اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 107. Ayet
Daralt
X
-
“İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için de konak olarak firdevs cennetleri vardır.”
Allah Teâlâ daha sonra da kâfirler için belirttiği cezaya karşılık olarak müminlerin dünyada iken işledikleri ve yapmayı tercih ettikleri amellerin karşılığını ve sevabından bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır: İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, onlar için de konak olarak firdevs cennetleri vardır. Müminler için vâdedilen cennetler dört tanedir: Bunlar naîm cenneti, me'vâ cenneti, adn cenneti ve firdevs cennetidir. Sonra bu dört cennetten her birinde diğerinin özelliği bulunmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ “cennâtü’l-me'vâ” tabirini kullanmaktadır. Bu kendisine sığınılan cennettir. Naîm cennetinin mânası açıktır. Adn cenneti ikamet veya başka bir kökten türemedir. Firdevs cennetine bu ismin verilmesi, ağaçlarla çevrelenmiş ve donanmış olmasındandır. Netice olarak bu cennetlerin tümünde bu sayılan özellikler bulunmaktadır.
Rivayete göre İbn Abbâs, Kâb'a Firdevs’in ne mânaya geldiğini sorar. Kâb şöyle demiştir: “Firdevs, Süryanice’de üzüm bahçeleri anlamına gelir”. Bazıları bizim de belirttiğimiz üzere Firdevs’in bu ismi alması, ağaçlarının çok ve dallarının birbirine geçmiş olmasından dolayıdır demiştir. Ubâde b. Sâmit’in nakline göre Hz. Peygamber şöyle demiştir: “Cennet, yüz tabakadır, iki tabaka arasında gökle yeryüzü arası kadar mesafe vardır. Firdevs, en yüksek derecedir. Firdevs bu derecelerin en üstünde bulunur. Cennetteki dört nehir buradan kaynaklanır. Allah Teâlâdan cenneti istediğiniz zaman Firdevs’i isteyin”.
Bazıları âyette geçen “nüzülen” (نُزُلًا) kelimesine “nüzûl” (نُزُول) kökünden “menzil”, yani konak mânası vermişlerdir. Kelime (نُزُل) kökünden “misafir yemeği” mânasındadır diyenler de olmuştur.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ) / Ellezîne (الَّذِينَ) / Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, "e-mim-nun" (hemze-mim-nun) kökünün temelinde, korkunun ve endişenin zıttı olarak sükûnet bulmak, kalbin tatmin olması, güvenmek, emniyette hissetmek ve bir şeyi şeksiz şüphesiz tasdik etmek manalarının yattığını belirtir. İnsanın hakikate güvenerek kendi varoluşsal korkularından sıyrılmasına (emin olmasına) bu kökten dolayı "iman" dendiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, "iman" (âmenû / iman ettiler, güvendiler) kavramının Kur'an'ın semantik dünyasındaki ontolojik ağırlığını tahlil eder. Kur'an'da iman, sadece zihinsel bir kabul veya soyut bir inanç bildirimi değildir; bizzat varlığın yaratıcısına karşı duyulan mutlak bir güven, O'nun otoritesine kendini teslim etme ve bir önceki ayette kâfirlerin yaptığı o "örtbas etme" (küfr) anarşizminin tam zıttı olan fıtri bir aydınlanma eylemidir.
Dücane Cündioğlu, "âmenû" fiilinin bu bağlamdaki felsefi duruşunu okur. Kehf Suresi'nde zikredilen kâfirler, kendi elleriyle ürettikleri devasa sistemlere (sun') güvenmişler ve aldanmışlardı. Ancak "âmenû" eyleminin failleri (müminler), geçici dünya süslerine değil, bizzat kâinatın sahibine ontolojik bir "güven" (iman) duyarak, varoluşlarını o sarsılmaz ve ebedi merkeze sabitlemişlerdir.
Ve amilû (وَعَمِلُوا) / Es-sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)
İbn Fâris, "a-mim-lam" (ayın-mim-lam) kökünün asıl manasının, şuurlu bir niyetle, kasti bir çabayla ve bir hedefe yönelik olarak eylemde bulunmak (amel) olduğunu belirtir. "s-lam-ha" (sad-lam-ha) kökünün ise temelinde, bozulan bir şeyi onarmak, düzeltmek, eksiği tamamlamak, dengeyi sağlamak ve çürümenin (fesadın) tam zıttı olan "ıslah edici/yapıcı" bir form üretmek manalarının yattığını tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "sâlihât" (es-sâlihâti / onarıcı, düzeltici, faydalı eylemler) kavramı ile sıradan bir "iş" arasındaki o katı felsefi farkı açıklar. Salih amel, sadece kişinin kendi şahsı için yaptığı ibadetler (namaz, oruç) değildir; o, yeryüzündeki kötülüğü, yıkımı ve düzensizliği (fesadı) ilahi iradeye uygun olarak "aktif bir şekilde onaran, iyileştiren ve varlığın nizamını koruyan" o devasa ve ahlaki inşadır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "âmenû ve amilûs-sâlihâti" (iman ettiler ve onarıcı ameller yaptılar) şeklindeki o ayrılmaz Kur'ani diyalektiği tahlil eder. İman (teorik güven) kalpteki kök ise, salih amel (pratik onarım) o kökün dış dünyadaki meyvesidir. Kur'an, eyleme (amele) dönüşmeyen soyut bir imanı hiçbir zaman kurtuluş reçetesi olarak sunmaz. Kâfirler dünyada devasa, yorucu ama "boş" (hubût) işler yaparken; müminler evreni ilahi nizamla uyumlu hale getiren (salih) işler yapmışlardır.
Kânet (كَانَتْ) / Lehüm (لَهُمْ) / Cennâtü (جَنَّاتُ)
İbn Fâris, "c-nun-nun" (cim-nun-nun) kökünün asıl manasının, bir şeyin üstünü örtmek, onu gizlemek ve dışarıdan görünmez kılmak olduğunu tespit eder. İçindeki ağaçların, yaprakların ve dalların sıklığından dolayı zemini bütünüyle örtülen, güneşi geçirmeyen ve içine gireni devasa gölgeleriyle saklayıp koruyan o muazzam bahçelere bu kökten dolayı "cenneh" (cennet) dendiğini o sağlam etimolojik bağıntısıyla kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "kânet lehüm" (onlar için olmuştur / onlarındır) ibaresindeki o mutlak mülkiyet ve aidiyet güvencesini okur. Zülkarneyn'in inşa ettiği devasa "Sedd", fani dünyada yıkılmaya (dekkâ) mahkûmdu. Ancak sâlih amel işleyenlerin mülkü olan "Cennet", onlara bizzat Allah tarafından ebedi bir hak (aidiyet) olarak tahsis edilmiş, asla yıkılmayacak olan o nihai ve sarsılmaz vatandır.
El-firdevsi (الْفِرْدَوْسِ)
El-Cevâlîkî, "firdevs" kelimesinin Arapça asıllı olmadığını, başka dillerden (Farsça veya Rumcadan) Arapçaya geçmiş mu'arreb bir kelime olduğunu tespit eder. Asıl manasının "içinde üzüm bağları ve her türlü meyvenin bir arada bulunduğu, etrafı sarsılmaz duvarlarla çevrili has bahçe" olduğunu kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami ve Hint-Avrupa dillerindeki o devasa filolojik serüvenini inceler. Eski İrancadaki "pairi-daeza" (etrafı çevrili duvar, kraliyet bahçesi) kelimesinin Yunancaya "paradeisos" olarak geçtiğini; oradan da Geç Antik Çağ'da Süryanice ve Aramice üzerinden Arapçaya (firdevs) evrildiğini belirtir. Kur'an, dönemin bu en yüksek ve evrensel "mükemmel bahçe / kayıp cennet" tasavvurunu alır, onu ilahi mükâfatın ontolojik zirvesi olarak yeniden kodlar.
Celaleddin el-Suyuti, kelimenin kökeni hakkındaki dilbilimsel tartışmaları aktarır. Alimlerin bu ismin Nebatça, Süryanice veya Rumca olabileceği ihtimallerini tartıştığını; ancak her halükarda Arap dilinin bu kelimeyi benimseyip "içinde ağaçların birbirine kenetlendiği, vadilerin aktığı en yüksek, en yüce cennet tabakası" manasında kullandığını, tefsir geleneğinin de bunu cennetin "tam ortası ve zirvesi" olarak kabul ettiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Firdevs kavramının kelami ve coğrafi hiyerarşideki yerini aktarır. Firdevs, rastgele bir cennet bahçesi değil; peygamberlerin, sıddıkların ve dünyada en ağır bedelleri ödeyenlerin (sâlih amel sahiplerinin) ağırlanacağı, bütün güzellikleri ve nimetleri bünyesinde toplayan o mutlak şeref makamıdır (kraliyet has bahçesidir).
Nüzülâ (نُزُلًا)
İbn Fâris, "n-ze-lam" (nun-ze-lam) kökünün asıl manasının, yukarıdan aşağıya inmek, bir menzile varmak ve konaklamak olduğunu belirtir. Uzun ve yorucu bir yoldan gelen çok değerli bir misafir için ev sahibinin büyük bir özenle hazırladığı konaklama yerine, ona ikram ettiği o ilk görkemli ziyafete ve ağırlama törenine bu kökten dolayı "nüzül" dendiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "nüzül" kavramı ile sıradan bir yemek arasındaki farkı açıklar. Nüzül, misafirin yorgunluğunu alan, ona ne kadar kıymetli olduğunu hissettiren o "ilk varış ikramıdır". İlahi irade, dünyadaki o yorucu koşturmacayı ve ağır sâlih amelleri (sa'y) tamamlayıp huzura varan müminleri bizzat "kendi şahsi misafirleri" olarak o en yüksek bahçelerde (firdevste) ağırlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "nüzülâ" (bir konaklama, bir ziyafet olarak) kelimesinin 102. ayetle kurduğu o muazzam teolojik simetriyi (ve ironiyi) tahlil eder. 102. ayette Allah, inkârcılar için cehennemi de bir "nüzül" (ziyafet) olarak hazırladığını söylemişti. Oradaki nüzül kahredici bir tehekküm (alay) iken; buradaki nüzül, kelimenin tam anlamıyla, ilahi rahmetin müminleri o ebedi "Firdevs" bahçelerinde kucakladığı o hakiki, kaskatı ve şefkatli ağırlamadır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "nüzülâ" kelimesiyle (mef'ûl-ü mutlak/temyiz formunda) son bulmasındaki (fasılasındaki) o edebi zarafeti okur. Firdevs, sadece kalınacak bir mekân, gezilecek fiziksel bir bahçe değildir; o, bizzat kâinatın sahibinin, dünyadaki imtihanını başarıyla tamamlayan o yorgun varlıklara (müminlere) ezelden beri hazırladığı, bitmek bilmez o ebedi "ağırlama ve onurlandırma" (nüzül) sürecinin ta kendisidir. Kâfir dünyada eylemleriyle yorulup "hiçliğe" çökerken (habitat); mümin dünyada yorulup Firdevs'in o mutlak "ziyafetine" (nüzülâ) yükselir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla