اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَاُو۬لٰٓئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْـٔاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Meryem Sûresi, 60. Ayet
Daralt
X
-
“Ancak tövbe eden, iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler böyle değildir. Bunlar hiçbir haksızlığa uğratılmaksızm cennete (gireceklerdir).”
Ancak daha sonra Allah Teâlâ şirkten tövbe eden, Allah’a iman eden ve iyi davranışta bulunan kimseler böyle değildir diyerek onları istisna etmiştir. Bunlar hiçbir haksızlığa uğratılmaksızm cennete girecekler. Bu beyanın mânası şöyle olabilir: Onları kâfir iken işledikleri amellerden dolayı mümin iken işledikleri güzel amelleri eksiltilmeyecektir. Aksine kötü amellerini iyi amellere çevirecektir. Nitekim yüce Allah bu konuda başka İlâhî beyanlarda şöyle buyurmuştur: “Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir”; “eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”. Cenâb-ı Hak iman ettikleri ve şirkten vazgeçtikleri takdirde kâfir iken işledikleri yüzünden onları cezalandırmayacağını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Yüce Allah bundan sonra söz konusu cennetin hangi cennet olduğunu beyan etmek üzere şöyle demektedir: bkz: 61. ayet
Yorumu Yorumla
-
İllâ (إِلَّا)
Râgıb el-İsfahânî, "illâ" edatının istisna (hariç tutma) bildirdiğini belirtir. Bir önceki ayette şehvetlerine uyup namazı zayi eden kötü neslin "ğayy" (helak uçurumu) ile karşılaşacağı hükme bağlanmıştı. Bu edat, o mutlak karanlığın içinden bir kurtuluş kapısı aralayarak, o helakten istisna edilecek (kurtulacak) olan özel bir zümreyi ayırmak için kullanılan gramatik bir kesme (müdahale) harfidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ancak, yalnız, müstesna manalarına gelen bu istisna edatının, ilahi azap vaadinin ardından merhametin ve geri dönüş imkânının kapısını araladığını kaydeder.
Men (مَنْ)
Râgıb el-İsfahânî, "men" edatının akıl sahibi (şuurlu) varlıkları nitelemek için kullanılan bir ism-i mevsul (ilgi zamiri) olduğunu açıklar. İstisnanın (kurtuluşun) muhatabının sıradan bir nesne değil, iradesini kullanarak bir eylemde bulunacak olan şuurlu insan (kimse) olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, o kimse ki, her kim manalarına gelen bu zamirin, kurtuluş şartlarını yerine getirecek olan faili işaret ettiğini aktarır.
Tâbe (تَابَ)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünün temel manasının geri dönmek, eski hale rücu etmek ve yönünü değiştirmek olduğunu belirtir. Dini terminolojide isyandan itaat yönüne dönmeye tövbe denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "tevbe" kavramının, işlenen günahın çirkinliğini idrak edip onu terk etmek, ondan pişmanlık duymak ve bir daha o günaha dönmemeye kesin bir iradeyle karar vermek olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "tevbe" eyleminin sadece psikolojik bir üzüntü veya vicdan azabı olmadığını, ontolojik bir "U dönüşü" olduğunu vurgular. Bir önceki ayetteki "half" (kötü nesil), yönünü şehvetlere ve uçuruma (ğayy) çevirmişti. "Tâbe" fiili, bu yıkıcı gidişatı fark edip, hayatın direksiyonunu aniden ve radikal bir şekilde tekrar Allah'a ve hakikate doğru kırmak demektir. Bu, varoluşsal bir rota düzeltmesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tövbe etti, dönüş yaptı, günahından vazgeçti manalarına gelen bu mazi fiilin, dinden sapan neslin kurtuluşu için atılması gereken ilk ve en mecburi eylemsel adımı bildirdiğini kaydeder.
Ve âmene (وَآمَنَ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün temel manasının, korku ve şüphenin tam zıddı olarak; kalbin sükûnet bulması, güvende hissetmek, güven vermek ve tasdik etmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "îmân" kavramının, hakikati hiçbir şüphe barındırmaksızın kalp ile onaylamak (tasdik) ve buna güvenmek olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal sisteminde "tevbe" ve "iman" fiillerinin art arda gelmesinin zorunluluğuna dikkat çeker. Kişinin sadece günahı terk etmesi (dönüş yapması) yeterli değildir; o dönüşün içini dolduracak, aklı ve kalbi yeniden hakikate bağlayacak güçlü bir epistemolojik zemin gerekir. "İman", tövbe ederek oluşturulan o boşluğa Allah inancının ve mutlak güvenin yeniden, sarsılmaz bir şekilde yerleştirilmesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve iman etti, inandı, kalpten tasdik etti manalarına gelen bu mazi fiilin, günahkâr kişinin ruhsal restorasyonundaki ikinci temel aşamayı (kalbin arınmasını) nitelediğini aktarır.
Ve amile (وَعَمِلَ)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün insanın şuurlu, maksatlı ve kasıtlı olarak ortaya koyduğu her türlü çaba, iş ve eylem manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" ile "fiil" arasındaki ince farka dikkat çeker. Fiil, iradesiz veya hayvanlardan da sâdır olabilen herhangi bir harekettir; amel ise aklın, niyetin ve iradenin devrede olduğu, üzerinde düşünülmüş şuurlu bir üretim ve icraattır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve işledi, yaptı, eyleme döktü manalarına gelen bu fiilin, kalpteki imanın (soyut inancın) dış dünyada somut bir pratiğe dönüşme zorunluluğunu bildirdiğini kaydeder.
Sâlihan (صَالِحًا)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün temel manasının bozukluğun, çürümüşlüğün ve fesadın tam zıddı olarak; bir şeyin düzgün olması, fayda vermesi, onarılması ve iyi bir duruma kavuşması olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "sulh/salâh" kavramının, varlıktaki bozulmayı (fesadı) gidererek dengeyi ve uyumu yeniden tesis etmek olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin teolojik ağırlığına temas eder. Tövbe edip iman eden kişinin, geçmişteki "ğayy" (sapkınlık/yozlaşma) döneminde kendisine ve topluma verdiği zararı onarması gerekir. İşte "salih amel", o fesadı ortadan kaldıran, onarıcı, yapıcı ve ahlaki eylemdir. Kur'an, kurtuluşu sadece kalpteki bir inanca değil, bizzat yeryüzünü ıslah eden bu "salih" (onarıcı) çabaya bağlar.
Dücane Cündioğlu, "Tâbe - Âmene - Amile Sâlihan" üçlemesinin (triadının) Kur'ani felsefedeki muazzam insan inşasına dikkat çeker. Bu üç kelime, insanın bütünüyle yeniden doğuşudur: "Tâbe" ile ahlaki bir kopuş (geçmişi ret) yaşanır; "Âmene" ile epistemolojik bir temel (inanç) atılır; "Amile Sâlihan" ile de ontolojik bir eylem (yeni hayat) sahneye konur. Şehvetlere kul olan insan, ancak bu üçlü formülle yeniden Allah'ın muhatabı (halifesi) statüsüne yükselebilir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, iyi, doğru, dürüst ve onarıcı iş manalarına gelen bu kelimenin, imanın dışa vuran en hakiki meyvesi ve kurtuluş reçetesinin son şartı olduğunu aktarır.
Fe ulâike (فَأُولَٰئِكَ)
Râgıb el-İsfahânî, başındaki "fe" harfinin nedensellik ve kesin bir sonuç (takibiye) bildirdiğini, "ulâike" işaret zamirinin ise tövbe edip iman ve salih amel işleyen o yeni, arınmış zümrenin Allah katındaki ulaştığı o "yüksek mertebeye" işaret ettiğini açıklar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, işte onlar, öyleyse onlar manalarına gelen bu yapının, şartları yerine getiren zümreye verilecek o büyük ilahi ödülün müjdesini başlattığını kaydeder.
Yedhulûne (يَدْخُلُونَ)
İbn Fâris, "d-h-l" kökünün temel manasının dışarıda olmanın zıddı olarak; bir şeyin içine girmek, dâhil olmak ve katılmak olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "duhûl" eyleminin fiziksel bir mekâna girmeyi ifade ettiği gibi, bir gruba veya manevi bir mertebeye dâhil olmayı da nitelediğini ifade eder. Muzari formda (girerler/girecekler) kullanılması, bu eylemin Allah'ın vaadi olarak kesinliğini ve sürekliliğini gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, girerler, dâhil olurlar manalarına gelen bu fiilin, arınan zümrenin nihai ve ebedi varış noktasını eyleme döktüğünü aktarır.
El-Cennete (الْجَنَّةَ)
İbn Fâris, "c-n-n" kökünün temel manasının bir şeyi örtmek, saklamak ve gizlemek olduğunu belirtir. Ağaçlarının ve bitkilerinin sıklığından dolayı toprağı örten, gölgelikli ve sık ağaçlı bahçelere bu kökten hareketle "cennet" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "Cennet" kavramının, ahirette müminlere vaat edilen ebedi mutluluk ve ödül yurdunun ismi olduğunu ifade eder. İçindeki nimetlerin dünyevi gözlerden gizlenmiş (örtülmüş) olması sebebiyle bu isimle anıldığını belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel kökeninde Aramice/Süryanicedeki "ganta / gannetha" (bahçe/cennet) formunun bulunduğunu ve Kur'an'ın bu mefhumu Ortadoğu'nun eskatolojik (ahiret bilimi) literatüründen devralarak, onu cehennemdeki "ğayy" vadisinin tam karşısına, kurtuluşun o mutlak vahası (vahiy bahçesi) olarak yerleştirdiğini tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ağaçlı bahçe, ebedi mutluluk yurdu manalarına gelen bu ismin, tövbe edip salih amel işleyenlerin varacağı o nihai ilahi lütuf makamını tanımladığını kaydeder.
Ve lâ (وَلَا)
Râgıb el-İsfahânî, bağlaç (ve) ile nefy (olumsuzluk) edatının birleşiminden oluşan bu yapının, Cennet'e giren zümrenin orada karşılaşmayacağı (mutlak surette uzak tutulacağı) bir durumu bildiren gramatik bir kalkan olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ve edilmezler, ve olmazlar manalarına gelen bu edatın, ilahi adaletin pürüzsüzlüğünü vurgulamak için kullanıldığını aktarır.
Yuzlemûne (يُظْلَمُونَ)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temel manasının bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka bir yere koymak, eksiltmek, karanlık (zulmet) ve birinin hakkına tecavüz etmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramının haddi aşmak, adaleti çiğnemek ve hakkı eksiltmek olduğunu ifade eder. Edilgen (meçhul) muzari formda "yuzlemûne" (zulme uğratılırlar) fiilinin olumsuzluk edatıyla (lâ yuzlemûne) kullanılması; o müminlerin ahiretteki ödüllerinde en ufak bir eksiltme yapılmayacağı, haklarının tam olarak verileceği manasına gelir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "zulüm" kavramının, ilahi adaletin tam zıddı olduğunu vurgular. Allah kendi zatından zulmü mutlak surette nefyetmiştir (kaldırmıştır). Geçmişte ne kadar günahkâr olurlarsa olsunlar, tövbe edip dönen bu kişilerin eski günahları, onların Cennet'teki makamlarını "eksiltmek" (zulmetmek) için bir mazeret olarak kullanılmayacaktır. Bu, ilahi affın ve adaletin görkemli bir tecellisidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, haksızlığa uğratılmazlar, hakları eksiltilmez manalarına gelen bu fiilin, Yüce Allah'ın mahşer günündeki mutlak ve pürüzsüz adaletini nitelediğini kaydeder.
Şey'en (شَيْئًا)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün var olan, mevcudiyet gösteren, büyük veya çok küçük herhangi bir varlık veya nesne manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şey" kelimesinin nekra (belirsiz) formda ve olumsuz bir fiilin (lâ yuzlemûne) mef'ulü (nesnesi) olarak kullanılmasının, Arapçada mutlak bir hiçlik ve genellik ifade ettiğini belirtir. Anlamı, "zerre kadar, en ufak bir miktar bile, hiçbir surette" demektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu kelimeyle sonlanmasındaki felsefi ve psikolojik güce dikkat çeker. "Şey'en" (zerre kadar bile) kelimesi, tövbe eden kişinin içindeki o "Acaba geçmiş günahlarımdan dolayı ahirette ödülümden kesinti yapılır mı?" şeklindeki en ufak şüphe kırıntısını bile söküp atar. Allah, kendi adaletinin tartısında hata payını, haksızlık ihtimalini "sıfıra" (hiçbir şeye) indirgemiştir. Bu son kelime, ilahi merhametin ve kusursuz adaletin muazzam bir mührü olarak ayeti tamamlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, hiçbir şey, zerre kadar, en ufak bir miktarda manalarına gelen bu kelimenin, ilahi adaletteki noksansızlığı ve tövbe edenlere vaat edilen ödülün mutlak eksiksizliğini beyan ederek ayeti noktaladığını kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla