وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَاناً وَكُفْراًۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 80. Ayet
Daralt
X
-
“Erkek çocuğa gelince, onun anne babası, mümin kimselerdi; çocuğun onları sonunda azgınlık ve nankörlüğe düşürmesinden korktuk.”
Erkek çocuğa gelince, onun anne babası, mümin kimselerdi. Bu beyanda sözü edilen çocuğun yaşı konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları bu genç, ergenlik çağına ermiş yetişkin bir çocuktu demişlerdir. Araplar henüz sakalı çıkmamış ya da çıkmak üzere olup da tam çıkmamış olan ergenlik çağına gelmiş erkeklere ergenlik zamanına yaklaştığı için “gulam” derler. Bundan dolayı Mûsâ (a.s.) ona ‘Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın katlettin ha!’ demiştir. Küçük yaşta olan bir kişi, haksız yere birisini öldürdüğünde (kısas cezası olarak) ölüm cezası ile cezalandırılmaz. Eğer o “gulam’dan maksat çocuk olsaydı Mûsa'nın (a.s.) ‘Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın katlettin ha!’ demesinin herhangi bir anlamı olmazdı. Bazıları da şöyle demiştir; Bu “gulam” küçük yaştaydı. Hz. Mûsâ’nın ‘Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın katlettin ha!’ meâlindeki sözü, bu çocuk öldürülseydi yapılan, (çocuk kısas edilmediği için) bir cana karşılık olmaksızın katil olurdu, demek olur. Bu durumda ifade, Hz. Peygamber’in şu sözüne benzerdi: “İmanlarınız kanlarınızı korumaktadır”. Bu da onlardan birinin bir başkasının kanını akıttığı (sonra da müslüman olduğu) zaman söz konusu olur. Bir diğer örnek de bir kadın zina ettiği (ve kocası tarafından yakalandığı) zaman “İman olmasaydı ona (kocası ile lian yapan kadına) daha başka türlü davranırdım” meâlindeki hadistir. 'Mâsum bir insanı, bir cana karşılık olmaksızın' meâlindeki beyan buna göre anlaşılır. Çünkü adam öldürmenin bir can karşılığında olması ihtimali vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Öte yandan çocuğun öldürülme sebebi üzerinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları, çocuk kâfir olduğu için Mûsâ’nın arkadaşı onu öldürmüştür demişlerdir. Zaten Übey b. Kâb’m mushafı da “ve emme’l-ğulâmu fe kâne kâfiran” (وَأَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ كَافِرًا), yani “Çocuğa gelince o kâfirdi” şeklindedir. Bu kırâat farkı bize o çocuğun ergenlik çağına ermiş bir kâfir olduğunu göstermektedir. Çünkü kâfir olmasaydı anne-babası onun yüzünden azgınlık ve nankörlüğe düşmezdi. Bazıları da şöyle demiştir: Mûsâ’nm (a.s.) arkadaşının o çocuğu öldürmesi yol kesen bir hırsız olmasındandı. Çocuk insanların yollarını kesiyor ve mallarını alıyordu. Çocuğun küçük yaşta olduğuna ilişkin görüşe göre Mûsâ’nm (a.s.) arkadaşının onu öldürmesi, ergenlik çağına eriştiğinde kâfir olarak erişeceğini bildiğinden dolayı idi. Bunu en iyi Allah Teâlâ bilir. Hz. Mûsa'nın arkadaşının çocuğu neden öldürdüğünü, yaşının büyük veya küçük olduğunu bilmeye ihtiyacımız yoktur. Çünkü o, çocuğu kendiliğinden değil yüce Allah’ın emri üzerine öldürdüğünü haber vermekte ve “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” fakat Allah’ın emri üzerine yaptım demektedir. Allah kullarından herhangi birine -küçük bir çocuğu öldürebileceği veya ölüm meleğine insanların ruhlarını alma emri verebileceği için- onu öldürmesini emredebilir. Buna göre Allah Teâlâ onu bir başkasının eliyle öldürebilir ve ruhunu alabilir. Çünkü “Bilesiniz ki yaratma da buyurma da yalnız ona aittir”.
Çocuğun onları sonunda azgınlık ve nankörlüğe düşürmesinden korktuk. Bu beyanda sözü edilen “korkma”, korku anlamında değil “bilme” mânasındadır. Buna göre anlamı şöyle olur: Çocuğun onları sonunda azgınlık ve nankörlüğe düşüreceğini biliyorduk. Übeyy’in mushafında da böyle zikredilmektedir.
Şayet şöyle bir soru sorulursa ve denilirse ki: “Allah Teâlâ, çocuğun ana-babasını azgınlık ve nankörlüğe düşüreceğini bilmesini nasıl oluyor da onu öldürmeye delil gösteriyor? Halbuki Cenâb-ı Hak, İblis ve askerlerinin zamanın sonuna kadar yaşamalarına müsaade etmiştir. Oysa onların insanları azgınlık ve nankörlüğe sevkedeceklerini ve çeşit çeşit mâsiyetlere ve çirkin fiillere düşüreceklerini biliyordu. İnsanlara kötülük ve zulümden başka bir şeyi revâ görmeyen zâlimler de böyledir. Allah Teâlâ onların ne yapacaklarını bildiği halde kendilerini yaşatıyor. O halde o çocuğun öldürülmesi ve helâk edilmesine ana-babasını azgınlık ve nankörlüğe düşürecek olmasını nasıl oluyor da delil olarak gösteriyor.”
Buna şöyle karşılık verilir: Bunun üç cevabından birincisi şudur: Allah Teâlâ, insanoğlunu birtakım özellikler, sebepler ve nesnelerle imtihan eder. İmtihana konu olan o özellikler ve nesneler, kulu imtihana konu olan şeye teşvik eder ve onda istek uyandırır. Her ne kadar imtihan, o özellikler ve nesnelere karşılık değilse de kulda böyle bir isteği uyandırır. Cenâb-ı Hakk’ın insanları birtakım ibadetler ve itaatlarla imtihan etmesi buna örnek verilebilir. Söz konusu ibadet ve itaatları yaptıkları takdirde kendilerine sevap ve karşılık verileceği zikredilir. Oysa zikri geçen ibadet ve itaatla imtihan, sevap ve mükâfat için değildir. Cezalar ve başka sıkıntılar da böyledir. Birinci cevap bu doğrultudadır.
Sorunun ikinci cevabına gelince; çocuğun öldürülmesi, insanların gönüllerini hoş etmek için yüce Allah’ın bir lütuf ve ihsanı olarak belirtilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ insanları küçük yaşta da ileri yaşta da öldürebilir. Cenâb-ı Hakk’m, birçok insanın rızkım bol bol verdiği halde “Şayet Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi” meâllindeki beyanda da bu doğrultuda yorumlanır. Rahmânı inkâr edenlerin evlerine âyette sözü edilen nimetler bahşedildiği halde “Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmânı inkâr edenlerin evlerine (her biri) gümüşten tavan, yukarı çıkmak için kullanacakları merdivenler yapardık” meâlindeki beyan da böyledir. Böyle bir açıklama, yüce Allah’ın herkesin evini o şekilde donatma gücüne sahip olduğunu hatırlatma amacına mâtuftur. Bunca nimetlere erdiği halde öyle davranmayan kişi, bunu Allah Teâlanın lütuf ve ihsanı sayesinde yapmamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Emmel ğulâmü (أَمَّا الْغُلَامُ)
İbn Fâris, "ğ-l-m" (ğayın-lam-mim) kökünün asıl manasının, insanın fiziksel olarak serpilmesi, gençlik enerjisinin ve bedensel heyecanın ortaya çıkması olduğunu belirtir. Henüz tam olgunluğa (büluğa) ermemiş, bıyıkları yeni terlemiş gence bu fıtri taşkınlığından dolayı "ğulâm" dendiğini yineler.
Arthur Jeffery, "ğulâm" kelimesinin Sami dil ailesindeki ve bilhassa Aramice/Süryanicedeki "ulyemâ" (genç çocuk/delikanlı) kelimesiyle olan kökensel bağına dikkat çeker. Bu kelime, henüz kendi kararlarının nihai hukuki/ahlaki ağırlığını tam olarak taşımayan, masumiyet karinesi altında değerlendirilen o taze yaş dönemini ifade eder.
Dücane Cündioğlu, cümlenin başındaki "emmâ" (ama / şuna gelince) edatının analitik (çözümleyici) işlevini tahlil eder. Mürşit (Hızır), te'vilin (içyüzü açıklamanın) ikinci ve Musa'ya en ağır gelen (nükr) aşamasına geçer. "Emmâ" edatı, bir önceki eylemden (gemiden) bağımsız, yepyeni ve çok daha sarsıcı bir ontolojik denklemin masaya yatırıldığını gösteren o kesin felsefi ayraçtır.
Fe kâne (فَكَانَ) / Ebevâhü (أَبَوَاهُ)
İbn Fâris, "e-b-v" (hemze-be-vav) kökünün bir şeyin aslı, kaynağı ve kökeni (baba/ata) manasına geldiğini belirtir. Tesniye (ikil) kipiyle gelen "ebevân" (ebevâhü / onun her iki ebeveyni) kelimesinin, dilbilimsel bir tağlîb (kapsama) kuralıyla hem anneyi hem de babayı tek bir kök kelime altında birleştirdiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "ebeveyn" kavramının sadece biyolojik bir üreme (doğurma) işlevi olmadığını; çocuğun ahlaki, ruhsal ve fiziksel gelişimini şefkatle omuzlayan, onun varoluşsal kaynağı ve koruyucusu olan o mutlak terbiye makamı olduğunu açıklar.
Mü'mineyni (مُؤْمِنَيْنِ)
İbn Fâris, "e-m-n" (hemze-mim-nun) kökünün temelinde, korkunun ve endişenin tamamen zıttı olan; mutlak bir güven, emniyet, huzur ve kalbin şeksiz şüphesiz tasdik edip sükûnete ermesi manalarının yattığını tespit eder.
Toshihiko Izutsu, "iman" (mü'min) kavramının Kur'an'ın anlambilimindeki ontolojik ağırlığını okur. İman, sadece zihinsel bir kabul değil; kul ile yaratıcı arasında kurulan, insanın tüm varlığını, ahlakını ve eylemlerini şekillendiren o mutlak ve sarsılmaz "güven bağıdır". Çocuğun (ğulâmın) anne-babasının "mü'mineyn" (iman etmiş iki kişi) olarak nitelenmesi, onların ilahi planda korunmayı hak eden, varoluşsal olarak çok yüksek ve değerli bir manevi statüde bulunduklarını mühürler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu sıfatın (mü'mineyni) felsefi diyalektiğini tahlil eder. Musa, çocuğun masumiyetine (zekiyye oluşuna) bakarak hüküm vermişti. Hızır ise denklemi tersine çevirerek "ebeveynin imanına" (mü'mineyn oluşlarına) odaklanır. Batıni ilmin şefkati, görünürdeki potansiyel masumiyeti (çocuğu) değil; kökleri sağlam olan ve ebedi hayata tutunan o asıl değeri (anne-babanın imanını) merkeze alır.
Fe haşînâ (فَخَشِينَا)
İbn Fâris, "h-ş-y" (hı-şın-ye) kökünün asıl manasının, insanın yüreğine düşen derin bir ürperti, saygı ve geleceğe dair kuvvetli bir endişe olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "haşyet" ile sıradan korku (havf) arasındaki o ince epistemolojik (bilgiye dayalı) ayrımı açıklar. Havf, bilinmeyen bir tehlike karşısındaki paniktir; "haşyet" ise tehlikenin veya muhatabın potansiyelini, azametini ve yıkıcılığını "kesin bir ilimle/bilgiyle" idrak etmekten doğan o muazzam, bilinçli ve öngörülü endişedir. Hızır'ın endişesi bir cehaletten değil, o çocuğun gelecekteki potansiyelini şeksiz şüphesiz bilmesinden kaynaklanır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "haşînâ" (biz endişe ettik/biz korktuk) fiilinin birinci çoğul şahıs (Biz) kipiyle kullanılmasını kelami bir bağlamda okur. Hızır burada şahsi, fevri bir eylemden bahsetmez. Eylemini bizzat ilahi iradeyle, Allah'ın o ezeli ve ebedi bilgi merkeziyle (ledün) eşleştirerek; "Benim gördüğüm tehlike, ilahi levh-i mahfuzda (kaderde) sabit olan mutlak bir geleceğin bilgisidir" der. "Biz" zamiri, kulun iradesinin ilahi iradede yok oluşunun (fena) resmidir.
En (أَنْ) / Yürhikahümâ (يُرْهِقَهُمَا)
İbn Fâris, "r-h-k" (ra-he-kaf) kökünün temelinde, bir kimsenin üzerine zorla abanmak, onu kapasitesini aşan bir yükün altına sokmak, karanlık ve ağır bir şeyin insanın üzerini şiddetle örtmesi ve onu meşakkatle ezmesi manalarının yattığını tespit eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "irhâk" (yürhikahümâ / o ikisine ağır bir baskı yapması, ezip tüketmesi) eyleminin psikolojik şiddetini tahlil eder. Musa da daha önceki ayette mürşidine "beni ezme" (lâ türhiknî) demişti. Burada çocuğun anne ve babasına yapacağı "irhâk"; fiziksel bir şiddetten ziyade, evladın fıtri sevgisini (zaafını) kullanarak ebeveynin inancını, ahlakını ve sabrını yıllara yayılan, yavaş yavaş boğan, çıldırtan ve onları manen bütünüyle iflasa (tükenişe) sürükleyen o acımasız, sinsi ve ağır "psikolojik tahribattır".
Tuğyânen (طُغْيَانًا)
İbn Fâris, "t-ğ-y" (tı-ğayın-ye) kökünün asıl manasının, suyun yatağından taşarak önüne çıkan her şeyi yıkıp geçmesi, sınırları hadsizce aşması ve kendi mecrasına sığmayarak tahrip etmesi olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, "tuğyân" kavramının İslam'ın ahlak felsefesindeki en uç noktayı temsil ettiğini okur. Tuğyan, sıradan bir itaatsizlik (isyan) veya günah değildir; insanın ontolojik sınırlarını, ilahi ve fıtri yasaları kibirle, saldırganca ve yıkıcı bir biçimde "ihlal etmesi, taşıp haddi aşmasıdır". Çocuğun gelecekteki karakteri sadece kendine zarar veren bir hata değil, etrafındaki en kutsal yapıları (anne-babasını) bile yutacak kadar azgın bir "taşkınlık" (tuğyan) olarak resmedilmiştir.
Ve küfrâ (وَكُفْرًا)
İbn Fâris, "k-f-r" (kef-fe-ra) kökünün asıl manasının, bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, karanlıkta bırakmak ve hakikati kapatmak olduğunu tespit eder. Tohumu toprağa gömüp üzerini örttüğü için çiftçiye, karanlığıyla her şeyi örttüğü için geceye de bu kökten "kâfir" denildiğini o harika bedevi tespitiyle kaydeder.
Arthur Jeffery, "küfr" kelimesinin Sami dillerindeki (özellikle Süryanice "k-p-r") kökensel kullanımına dikkat çekerek, bunun ilahi olanı reddetmek, gerçeği silmek ve nimetin üzerini nankörce kapatmak anlamında dini/teolojik bir terime nasıl dönüştüğünü inceler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin iman-küfür diyalektiğindeki yerini aktarır. Ayetin başındaki "mü'mineyni" (iman etmiş ebeveyn) sıfatı, ayetin sonundaki bu "küfrâ" (mutlak inkar/örtme) hedefiyle doğrudan çatışır. O genç (ğulâm), kendi azgınlığıyla (tuğyan) sadece yoldan çıkmakla kalmayacak; ebeveynine duyduğu evlatlık bağını istismar ederek, onları da şirke, nankörlüğe ve "imanlarını örtmeye" (küfre) zorlayacaktır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "küfrâ" (inkar/hakikati örtme) kelimesiyle son bulmasını (fasılasını) ledünni (batıni) adaletin zirvesi olarak tahlil eder. Musa, çocuğun öldürülmesini "masum bir canın yitip gitmesi" (nükr/dehşet) olarak görmüş ve isyan etmişti. Ancak Hızır'ın te'vili (içyüzü ifşası) gösterdi ki; ortada feda edilen geçici bir dünyevi hayat (ğulâmın canı), kurtarılan ise ebeveynin ebedi ahiret hayatı (imanı) vardır. Küfür, ölümden çok daha büyük bir felakettir. Batıni ilim, o bedensel varlığı (ğulâmı) feda ederek; iman etmiş iki yaşlı kalbi (ebeveyni) ebedi bir karanlıktan (küfürden) kurtarmış ve görünüşteki o dehşet verici cinayeti (nükrü), ontolojik ve ahirete taalluk eden muazzam bir "ilahi merhamete" çevirmiştir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla