وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُٓواۙ اَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ خَيْرٌ مَقَاماً وَاَحْسَنُ نَدِياًّ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 73. Ayet
Daralt
X
-
“Kendilerine âyetlerimiz açıkça okunduğu zaman inkâr edenler iman edenlere, ‘İki topluluktan hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi?’ diye sorarlar”
Kendilerine âyetlerimiz açıkça okunduğu zaman. Bu cümlenin anlamını daha önce açıklamıştık.
İnkâr edenler iman edenlere, “İki topluluktan hangimizin konumu daha üstün ve mensuplan daha iyi?” diye sorarlar. Bu söz kâfirler tarafından müminlere cevap olarak söylenmişti. (Çünkü) müminler, sözü edilen delillerle onlara karşı gelmiş ve tartışmaya girmişti. Kâfirler de şöyle dediler; Sizler, dünya ve âhiretin Allah’a ait olduğunu söylüyorsunuz. Allah dünyayı bize genişletirken size daralttı. Buna göre âhireti de bize genişletecek size de dünyada yaptığı gibi daraltacaktır. Çünkü Allah’ın bize dünyada dost olup âhirette düşman olması mümkün değüdir. Onların “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla azaba uğratılacak biz olamayız” meâlindeki sözleri de bu doğrultuda söylenmiştir. Allah Teâlâ onların (hayat kalitesini) genişletip, konumlarını ve mensuplarının durumlarını iyileştirince âhirette de böyle olacaklarını zannetmişler, Cenâb-ı Hak da kendilerini yalanlamış ve bu kanaatlerini reddederek şöyle demiştir;
Yorumu Yorumla
-
Ve izâ (وَإِذَا)
Râgıb el-İsfahânî, "izâ" edatının, gelecekte veya belirli bir durumda kesin olarak gerçekleşen/gerçekleşecek olaylar için kullanılan bir zaman ve şart zarfı olduğunu belirtir. Ayette, Kur'an ayetlerinin tebliğ edildiği o mutlak karşılaşma anını bildiren bir başlangıçtır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve ne zaman ki, -dığı zaman manalarına gelen bu edatın, ilahi kelamın müşriklere ulaştığı o kritik anı işaret ettiğini kaydeder.
Tutlâ (تُتْلَىٰ)
İbn Fâris, "t-l-v" kökünün temel manasının, bir şeyin ardı ardına gelmesi, birini takip etmek ve izlemek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "tilâvet" kavramının sıradan bir okuma (kıraat) değil; ilahi kelamın harflerini, ayetlerini tertip üzere, anlamına nüfuz ederek ve o kelama tabi olarak okumak olduğunu ifade eder. Edilgen (meçhul) muzari formda "tutlâ" (okunduğunda) şeklinde kullanılması, vahyin nesnel ve üstün otoritesini vurgular.
Dücane Cündioğlu, "tilavet" kelimesinin ontolojik ağırlığına dikkat çeker. Vahiy, müşriklere sadece bir ses veya bilgi yığını olarak sunulmaz; o "tilavet" edilir. Yani ayetler peş peşe geldikçe insanın fıtratını sarsar, aklını kuşatır ve onu hakikatle yüzleşmeye mecbur bırakır. Tilavet eylemi, inkârcının vicdanına yapılan o kesintisiz ve sarsıcı ilahi taarruzdur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, okunduğu zaman, peş peşe tilavet edildiği vakit manalarına gelen muzari edilgen fiilin, ilahi mesajın tebliğ edilme biçimini nitelediğini aktarır.
Aleyhim (عَلَيْهِمْ)
Râgıb el-İsfahânî, "alâ" (üzerine, karşı) edatı ile "him" (onlara) zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Ayetlerin "onlara/onlara karşı" okunması, ilahi mesajın bizzat o inkârcıların aleyhine bir hüccet (kesin delil) olarak sunulduğunu ve onların kaçış yollarını kapattığını gramatik olarak mühürler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, onlara, onların üzerine manalarına gelen bu yapının, vahyin doğrudan muhatabı olan (ancak kibirlenen) kitleyi işaret ettiğini kaydeder.
Âyâtunâ (آيَاتُنَا)
İbn Fâris, "e-y-y" kökünden türeyen "âyet" kelimesinin temel manasının, bir şeyin varlığını, niteliğini ve doğruluğunu ispat eden açık alamet, iz, nişan ve işaret olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "âyet" isminin çoğulu ile "nâ" (bizim) zamirinin birleştiğini ifade eder. Allah, "Bizim ayetlerimiz" diyerek, okunan o cümlelerin beşeri bir söz veya şiir değil, doğrudan doğruya Kendi zatına ait mutlak hakikat nişaneleri olduğunu ilan eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Bizim ayetlerimiz, Bizim mucizelerimiz ve işaretlerimiz manalarına gelen bu tamlamanın, okunan metnin ilahi kaynağını tescillediğini aktarır.
Beyyinâtin (بَيِّنَاتٍ)
İbn Fâris, "b-y-n" kökünün temel manasının, iki şeyin birbirinden ayrılması, örtülerin kalkması, uzaklaşması ve gerçeğin hiçbir pürüz kalmayacak şekilde açığa çıkması (belirginleşmesi) olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kelimesinin çoğulu olan bu sıfatın, akılda ve kalpte en ufak bir şüpheye, pürüz veya kapalılığa yer bırakmayan apaçık deliller ve net argümanlar manasına geldiğini ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı felsefi eleştiriye temas eder. Ayetlerin "beyyinât" (apaçık) olması, müşriklerin reddedişindeki asıl sebebi deşifre eder. Onlar, Kur'an'ı anlamadıkları, ayetler karmaşık veya kapalı olduğu için inkâr etmiyorlar; aksine ayetler her şeyi bütün çıplaklığıyla (beyyine olarak) ortaya koyduğu, onların sahte putlarını ve haksız düzenlerini yıktığı için kasten ve kibirle inkâr ediyorlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, apaçık, son derece net, gerçeği ortaya koyan deliller manalarına gelen bu sıfatın, ilahi kelamın anlamsal berraklığını ve şüphe götürmezliğini nitelediğini kaydeder.
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün, insanın düşüncesini, niyetini veya itirazını harflere dökerek sese dönüştürmesi (söylemesi) manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) eyleminin mazi (geçmiş zaman) formu olduğunu ifade eder. Apaçık ayetler karşısında akli ve ahlaki bir cevap veremeyen inkârcının, meseleyi sığ bir laf kalabalığına ve kibre (söze/kavle) indirgeyişini bildirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, dedi, söyledi manalarına gelen bu fiilin, müşrik aklının vahiy karşısındaki o sığ reaksiyonunu (itirazını) başlattığını aktarır.
Ellezîne (الَّذِينَ)
Râgıb el-İsfahânî, ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan bu kelimenin, kendisinden sonra gelecek olan "sıla" cümlesiyle, söylemi üreten o kibirli kitlenin ortak ve karanlık vasfını açıklamaya hazırlık yaptığını belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, o kimseler ki manasına gelen bu bağlacın, kâfirlerin eylemini tanımlamaya başladığını kaydeder.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel manasının, bir şeyin üzerini örtmek, onu gizlemek ve saklamak olduğunu açıklar. Tohumu toprağın altına saklayıp örttüğü için çiftçiye de "kâfir" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "küfr" kavramının mazi çoğul fiili olduğunu belirtir. Hakikati, ilahi nimetleri ve fıtrattaki inanç tohumunu inatla, kibirle ve kasten "örtenler, gizleyenler" manasına gelir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "küfr" eyleminin, basit bir "inançsızlık" (bilmemek/inanmamak) hali değil; apaçık (beyyinât) olan gerçeği bile bile reddetmek, ilahi olanı hasıraltı etmek ve ahlaki bir nankörlük sergilemek (aktif bir örtme eylemi) olduğunu vurgular. Vahiy onlara apaçık gelir; ancak onlar bu aydınlığın üstünü şahsi menfaatleri uğruna siyah bir örtüyle (küfürle) kapatırlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, inkâr ettiler, gerçeğin üzerini örttüler manalarına gelen bu fiilin, ayetleri reddedenlerin o kasti ve inatçı ahlaki tutumunu nitelediğini kaydeder.
Lillezîne (لِلَّذِينَ)
Râgıb el-İsfahânî, "li" (için, -e/a) harf-i ceri ile "ellezîne" (o kimseler ki) ilgi zamirinin birleşiminden oluştuğunu belirtir. Müşriklerin o kibirli ve alaycı sözlerinin doğrudan doğruya kime yöneltildiğini (hedefini) işaret eden gramatik bir köprüdür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, o kimselere, o şahıslara ki manalarına gelen bu yapının, muhatap alınan mümin zümreyi işaret ettiğini aktarır.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün temel manasının, korku ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin sükûnet bulması, güvende hissetmek, güven vermek ve tasdik etmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "îmân" eyleminin mazi çoğul fiili olduğunu belirtir. Apaçık ayetleri gördüklerinde onlara direnmeyen, o ayetlerin hakikatini kalpleriyle onaylayıp (tasdik edip) ilahi iradeye güvenen o asil topluluğu (müminleri) tanımlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, iman ettiler, inandılar, kalpten tasdik ettiler manalarına gelen bu fiilin, hakikate teslim olan zümrenin en temel vasfını bildirdiğini kaydeder.
Eyyu (أَيُّ)
Râgıb el-İsfahânî, iki veya daha fazla şey arasında seçim yapmak, sormak veya mukayese etmek için kullanılan bir istifham (soru) ismidir. Kâfirlerin, hakikati ahlaki bir zeminde değil; tamamen dünyevi bir "üstünlük/kıyas" zemininde (Hangimiz daha iyi?) tartışmaya açtıklarını gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hangisi, ne kadarı manalarına gelen bu soru zamirinin, müşriklerin kibirli karşılaştırmasını (mukayesesini) başlattığını aktarır.
El-ferîkayni (الْفَرِيقَيْنِ)
İbn Fâris, "f-r-k" kökünün temel manasının, bir bütünü parçalara ayırmak, bölmek, birbirinden farklılaştırmak ve ayrıştırmak olduğunu belirtir. Bir görüş, inanç veya statü etrafında diğerlerinden ayrılan insan topluluğuna "ferîk" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "ferîk" kelimesinin tesniye (ikil) formu olan bu ismin, inançları ve sosyal statüleri birbirinden bütünüyle "ayrılmış iki zümreyi" (zengin müşrikler ile fakir müminleri) nitelediğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, iki gruptan, iki fırkadan, iki taraftan manalarına gelen bu ismin, toplumdaki o keskin sosyolojik ve teolojik kutuplaşmayı (iman edenler ve inkâr edenler) tanımladığını kaydeder.
Hayrun (خَيْرٌ)
İbn Fâris, "h-y-r" kökünün temel manasının, bir şeye yönelmek, onu tercih etmek, faydalı ve üstün olanı seçmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kelimesinin, bütün akılların arzuladığı, fayda ve üstünlük bildiren bir kavram olduğunu belirtir. Ayette ism-i tafdil (daha iyi/daha üstün) anlamında kullanılmıştır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin Arap müşrik aklındaki yozlaşmış (materyalist) kullanımına temas eder. Kâfirler, "Hangimiz daha hayırlıyız?" derken inancın doğruluğunu, ahlakı veya erdemi kastetmezler. Onların lugatında "hayr"; bütünüyle ekonomik güç, servet, kabile kalabalıklığı ve siyasi nüfuzdur. "Biz zenginiz, siz fakirsiniz; demek ki Allah katında (veya dünyada) doğru olan, 'hayırlı' olan biziz" şeklindeki o kof ve nobran mantığın dışavurumudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, daha hayırlı, daha üstün, daha iyi manalarına gelen bu ismin, müşriklerin dünyevi başarıyı (serveti) hakikatin ölçüsü olarak sundukları o çarpık kriteri ifşa ettiğini kaydeder.
Makâmen (مَقَامًا)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün temel manasının ayağa kalkmak, dik durmak, bir işte sebat etmek ve varlığını sürdürmek olduğunu belirtir. İnsanın durduğu, ikamet ettiği veya toplumsal olarak bulunduğu yere (mevki) de bu kökten "makâm" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "makâm" isminin hem fiziksel bir barınak, ev, konak manasına hem de toplum içindeki derece, itibar ve statü manasına geldiğini ifade eder.
Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ Mekke toplumundaki sosyo-mekânsal boyutunu inceler. Kureyş'in zengin liderleri, oturdukları görkemli evleri, sahip oldukları lüks "makamları", fakir müminlerin (Bilal, Habbab, Ammar gibi kölelerin) derme çatma barınaklarıyla kıyaslıyorlardı. Bu kıyaslama, Kur'an'ın Mekke döneminde sıkça karşılaştığı "statü üzerinden hakikati reddetme" kibrinin en belirgin mekânsal (architectural) ifadesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, makam, mevki, ev, mesken ve sosyal itibar manalarına gelen bu ismin, inkârcıların sahip oldukları maddi refahı müminlere karşı bir üstünlük argümanı olarak kullandıklarını bildirdiğini aktarır.
Ve ahsenu (وَأَحْسَنُ)
İbn Fâris, "h-s-n" kökünün temel manasının, çirkinliğin zıddı olarak; gözün veya aklın hoşlandığı, güzel bulduğu, arzuladığı, kusursuz ve estetik olan her şey olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ehsen" kelimesinin "ef'al" vezninde bir ism-i tafdil olduğunu ve "en güzel, daha güzel, görünüş ve nitelik bakımından daha mükemmel" manalarına geldiğini açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve daha güzel, ve daha gösterişli manalarına gelen bu kelimenin, müşriklerin estetik ve biçimsel şatafata verdikleri önemi vurguladığını kaydeder.
Nediyyâ (نَدِيًّا)
İbn Fâris, "n-d-v" kökünün temel manasının, insanların bir maksat etrafında toplanması, bir araya gelmesi, seslenmek ve meclis kurmak olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "nediyy" (veya nâdî) kelimesinin, bir kabilenin önde gelenlerinin (elitlerinin) toplanıp kararlar aldığı, istişare ettiği ve sosyalleştiği özel meclis/kulüp manasına geldiğini ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin İslam öncesi (Cahiliye) Arap kültüründeki politik ve sosyal merkeziliğine dikkat çeker. "Nâdî/Nediyy", sıradan insanların giremediği, soyluların şiir okuduğu, misafir ağırladığı ve kabile ittifaklarının kurulduğu "yüksek zümre meclisidir" (Daru'n-Nedve gibi). Kur'an, bu kelimeyi kullanarak Mekke oligarşisinin o kibri ve dışlayıcılığını (elitizmini) hedef alır.
Gabriel Said Reynolds, kelimenin barındırdığı sınıfsal çatışmaya (sosyo-ekonomik kritiğe) temas eder. Müşrik elebaşları (Nadr b. Hâris veya Velid b. Muğîre gibiler) "Hangimizin meclisi (nediyyâ) daha güzel?" diye sorarken, aslında İslam'ın ilk yayıldığı yer olan mütevazı "Daru'l-Erkam" ile kendi görkemli "Daru'n-Nedve"lerini kıyaslamaktadırlar. Kur'an, ayetin bu son kelimesiyle, hakikatin lüks mobilyalarla döşenmiş "elit meclislerinde" (nediyy) değil; ihlaslı ve temiz kalplerde barındığını, güce tapan o müşrik aklının sığlığını ve çürüklüğünü gözler önüne sererek felsefi bir meydan okumayla ayeti noktalar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, toplantı yeri, meclis, kulüp ve elitlerin bir araya geldiği mekân manalarına gelen bu ismin, inkârcıların dünyevi güç gösterilerinin ve kabileci kibrinin (sosyal statülerinin) merkezini tanımladığını kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla