Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Meryem Sûresi, 96. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Meryem Sûresi, 96. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُداًّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti seyec’alu lehumu-rrahmânu vuddâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahman onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”

      İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahman onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. Bu beyanın üç anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi: yüce Allah burada Mekkelilere hitap etmekte (ve şöyle demektedir:) İman ettiğiniz ve salih ameller işlediğiniz takdirde Allah Teâlâ aranızdaki karşılıklı nefreti ve düşmanlığı ortadan kaldıracak ve bunun yerine sevgi ve muhabbeti yerleştirecektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi; “Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz”. Cenâb-ı Hak, bu beyanda, iman sayesinde, Rab’lerinin nimeti ve lütfü ile onların kalpleri birbirlerine ısınmış kardeşler haline geldiklerini haber vermektedir.

      Âyetin ikinci mânasına göre “Rahmân onlar için” cennette “bir sevgi” yaratacaktır. “Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik; artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar” meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere kalplerindeki düşmanlık duygularını ve hileyi çekip alacaktır.

      Üçüncü ihtimale göre bu beyanın anlamı şöyle olur: Rahmân onlar için peygamberlerin, iyi kimselerin ve dini yaşayan kimselerin kalplerinde bir sevgi yaratacaktır. Çünkü bu kimseler, insana dini, amelini içtenlikle Allah için yapıp yapmadığına ve O’na karşı ihlash olup olmadığına bakarlar yoksa dünyaya ve elinde bulunan mala mülke değil.

      Âyetin mânasının, eğer sahih ise haberlerde yer alan bir rivayet doğrultusunda olması da mümkündür. Ebû Hureyre’nin nakline göre Hz. Peygamber şöyle demiş: “Allah bir kulu sevdiği zaman ‘Ben filancayı sevdim. Siz de seviniz’ buyurur”. Allah Teâlâ’nm kulu sevmemesi durumunda da aynı durum geçerlidir. Kâb [el-Ahbâr] der ki: Tevrat’ta şöyle bir ifadeye rastladım: Hiçbir kimse, Allah Teâlâ tarafmdan sevilmedikçe başkaları tarafından sevilemez. Cenâb-ı Hak bu sevgiyi göktekilere sonra da yeryüzündekilere indirir. Kâb nefret konusunda da aynı şeyleri söylemiş sonra şöyle demiştir: Tevrat’ta gördüğüm şeylerin aynısını Kur’ânda da gördüm. Kâb daha sonra şu meâldeki âyeti okumuştur: îman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahman onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır. Allah onları sever ve müminlerin kalplerinde de sevdirir. Eğer bu rivayet sahih ise bir kimse insanların kendisini sevmediklerini gördüğü zaman bunun kötü amellerinden kaynaklanması dolayısıyla kendisi için endişe etmesi gerekir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnne (إِنَّ)

        Râgıb el-İsfahânî, cümleye kesinlik, pekiştirme ve tahkik (şüphe götürmezlik) katan başlangıç edatı olduğunu belirtir. Ayetin devamında bildirilecek olan ilahi yasanın ve müjdenin her türlü tereddütten uzak, mutlak bir hakikat olduğunu gramatik olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, şüphesiz ki, muhakkak ki, gerçek şu ki manalarına gelen bu edatın, ilahi vaadin kesinliğini ilan ederek cümleyi başlattığını kaydeder.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        Râgıb el-İsfahânî, akıl ve şuur sahibi çoğul varlıkları niteleyen ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu ifade eder. Kendisinden sonra gelecek olan o muazzam vasıflara (iman ve salih amel) sahip olan seçkin topluluğun sınırlarını çizer.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, o kimseler ki, onlar ki manalarına gelen bu zamirin, müjdelenecek olan o özel zümreyi işaret ettiğini aktarır.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün temel manasının, nefsin huzur bulması, korku ve endişenin zıddı olarak güven içinde olmak, bir kimseye veya bir habere kalpten inanıp onu tasdik etmek (doğrulamak) olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "îmân" eyleminin mazi (geçmiş zaman) çoğul formu olduğunu belirtir. Sadece zihinsel bir kabul değil; iradenin bütünüyle ilahi hakikate teslim olması, Yaratıcı'nın verdiği söze mutlak bir emniyetle (güvenle) bağlanması ve fıtratın tasdik edilmesi manasına gelir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "iman" kavramının salt teolojik bir "bilgi/biliş" meselesi olmadığını, bütünüyle varoluşsal bir "güven ve sadakat taahhüdü" olduğunu analiz eder. İman eden kimse, kâinattaki o anlamsızlık ve korku uçurumundan kurtulup, varlığını mutlak ve sarsılmaz bir merkeze (Allah'a) bağlayarak ontolojik bir emniyet (sekînet) kazanan kimsedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, iman ettiler, inandılar, güvenip tasdik ettiler manalarına gelen bu fiilin, ilahi sevgiye ulaşmanın o ilk ve en temel içsel şartını tanımladığını kaydeder.

        Ve amilû (وَعَمِلُوا)

        İbn Fâris, "a-m-l" kökünün temel manasının, insanın kendi kastı, şuuru ve iradesiyle ortaya koyduğu her türlü fiil, iş, çaba ve üretim olduğunu belirtir. Refleksif veya irade dışı eylemlerden farklı olarak bütünüyle bilinçli bir yönelimi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, bağlaç olan "ve" ile "amel" fiilinin mazi çoğul formunun birleşimi olduğunu açıklar. İmanın sadece kalpte gizli kalan pasif bir his olmadığını, dünyevi gerçeklikte ete kemiğe bürünen, dışa yansıyan dinamik bir eylem (aksiyon) olması gerektiğini gramatik olarak iman fiiline bağlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve yaptılar, ve eyleme geçtiler, ve işlediler manalarına gelen bu fiilin, içsel tasdikin (imanın) dışsal ispatını başlattığını aktarır.

        Es-sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)

        İbn Fâris, "s-l-h" kökünün temel manasının, fesadın (bozulmanın, çürümenin ve yıkımın) tam zıddı olarak; bir şeyi düzeltmek, onarmak, faydalı ve iyi bir hale getirmek, barış ve uyum sağlamak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "sâlihât" kelimesinin, fıtrata, akla ve ilahi nizama uygun düşen, evrendeki ahengi koruyan, bozulanı tamir eden ve insana fayda sağlayan her türlü güzel eylemin (amelin) çoğul ismi olduğunu ifade eder. Başındaki harf-i tarif (El), bu eylemlerin ilahi rızaya muvafık olan o bilindik, has ve erdemli işler olduğunu mühürler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu sarsılmaz "iman ve salih amel" birlikteliğindeki felsefi dokuya temas eder. İman ile salih amel, bir madalyonun iki yüzü gibidir. İman insanın Yaratıcı ile kurduğu içsel (dikey) sözleşme iken; salih amel (es-sâlihât), o sözleşmenin topluma, tabiata ve diğer insanlara yansıyan iyileştirici, onarıcı ve pratik (yatay) tezahürüdür. Salih amel üretmeyen bir iman, kâinatta karşılığı olmayan, kök salamamış ve sevgi (vudd) üretmeye liyakati olmayan soyut bir iddiadan ibarettir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, iyi ve faydalı işleri, fıtrata uygun onarıcı eylemleri, salih amelleri manalarına gelen bu ismin, sevgiye ve lütfa hak kazanmanın eylemsel boyutunu (şartını) tanımladığını kaydeder.

        Seyecc'alu (سَيَجْعَلُ)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün temel manasının, bir şeyi yaratmak, var etmek, bir durumdan başka bir duruma dönüştürmek, tesis etmek ve kalıcı kılmak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" eyleminin muzari (gelecek zaman) formu olduğunu belirtir. Başındaki "se" harfi, eylemin mutlaka, kesin surette ve yakın bir gelecekte gerçekleşeceğini bildiren tekit (pekiştirme) harfidir. Allah'ın inananlar için bu sevgiyi var etmesi; rastgele, geçici bir duygu durumu değil, ilahi bir yasa olarak bizzat varoluşun dokusuna (kalplere) "tesis edilecektir" manasını taşır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kesinlikle var edecektir, mutlak surette kılacaktır, tesis edecektir manalarına gelen bu fiilin, ilahi müjdenin şaşmaz katiyetini ve yaratıcı kudretin o dönüştürücü gücünü bildirdiğini aktarır.

        Lehumu (لَهُمُ)

        Râgıb el-İsfahânî, aidiyet, fayda ve tahsis bildiren "lâm" (için) edatı ile "hum" (onlar/onlara) zamirinin birleşiminden oluştuğunu açıklar. Geçiş kolaylığı için zamirin sonuna ötre (u) harekesi eklenmiştir. Yaratılacak olan o muazzam sevginin ve muhabbetin, dünyada kınanan, ezilen veya dışlanan o müminlerin bizzat "kendi lehlerine" ve "onlara özel olarak" var edileceğini gramatik olarak sabitler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, onlar için, bizzat kendilerine, onların lehine manalarına gelen bu yapının, ilahi lütfun doğrudan hedefini (iman edip salih amel işleyenleri) işaret ettiğini kaydeder.

        Er-rahmânu (الرَّحْمَٰنُ)

        İbn Fâris, "r-h-m" kökünün şefkat, acıma, koruma, lütfetme ve bağışlama anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rahmân" isminin, merhameti tüm varoluşu kuşatan, mutlak şefkat sahibi Allah'a has özel bir isim olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, ayetteki bu isim tercihinin barındırdığı muazzam teolojik ve estetik zarafete dikkat çeker. Kalplere sevgiyi (vudd) ekecek olan makam, "El-Cebbâr" veya "El-Melik" gibi kudret ve otorite bildiren bir sıfatla değil; bizzat o sevginin, şefkatin ve aşkın mutlak ontolojik kaynağı olan "Er-Rahmân" ismiyle sahneye çıkar. İnsanın kalbine muhabbeti yerleştirecek olan güç, merhametin ta kendisidir. Bu kelime, ayetin felsefi dokusunu korku (havf) teolojisinden bütünüyle çıkarıp, lütuf ve sevgi (muhabbet) teolojisinin zirvesine taşır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, o sonsuz merhamet ve lütuf sahibi manasına gelen bu ismin, kalplerde sevgi yaratacak olan o yegâne ve eşsiz ilahi makamı tanımladığını kaydeder.

        Vuddâ (وُدًّا)

        İbn Fâris, "v-d-d" kökünün temel manasının, saf sevgi, muhabbet, bir kimseye veya bir şeye kalpten bağlanmak, temenni etmek ve bir şeyin olmasını gönülden arzulamak olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "vudd" kavramının, sıradan ve gelip geçici bir hoşlanma (hubb) olmadığını; sevginin en saf, en samimi, en derin ve kalbe kök salmış o sarsılmaz hali olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin barındırdığı devasa sosyolojik, psikolojik ve teolojik muştuya (müjdeye) temas eder. İman edip salih amel işleyenlerin ödülü sadece ölümden sonraki bir cennet (mekân) değildir. Allah, bizzat yeryüzünde, meleklerin ve diğer insanların kalplerinde o müminlere karşı fıtri, temiz ve silinmez bir "sevgi" (vudd) var eder. Kibirle, baskıyla, mal ve iktidar hırsıyla kalplerde sahte bir saygı (korku) uyandırmaya çalışan müşriklerin (As b. Vâil gibilerin) aksine; müminler kalpleri kılıçla veya altınla değil, Rahman'ın onların lehine tesis ettiği bu ilahi ve saf "muhabbetle/dostlukla" fethederler. Hakiki iktidar, kalplerde yaratılan bu sevgidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Meryem Suresi'nin o muazzam fonetik (sesbilimsel) ve kavramsal akışı (fasıla sanatı) içindeki eşsiz yerine dikkat çeker. Surenin hemen birkaç ayet öncesinde (19:89-90); Allah'a çocuk isnat eden şirkin evrende yarattığı o kulakları sağır eden, dağları yıkan, gökleri çatlatan korkunç ve sert "iddâ, heddâ" sesleri yankılanmıştı. Ancak konu iman edenlere geldiğinde, ayet o şiddetli ve yıkıcı atmosferi bütünüyle dağıtır ve "vuddâ" kelimesiyle son bulur. "Vav" ve şeddeli "dal" harflerinden oluşan bu kelime, okunduğunda dudaklarda ve kalpte o tarifsiz "yumuşaklığı, huzuru ve sevgiyi" (vudd) bizzat ses olarak hissettirir. Şirkin kaba gürültüsü bitmiş; evren, Rahman'ın inananlar için yarattığı bu saf sevginin (vuddâ) o eşsiz, sükûnet dolu ve felsefi şefkatiyle yıkanarak ayet kusursuz bir edebi zarafetle sonlanmıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, saf bir sevgi, derin bir muhabbet, sarsılmaz bir dostluk ve gönülden bir bağlılık manalarına gelen bu ismin, iman ve salih amelin hem dünyada hem de ahiretteki o en estetik, en insani ve en yüce ilahi karşılığını (ödülünü) tanımladığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X