وَاَمَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُ جَزَٓاءًۨ الْحُسْنٰىۚ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ اَمْرِنَا يُسْراًۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 88. Ayet
Daralt
X
-
87-88. “O, şöyle dedi: ‘Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb’ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.’ İman edip iyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız.”
O, şöyle dedi: “Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabb’ine gönderilecek; Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak.’ İman edip iyi şeyler yapan kimseye gelince, onun için de en güzel karşılık vardır. Daha önce de belirttiğimiz üzere Zülkarneyn bu hükmü ya bir peygamberin kendisine öğretmesi veya yanında bulunan meleğin bildirmesi üzerine vermiş ya da Allah Teâlâ'nın kâfirler hakkındaki âdetinin katil ve helâk etme, müminler hakkında da helâk etmeyip ihsanda bulunma olduğuna dair bilgisine dayanarak ifade etmiştir. Ya da kendisine böyle ilham edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Ve ona işimizden kolay olanını buyuracağız. Hasan-ı Basrî der ki: Bu beyanda geçen “yüsran” (يُسْرًا) “ârifen” (عَارِفًا) mânasınadır. Bazıları da bu kelimenin “ma'rûf” yani meşru mânasına olduğunu söylerken, bazıları da "yüsr", bütün hayır ve bereketin ismidir demişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve emmâ (وَأَمَّا) / Men (مَنْ) / Âmene (آمَنَ)
İbn Fâris, "e-m-n" (hemze-mim-nun) kökünün temelinde, korkunun, şüphenin ve paniğin bütünüyle ortadan kalkması; ruhun, aklın ve bedenin mutlak bir sükûnete, güvene ve huzura kavuşması manalarının yattığını belirtir. Kalbin bir hakikati hiçbir pürüz hissetmeden, şeksiz şüphesiz tasdik edip sığınmasına bu kökten dolayı "iman" (âmene / o iman etti) denildiğini kaydeder.
Dücane Cündioğlu, cümlenin başındaki "emmâ" (ama / şuna gelince) edatının kurduğu o muazzam siyasi ve felsefi diyalektiği tahlil eder. Bir önceki ayette "men zaleme" (kim ki zulmederse) denilerek zorbalığın, inkarın ve anarşinin devlete ve ilahi hukuka faturası (azap) kesilmişti. "Emmâ" edatı, kılıcın ve cezanın o karanlık yüzünü (nükrâ) anında tersine çevirerek, devletin (Zülkarneyn'in) vatandaşına/kula sunacağı o aydınlık, koruyucu ve şefkatli anayasanın (imana dayalı lütfun) kapısını açar.
Toshihiko Izutsu, "iman" eylemini Kur'an'ın anlambiliminde zulmün ve şirkin tam zıttı olan "ontolojik bir sadakat" olarak okur. İman, Zülkarneyn'in karşısındaki o sınır boyu kavminde (insan yığınında) aradığı en temel erdemdir. Bu, sadece kalple yapılan soyut bir inanç beyanı değil; yeryüzünde kan dökmeyi (zulmü) reddeden, ilahi nizama güvenen ve fıtratın o barışçıl sözleşmesine aktif bir şekilde dâhil olan "güvenilir vatandaş/kul" modelinin inşasıdır.
Ve amile (وَعَمِلَ) / Sâlihan (صَالِحًا)
İbn Fâris, "a-m-l" (ayın-mim-lam) kökünün asıl manasının, şuurlu bir iradeyle, kasıtlı olarak ve fiziksel/zihinsel bir çaba harcayarak eylemde bulunmak (amel) olduğunu belirtir. "s-l-h" (sad-lam-ha) kökünün ise, yeryüzündeki yıkımın, çürümenin ve kaosun (fesadın) tam zıttı olan; bir şeyi fıtratına uygun olarak onarmak, düzeltmek, faydalı kılmak ve nitelikli hale getirmek manalarına geldiğini tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "sâlih amel" (amile sâlihan / düzgün ve yararlı işler yapan) kavramının İslam felsefesindeki yerini açıklar. Sâlih amel, sıradan bir hareket veya sadece bireysel bir ibadet değildir; dünyayı imar eden, toplumsal barışı sağlayan, yetimi ve yoksulu koruyan, yani bozulmuş (fasid) olan her ne varsa onu "ıslah eden" o kurucu ve yapıcı eylemler bütünüdür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "iman" ile "sâlih amel" arasındaki bu kopmaz bağın, devlet siyaseti (Zülkarneyn'in anayasası) içindeki yerini tahlil eder. Zülkarneyn sadece inancı (imanı) ödüllendirmez; o inancın yeryüzünde ürettiği katma değeri, medeniyeti ve ahlaki pratiği (sâlih ameli) şart koşar. Devletin gözünde makbul olan insan, sadece inanan değil; inancını toplumun faydasına sunarak çalışan, üreten ve yeryüzünü onaran "sâlih/aktif" insandır.
Fe lehû (فَلَهُ) / Cezâen (جَزَاءً) / El-husnâ (الْحُسْنَىٰ)
İbn Fâris, "c-z-y" (cim-ze-ye) kökünün temelinde, bir şeyin eksikliğini gidermek, bir amelin, emeğin veya eylemin tam karşılığını, ne bir eksik ne bir fazla olmaksızın, milimetrik bir bedelle ödemek (karşılık vermek) manalarının yattığını belirtir. "h-s-n" (ha-sin-nun) kökünün ise çirkinliğin (kubhun) zıttı olan her türlü estetik güzellik, ahlaki kusursuzluk, neşe ve iyilik olduğunu yineler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "cezâ" kelimesinin fıkıhtaki (hukuktaki) kullanımını aktarır. Türkçeye sadece "suçun bedeli" (ceza) olarak geçse de, Kur'an Arapçasında "cezâ", yapılan işin iyi veya kötü mutlak "hak edişidir". Bu hak ediş, iyilik için verildiğinde o muazzam ödülün ve lütfun adıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "cezâenil husnâ" (en güzel karşılık / estetik ve ahlaki zirvedeki ödül) tamlamasının barındırdığı siyasi adaleti okur. Zülkarneyn'in devlet aklı (temkîni) şudur: Zalime verilecek olan ceza ne kadar sarsıcı ve dehşetli (nükrâ) ise; iyiye, dürüste ve çalışana (sâlih amel işleyene) devletin sunacağı imkân, ödül ve yaşantı da o derece güzel, asil ve kusursuz (husnâ) olmalıdır. Adalet, kötülüğü ezerken, iyiliği "en güzel" (el-husnâ) formda yüceltme sanatıdır.
Ve senekûlü (وَسَنَقُولُ) / Lehû (لَهُ) / Min emrinâ (مِنْ أَمْرِنَا)
İbn Fâris, "k-v-l" (kaf-vav-lam) kökünün ağız ve dilin hareketiyle beyanda bulunmak; "e-m-r" (hemze-mim-ra) kökünün ise bir işi buyurmak, idare etmek, devletin otoritesi, talimat ve yasa manalarına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "senekûlü" (biz ona diyeceğiz / söyleyeceğiz) eylemindeki o ince psikolojik şefkati ve edebi inceliği tahlil eder. Zülkarneyn, iyi vatandaşı sadece maddi bir "ödülle" (cezâenil husnâ) bırakmaz; devletin en tepe noktasından (biz), o gariban vatandaşa (ona) yönelik bizzat yüreği okşayan, onore eden ve saygı gösteren bir "söz/kavl" vaat eder. Devletin dili, zalime karşı kılıç gibi keskin iken, sâlih insana karşı onurlandırıcı ve nazik bir hitaba (senekûlü) dönüşür.
Gabriel Said Reynolds, "min emrinâ" (kendi emrimizden / kendi yönetimimizden ve işimizden) ibaresini bir idari felsefe olarak okur. Zülkarneyn, "bizim otoritemiz ve yasalarımız dâhilinde olan işlerde" diyerek, o iyi insanlara idari bir esneklik, bürokratik bir rahatlık ve devletin ağır işleyişinden muafiyet sağlayacağını vadetmektedir.
Yüsrâ (يُسْرًا)
İbn Fâris, "y-s-r" (ye-sin-ra) kökünün asıl manasının, zorluğun, tıkanıklığın ve meşakkatin (usr) tam zıttı olan; düğümlerin çözülmesi, işlerin su gibi akıp gitmesi, kolaylık, genişlik ve rahatlık olduğunu tespit eder. Sağ elin pratikliğine ve gücüne de bu kolaylığından dolayı "yemîn", zenginliğe de "yesâr" dendiğini o harika tespitiyle kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "yüsr" kavramının insanın hem bedensel hem de ruhsal eylemlerinde önüne çıkan tüm sosyolojik, fıkhî ve idari engellerin bütünüyle kaldırılması (pürüzsüzlük) hali olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "yüsrâ" (büyük bir kolaylık, rahatlık) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) kelami ve siyasi bir manifesto olarak tahlil eder. Bir önceki ayet, zalimin akıbetini "nükrâ" (akıl almaz zorluk, ebedi dehşet ve azap) kelimesiyle bitirmişti. Kur'an, Zülkarneyn'in adalet anayasasını bu kelimeyle tamamlar. İmana sarılıp üreten sâlih bir kul için yeryüzünde kurulacak o mutlak ilahi ve siyasi nizam; o insanın hayatını zorlaştıran değil, ondan vergileri, baskıları ve bürokratik eziyetleri kaldıran, ona her türlü idari ve hukuki "kolaylığı" (yüsrâ) sağlayan o merhametli ve akıcı sistemdir. Zülkarneyn, gücünü (temkînini) halkını ezmek için değil, sâlihlerin yolundaki dikenleri temizleyip hayatı onlara "yüsrâ" (kolay) kılmak için kullanmıştır. Siyasetin zirvesi, iyilerin hayatını kolaylaştırmaktır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla