Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kureyş Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kureyş Sûresi, 2. Ayet

    ا۪يلَافِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَٓاءِ وَالصَّيْفِۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Îlâfihim rihlete-şşitâ-i ve-ssayf(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1. "Kureyş'in Mekke'ye olan alışkanlık ve ünsiyeti;"

      2. "Kış ve yaz seyahatlerinin gelenekleşmiş olması uğruna (fil ordusunu helâk ettik)."

      3. "Şu halde onlar bu mâbedin sahibine kulluk etsinler."

      4. "Kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan emin kılan Kâbe sahibine."


      Cenâb-ı Hakk’ın Kureyş’in Mekke’ye olan alışkanlık ve ünsiyeti, ayrıca kış ve yaz seyahatlerinin gelenekleşmiş olması uğruna meâlindeki beyanı birkaç anlama gelir. Birincisi Ferrâ’nın şu anlayışıdır ki “li-îlâfı” (لِإِيلَافِ) kelimesinin başındaki lâm sebep bildiren bir harftir, çünkü “Li-îlâfı” sûresi Elemtera sûresinin devamıdır. Buna göre Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Böylece Allah fil ordusunu yaprakları yenilmiş ekin saplarına çevirdi, Kureyş’in Mekke’ye olan alışkanlık ve ünsiyeti uğruna”. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyuruyor: Fil ordusunu helâk ettim ve başlarına felâket getirdim; bunun sebebi Kureyş’in o mekâna alışmış olmasıydı; bir de buna bağlı olarak kış ve yaz mevsimlerinde kendileri için münasip kılınan iki ticaret seyahatine alışmış bulunmaları yüzünden.

      Güvenli Belde Mekke ve Harem

      İkincisi Allah’ın şöyle buyurmuş olması ihtimal dâhilindedir: Şu mâbedin Rabb’ine ibadet etmeyi insanlara gerekli kıldım, onlar da zamanla buna alışmış oldular ve Kureyş kabilesi mensupları ile bu mekânda ikamet eden diğer insanların ihtiyaç duydukları gıda ve benzeri geçim vasıtalarını buraya taşıdılar. Bunun sebebi Kureyş'in sözü edilen mâbedin sahibine kullukta bulunmaya yatkınlık kazanmalarıydı. Aslında Mekke şehrinin bu konumu olmasaydı kabile mensuplarının burada ikamet etmeleri mümkün olmazdı, çünkü bu şehirde ne ekin var, ne bitki, ne de hayatın diğer gerekleri. [$]Mekke, İbrahim aleyhisselâmın tasvir ettiği niteliktedir: "Ey Rabb'imiz! Soyumun bir kısmını ekilebilir toprağı olmayan bir vadiye, senin Beytülharem'inin yanına yerleştirdim ki, ey Rabb'imiz, namazı devamlılık ve duyarlılık içinde yerine getirsinler. Öyleyse insanlardan bir kısmının gönlünü buranın sakinlerine sempati duyar hale getir ve Mekke halkına bereketli rızıklar ver ki şükretsinler"¹⁴. Kureyşliler'in bu yerde yaşayabilmeleri dışarıdan ve uzak mekânlardan buraya taşınacak ihtiyaç maddelerine bağlıdır. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı bu gerçekliği ifade etmektedir: "Peki biz onları dokunulmaz, güvenli, katımızdan bir rızık olarak her yiyecekten ürünlerin orada toplandığı bir yere yerleştirmedik mi?" Bazıları şöyle demiştir: Kureyşliler'e kış ve yaz seyahatlerine alıştıkları gibi Beytülmuazzama'nın Rabb'ine ibadet etmeye de alışmaları emredildi. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Şu iki ticaret seyahatine alıştığınız gibi Beytullah'ın sahibine kulluk etmeye de yatkınlık kazanın!

      Bir kısım âlim de şu yorumu yapmıştır: Mekke halkı çeşitli ülkelere güven içinde ticaret gezileri yapıyor ve kendilerine karşı duyulan saygıdan dolayı hiçbir şeyden korkmuyorlardı. İnsanlar Kâbe ve Harem'in özel konumu sebebiyle onları hürmetle karşılıyor, kendilerine rahatsızlık verilmiyor ve eziyet de edilmiyordu. Onlardan biri herhangi bir oymakta probleme mâruz bırakılacak olsa "Bu zat Haremlidir" deniliyor ve bu mekâna olan saygı hislerinden dolayı kendisi de ticaret eşyası da serbest bırakılıyordu. Cenâb-ı Hakk'ın bu sûrede onları korkudan emin kıldı demesinin mânası da budur.

      Denildi ki: Araplar'ın bir kısmı diğerine baskın yapıyor ve birbirlerini esir alıyordu. Ancak Mekke halkı âyet-i kerimede ifade edildiği üzere Harem sayesinde güven içinde bulunuyordu: "Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken bizim Mekke'yi güven içinde bir Harem yaptığımızı görmediler mi?"¹⁵ Allah Teâlâ bu âyetiyle Mekke halkına olan teşekkür gerektirici nimetlerinin büyüklüğünü hatırlatmıştır ki bu sayede sahip oldukları konumun O'ndan olduğunun bilincine varsınlar.

      Bu meselede hareket noktası şudur ki Allah Teâlâ’nın -hikmeti ve iradesi cümlesinden olmak üzere- İlâhî elçilik görevinin Kureyş’te olmasını ve dilediği zamana kadar onu sürdürmesini mukadder kılması gerçeğine bağlı olarak Kureyşliler’in güvenliğinin Mekke’de olmasını murat etmiş, kendilerine sevk edilecek gıda ve diğer hayati gereklerin de orada bulunmasını dilemiştir; tâ ki Kureyşliler irade ettiği vakte kadar orada kalsınlar ve planladığı olay aynıyla gerçekleşsin. Tıpkı içindeki canlılarla birlikte şu evreni dilediği zamana kadar sürmesi için yaratması ve oradakilere yine dilediği vakte kadar hayatlarını korumaları için rızık belirlemesi gibi. Bütün bunlar O’nun iradesinin geçerli olması hikmetine bağlıdır.

      İbn Kuteybe ed-Dîneverî birinci yorumu takip ederek şöyle demiştir: “Îlâf” “âleftü fulânen... îlâfen” (آلَفْتُ فُلَانًا... إِيلَافًا) bağlamında masdardır, tıpkı “elzemtühu iizâmen” (أَلْزَمْتُهُ إِلْزَامًا) deyişin gibidir. Kisâî de “eliftü’l-mekâne” ile “âleftühû” (أَلِفْتُ الْمَكَانَ - آلَفْتُهُ) tarzındaki her iki kullanılışın aynı mânaya geldiğini belirtmiştir.

      İbn Abbâs radıyallahu anh’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Li îlâfı Kurayş”, yani Kureyş’in yapageldiği gibi. Onların uygulamaları gibi. “Kış ve yaz seyahatlerinin gelenekleşmiş olması uğruna (fil ordusunu helâk ettik). Şu halde onlar bu mâbedin sahibine kulluk etsinler. Kendilerini açlıktan kurtarıp doyuran ve korkudan emin kılan Kâbe sahibine”. Burada sözü edilen “açlık”tan maksat, kendilerine isabet eden kıtlıktır. “Korkudan emin kılan” derken korkudan kastedilen de düşmandır... En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İlâfihim (إيلافهم)

        Kelimenin kökü olan "e-l-f", parçaları birbirine eklemek, ısındırmak ve alışmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel işlevinin dağınık olanı bir araya getirip bütünleştirmek olduğunu belirtir; ayetteki kullanımıyla Kureyş’in bu yolculuklara alışmasını, bu işin onlara kolaylaştırılmasını ve bir düzen içine girmesini ifade ettiğini vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "ülfet" kavramı üzerinden hareket ederek, bunun hem dışsal bir düzen hem de kalbi bir alışkanlık olduğunu, Kureyş’in can güvenliği ve rızık endişesi duymadan bu seferleri yapabilmesinin sağlandığını dile getirir. Celaleddin el-Suyuti, buradaki anlamın kabileler arası sağlanan emniyet ve ticaret antlaşmalarının sürekliliği ile ilgili olduğunu, kelimenin Kureyş’in bu antlaşmalar sayesinde seyahatlerini kesintisiz sürdürebilme imkânına işaret ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin teknik bir terim olarak diplomatik koruma ve serbest geçiş hakkı sağlayan ahitleşmelerle ilişkili olabileceğini, bu yapının bölgedeki diğer Sami dillerindeki karşılıklarıyla da uyumlu bir kurumsal arka plana sahip olduğunu belirtir. Christoph Luxenberg, kelimenin Süryanice "lâf" (güvenlik, sözleşme) köküyle bağlantılı olabileceğini iddia ederek, bunun ticari bir alışkanlıktan ziyade hukuki bir dokunulmazlık ve güven tesis eden bir "pakt" anlamı taşıdığını ileri sürer. Patricia Crone, kelimenin etimolojik kökenindeki "bir araya getirme" anlamının, kabilenin dağılmasını önleyen ekonomik bir sistem veya yerel kabile koalisyonları kurma becerisiyle ilişkili olabileceğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlam içinde "Kureyş’in kış ve yaz seferlerine alıştırılması" veya "bu seferlerin onlara sevdirilmesi" anlamına geldiğini, böylece ticaretin onlar için bir hayat tarzı haline gelerek geçimlerinin sağlandığını ifade eder.

        Rihlete (رحلة)

        Kelimenin kökü olan "r-h-l", yük yüklemek, göç etmek ve yolculuğa çıkmak anlamlarını taşır. İbn Fâris, kökün asıl anlamının devenin sırtına yük vurulması (rahil) olduğunu, bu eylemin bir yerden bir yere taşınmayı ve seferi temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin özellikle bineklerle yapılan uzun mesafeli yolculukları ve göçleri ifade etmek için kullanıldığını, buradaki kullanımın ise Kureyş’in organize ticaret kervanlarına karşılık geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "rihle" kavramını Cahiliye dönemi Arap dünya görüşündeki hareketlilik ve çöl hayatının dinamizmi çerçevesinde değerlendirir; bunun sadece fiziksel bir yer değiştirme değil, aynı zamanda kabilenin varlığını sürdürmesi için gerekli olan yaşamsal bir döngü olduğunu vurgular. Angelika Neuwirth, kelimenin sure yapısındaki simetrik işlevine dikkat çekerek, bu "yolculuk" kavramının Kureyş’in kutsal merkez (Mekke) ile çevre bölgeler arasındaki aracı rolünü pekiştiren bir eylem olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "rihle" kelimesinin etimolojik olarak bir "hazırlık" ve "donanım" safhasını da içerdiğini, dolayısıyla Kureyş’in ticaret için gerekli olan lojistik ve stratejik hazırlıkları yapabilme kabiliyetine işaret ettiğini belirtir.

        eş-Şitâi (الشتاء)

        Kelimenin kökü olan "ş-t-v", kış mevsimi ve soğuk anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün soğuğun şiddetli olduğu ve insanların barınaklara çekildiği veya belirli bölgelere yöneldiği zaman dilimini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kökeninde rızkın azaldığı ve yardıma ihtiyaç duyulan bir dönemin kastedildiğini, ayetteki bağlamda ise Kureyş’in bu zorlu mevsimde güneye, yani daha sıcak olan Yemen tarafına yaptığı seferin mevsimsel zorunluluğunu ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak diğer Sami dillerindeki (Aramice ve Süryanice) "satvâ" gibi kış anlamına gelen kelimelerle kökteş olduğunu ve bu mevsimsel adlandırmanın kadim bir Sami mirası olduğunu ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "şitâ" ve "sayf" kelimelerinin birbirini tamamlayan zıtlıklar olarak kozmik düzenin bir parçası olduğunu ve Kur'an'ın bu doğal döngüyü Kureyş'in ticari başarısı üzerinden bir lütuf olarak sunduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kış mevsiminin Arap yarımadasındaki iklimsel şartları gereği Kureyş’i Yemen’in daha ılıman iklimine ve oradaki pazar imkânlarına yönlendirdiğini, kelimenin bu tarihsel-coğrafi rotayı tayin eden bir zaman belirteci olduğunu vurgular.

        es-Sayf (الصيف)

        Kelimenin kökü olan "s-y-f", yaz mevsimi ve sıcaklık anlamlarına gelir. İbn Fâris, kökün asıl manasının yılın sıcak zamanı olduğunu ve bu dönemde meyvelerin olgunlaştığını, insanların ise su kaynaklarına ve serin bölgelere yöneldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sayf" kelimesinin kışın tam zıttı olan mevsimsel dönemi temsil ettiğini ve rızık arayışının yaz koşullarına göre şekillendiği bir süreci ifade ettiğini açıklar. Theodor Nöldeke, bu kelimenin Sami dillerindeki gelişimini inceleyerek, mevsim isimlerinin toplumsal ihtiyaçlar ve tarımsal/ticari döngülerle nasıl iç içe geçtiğini, "sayf" kelimesinin de Arapların yaşam takviminde merkezi bir yer tuttuğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken bakımından Kuzey Sami dillerindeki karşılıklarıyla olan fonetik ve anlamsal bağlarına dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yaz mevsiminin Kureyş için kuzeye, yani Şam ve Filistin bölgelerine gitme zamanı olduğunu, etimolojik olarak bu kelimenin bu rotadaki ticari faaliyetlerin iklimsel şartlarını ve o dönemdeki ekonomik canlılığı simgelediğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X