi aşmaya sevk etmemesi gerektiği uyarısı bağlamında kullanılır.
İbn Fâris, bu kökün salt bir sevgisizlik durumu olmadığını, aksine kişiyi tiksintiye ve nefret edilen şeyden uzaklaşmaya iten şiddetli ve aktif bir husumet hali olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "şeneân" kavramını, insanın doğasında var olan öfke duygusunun kontrolden çıkmış hali olarak inceler. Ona göre bu kelime, aklın ve vicdanın sesini bastıracak boyuttaki bir kini tanımlar ve Kur'an, bu derin nefretin bile adaleti saptıramayacağı ahlaki bir sınır çizer.
Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap toplumunun kabileci değer yargılarını incelerken, kan davası ve kabile husumetlerinin belirleyici bir dinamik olduğuna dikkat çeker. Izutsu'ya göre Mâide 2. ayet, cahiliye arap ahlakındaki düşmana her türlü kötülüğü mübah gören intikamcı yapıyı yıkarak, en şiddetli "şeneân" (kin) durumunda bile aşırılığa kaçmayı yasaklayan yeni ve evrensel bir İslami adalet etiği tesis eder.
teâvenû (تَعَاوَنُوا)
Sözcüğün kökü "a-v-n" (ع و ن) harfleridir. Temel anlamı; yardım etmek, destek olmak, arkasında durmaktır. "Müşareket" (işteşlik) bildiren bir formda gelen bu kelime, ayette Müslüman toplumun iyilik ve takva üzerinde karşılıklı ve organize bir şekilde yardımlaşması emri olarak karşımıza çıkar.
İbn Fâris, kök anlamının "bir kişinin tek başına üstesinden gelemeyeceği bir yükte ona arka çıkmak ve kuvvet vermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, yardımın boyutlarını ahlaki ve eylemsel olarak ikiye ayırır. Ayetteki "teâvenû" emrinin, sadece maddi bir destek olmadığını, inananların birbirlerini günaha karşı korumada, psikolojik ve manevi destek sağlamada kurdukları çok yönlü bir dayanışma ağı olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamdaki sosyolojik dönüşümünü ele alır. Cahiliye toplumunda var olan ve soy, kabile, kan bağı temelinde şekillenen körü körüne dayanışma sisteminin yerine, bu ayetle birlikte temel ölçütü iyilik ve takva olan ilkesel bir toplumsal dayanışma modelinin inşa edildiğini vurgular. Yardım, artık kimliğe göre değil, eylemin ahlaki niteliğine göre şekillenecektir.
birr (الْبِرِّ)
Sözcüğün kökü "b-r-r" (ب ر ر) harfleridir. Temel anlamı; genişlik, bolluk, itaat etmek ve iyilik yapmaktır. Yeryüzünün geniş kara parçalarına (kıta) "berr" denilmesi de bu kökten gelir. Ayette, yardımlaşmanın üzerine inşa edileceği temel pozitif ahlaki zemin olarak zikredilir.
İbn Fâris, kelimenin fiziksel dünyadaki karanın genişliği ve ferahlığı anlamından yola çıkarak, manevi boyutta kişinin ahlaki eylemlerindeki genişliği, dürüstlüğü ve kapsayıcı iyiliğini temsil ettiğini belirtir. Bu, dar ve bencil hesaplardan arınmış, sınırları geniş bir erdemdir.
Râgıb el-İsfahânî, "birr" kavramını, kişinin hem yaratıcısına hem de diğer yaratılmışlara karşı sorumluluklarını fazlasıyla ve içtenlikle yerine getirmesi olarak analiz eder. Ona göre bu kelime, adaletin ötesinde bir ihsan halini, insanın davranışlarındaki mutlak iyilik şuurunu kapsar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki terminolojisinde "birr" kavramının merkezi bir yer tuttuğunu söyler. O, bunu sıradan bir iyilikten ziyade, İslam'ın önerdiği ideal dindarlık ve kapsamlı erdem sistemi olarak çevirir. Bu ayetteki bağlamıyla "birr", toplumsal ilişkilerde adaleti, şefkati ve hakkı tesis etmeye yönelik her türlü pozitif yapıcı eylemin genel adıdır.
takvâ (التَّقْوَىٰ)
Sözcüğün kökü "v-k-y" (و ق ي) harfleridir. Temel anlamı; korunmak, sakınmak, bir şeyi zarar verebilecek etkenlerden kalkanla muhafaza etmektir. Ayette, iyilikle (birr) birlikte yardımlaşmanın ikinci sacayağı olarak, Allah'ın sınırlarını ihlal etmekten içsel bir bilinçle sakınmayı ifade eder.
İbn Fâris, kök anlamını insanın kendisine zarar verecek bir şey ile kendi arasına engel (vikaye) koyması olarak tanımlar. Etimolojik olarak bu, ruhsal veya fiziksel bir savunma hattı oluşturmaktır.
Râgıb el-İsfahânî, "takva" kelimesinin dini literatürdeki evrimini inceler. Önceleri sadece azaptan ve cezadan korkarak korunmak anlamındayken, şer'i ıstılahta kişinin nefsini günaha sokacak şeylerden uzak tutması, şüpheli durumlardan bile kaçınarak kalbini saf kılması anlamında yüksek bir ahlaki duyarlılığa dönüştüğünü belirtir.
Toshihiko Izutsu, takva kavramını İslam'ın anahtar ahlaki terimi olarak çok detaylı tahlil eder. Ona göre takva, Mâide 2. ayetin genel bağlamı olan haddi aşmama emrinin içsel motorudur. Takva, basit bir korku değil, insanın Allah'a karşı taşıdığı derin sorumluluk bilinci, O'nun huzurunda hesap verecek olmanın getirdiği pürdikkat bir yaşam tarzı ve ahlaki pusuladır. Bu bilinç, Müslümanları intikam duygusuyla veya çıkar uğruna günaha ve düşmanlığa sapmaktan koruyan temel mekanizmadır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla