وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَاراًۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Kehf Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
"Ve de ki: 'Gerçek, Rabb'inizden gelendir. Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin.' Biz, zâlimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar buna, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir barınak!"
Ve de ki: Gerçek, Rabb'inizden gelendir. Bu beyanda sanki gizli bir kelime var gibidir. O kelimeyi de katarak mâna vermek gerekirse şöyle deriz: "Ve de ki: Ben size gerçeği Rabbinizden getirdim." Allah Teâlâ ya da şöyle demiş olabilir: "Onlara de ki: Gerçeği Rabb'inizden sizlere getirdiğimi biliyorsunuz. Bunlar, benim resûl olduğumu teyit etmek için Cenâb-ı Hakk'ın getirdiği mûcizeler ve delillerdir." Bir başka ifadeyle; biliyorsunuz ki ben sizlere yaptığım daveti teyit etmek için öyle mûcizeler ve deliller getirdim ki benim bünyem bunlara güç yetirmez, kapasitemin ve takatimin dışındadırlar.
Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. Bu beyanın birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin. Çünkü o, kendisinden başka birisi için değil, kendisi için amel etmektedir. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda belirtildiği gibi: "Kim dine ve dünyaya dair yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur", "Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz". Yüce Allah, örnek verilen âyetlerde olduğu gibi bu âyette de aynı doğrultuda ifade kullanmış olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
İkinci ihtimale göre Resûl-i Ekrem (a.s.) şöyle demiş olmaktadır: Ben risâleti size tebliğ ettim. Sizi İslâma zorla sokmadığım gibi benden başkası da zorlamamaktadır. Artık içinizden dileyen iman etsin, dileyen de inkâr etsin. Çünkü iman eden ancak kendi tercihi ve dilemesiyle iman emekte, inkâr eden de ancak kendi tercihi ve dilemesiyle inkâr etmektedir. Onu buna hiç kimse zorlamamaktadır.
Üçüncü ihtimal şöyledir: Allah Teâlâ iman ve inkârın akıbetlerini beyan etmiştir. İmanı tercih edenin akıbetinin ne olduğunu ve inkârı seçenin sonunun da nereye varacağını açıklamıştır. Beklenen akıbet şudur: Biz, zâlimler için alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir ateş hazırladık. Allah Teâlâ müminler için vâdini şöyle beyan etmiştir: “İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar bilmelidirler ki, biz güzel iş yapanların ecrini asla zayi etmeyiz. İşte onlara, içinden ırmaklar akan adn cennetleri vardır. Onlar orada ince ve kalın ipekli yeşil elbiseler giyecekler; altın bileziklerle bezenecekler; orada tahtların üzerine kurulacaklardır. Ne güzel bir karşılık, ne güzel bir konak!". Bu durumda Resûl-i Ekrem şöyle demiş olmaktadır: Cenâb-ı Hak bu iki durumdan her biri için bir akıbet beyan etmiştir. Artık dileyen akıbet olarak cennetleri ve içinde bulunan nimeti elde eder, dileyen de akıbet olarak sözü edilen cehennem ateşine ve çeşit çeşit azaba duçar olur. Bunların tümü, o tehdit üzere ortaya çıkar.
Yukarıdaki beyan şöyle açıklanabilir: "Biz zâlimler için" cehenneme girme zamanı, yani âhirette ateş hazırladık.
Alevleri kendilerini çepeçevre kuşatan. Bu beyan da iki mânaya ihtimallidir. Birinci ihtimale göre "alevler" gerçek mânada kullanılmış olabilir. İkinci ihtimale göre ise burada temsilî bir anlatım söz konusu olabilir. Buna göre anlam şöyle olur: Cehennem ateşi onları çepeçevre kuşatacaktır. Ve dünyada çadırların dışarı çıkmayı, soğuğu ve sıcaklığı engellediği gibi cehennem ateşinden çıkamayacaklar. Eğer "sürâdik" (سُرَادِقُهَا) kelimesi hakikat anlamında olursa -en doğrusunu Allah bilir- bu, dünyadayken Allah Teâlânın bahşetmiş olduğu övünç vesileleri olan elbise, yiyecek, içecek ve başka nimetlere karşılık âhirette bunların ateşten olan çeşidini vermesi demek olur. Ahirette alacakları karşılık âyetlerde şöyle ifade edilir: "Onların giysileri katrandandır"; "Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur". İçecekleri de yanan gövdelerden sızan su, ğıslîn olacaktır. Bunun dışında dünyada iken övündükleri ve kendilerini imandan alıkoyan başka şeyler de söz konusudur. Allah Teâlâ âhirette onlara aynı türün ateşten üretilmiş benzerini verecek ve onları bununla cezalandıracaktır. Buna göre onların dünyada iken yolculuğa çıktıklarında çadırla övünüyor olmaları ve yüce Allah'ın da cehennemde onları ateşten çadırla cezalandıracak olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
(Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar buna, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Onların "imdat dilemeleri", "suyunuzdan biraz da bize verin" beyanında belirtildiği gibi olabilir. Onların sularını istemeleri üzerine kendilerine erimiş maden gibi bir su verilir. Cehennemin ateşini tattıktan sonra su istemeleri ve kendilerine erimiş maden gibi su verilecek olması da mümkündür.
Müfessirlerin geneli "el-mühl" (كَالْمُهْلِ) kelimesinin sıvı yağın veya meyve suyunun dibine çöken tortusu olduğunu söylemişlerdir. Fakat cehennemliklere verilecek olan suyun hangi açıdan buna benzediği noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, Cenâb-ı Hak suyu kalınlığından dolayı tortuya benzetmiştir. Çünkü kalın olan bir şey, başkasına göre daha yapışkan ve daha tutucu olur demişlerdir. Bazıları ise Allah Teâlânın o suyu, renginin karalığından dolayı tortuya benzettiğini ileri sürmüşlerdir. Hasan-ı Basrî ve Ebû Bekir el-Esam ise başka bir görüş belirtmişlerdir. Onlara göre cehennemliklere verilecek olan su kırmızı, sarı, siyah vb. birçok renkte ve şiddette olduğu için tortuya benzetilmiştir. Hasan-ı Basrî ve Ebû Bekir el-Esmam'ın verdikleri mâna şu ilâhî beyanda belirtilmiştir: "O gün gökyüzü erimiş maden gibi olur". Allah Teâlâ bu örnek âyette gökyüzünü erimiş madene o günün dehşeti ve korkunçluğu dolayısıyla renk değiştireceği için benzetmiştir.
Ne fena bir içecek ve ne kötü bir barınak! Yani cehennem ateşi ne fena bir barınaktır! "Murtefekan" (مُرْتَفَقًا) kelimesinin anlamı üzerinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları "murtefak" kelimesinin "dayanak" anlamına geldiğini söylerken, bazılarına göre "toplanma yeri" mânasındadır. Yani, ateş ne kötü bir toplantı yeridir demek olur. Bazıları da bu kelimenin meclis anlamına geldiğini söylemişlerdir. Başka bazıları da şöyle demiştir: "Cehennem ateşi ne kötü bir evdir! Onların yanlarında bulunacak olanlar kâfirler ve şeytanlardır."
Ebû Avsece der ki: "Sürâdik", beyaz pamuklu bezden yapılmış ev ve oda benzeri bir yapıdır. "Sâet murtefekâ" (سَاءَتْ مُرْتَفَقًا) yani "O ne kötü bir dayanak ve ne kötü bir yerdir" demektir. İbn Kuteybe ise şöyle demiştir: "Sürâdik" çadırın etrafında bulunan oda demektir. Ebû Avsece açıklamasına şöyle devam eder: "Sürâdik, kıyamet günü kâfirleri bürüyecek olan bir dumandır. O, üç katlı bir gölgedir". "el-Mühl" sıvı yağ tortusudur. "el-Mühl" bakır ve kurşun eriğidir. "Sâet murtefekâ", yani ne kötü bir meclistir demektir. "İrtifak" kökünün aslı, rahatlık sağlayan hizmete dayanmak anlamına gelir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قل)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni olan "k-v-l" (kaf-vav-lam) harflerinin temelinde, ağız ve dilin hareketiyle bir niyeti, hükmü veya düşünceyi dışa vurmak, beyan etmek ve açığa çıkarmak manalarının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söyleme) eyleminin sadece fizyolojik bir ses çıkarmak değil, aklın ve inancın bir yansıması olarak evrensel bir ilkeyi (dogmayı) ilan etmek olduğunu açıklar. Ayette peygambere verilen "Kul" (De ki) emrinin, önceki ayetlerdeki müşrik elitlerin uzlaşma tekliflerini kökünden kesip atan, tartışmaya kapalı, nihai ve mutlak ilahi tavrın peygamberin diliyle yeryüzüne ilanı olduğunu analiz eder.
El-hakku (الحق)
İbn Fâris, "h-k-k" (ha-kaf-kaf) kökünün sabit olmak, değişmemek, varlığı kesin olmak, doğruluğu şüphe götürmemek ve yerinden oynatılamamak manalarına geldiğini belirtir. Vahyin veya ilahi bir yasanın hak olması, onun beşeri arzularla, uydurmayla veya güç dengeleriyle hiçbir bağının bulunmamasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının, bir şeyin ontolojik (varoluşsal) olarak gerçek olması ve dış dünyada mutlak bir karşılığının bulunması olduğunu söyler. Batılın (yokluk ve yalan) tam zıttıdır. "Hak, Rabbinizdendir" (El-hakku min rabbiküm) ibaresindeki belirlilik takısı (el-hakku), dinde taviz verilemeyecek tek otoritenin Allah olduğunu ve elitlerin arzularına göre "hakkın" bükülemeyeceğini dilbilimsel olarak mühürler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "hak" kavramının salt bir "doğruluk" teorisi değil, evrenin yaratılış yasalarını ve ahlaki temelini oluşturan mutlak gerçeklik olduğunu tahlil eder. Müşriklere söylenen bu söz, vahyin aristokratlara şirin görünmek için modifiye edilebilecek esnek bir felsefe değil, çarpıldığında insanı parçalayacak kadar katı ve sarsılmaz bir varoluş yasası (hak) olduğunu vurgular.
Şâe (شاء)
İbn Fâris, "ş-y-e" (şın-ye-hemze) kökünün dilemek, istemek, tercih etmek ve irade etmek manalarına geldiğini kaydeder. Bir şeyin meydana gelmesi için gösterilen içsel yönelimdir (meşiet).
Râgıb el-İsfahânî, "şâe" (diledi/istedi) eyleminin bu ayette insana nispet edilmesini teolojik bir zeminde inceler. Allah'ın hakikati apaçık ortaya koyduktan sonra "dileyen inansın, dileyen inkar etsin" şeklindeki kullanımının, insana verilen fıtri bir özgürlük (ihtiyar) beyanı olduğunu, dinin cebre (zorlamaya) değil, mutlak bir "meşiet"e (bireysel seçime) dayandığını analiz eder.
Felyü'min (فليؤمن) / Felyekfür (فليكفر)
İbn Fâris, "e-m-n" (hemze-mim-nun) kökünün güvenmek, tasdik etmek ve teslim olmak; "k-f-r" (kef-fe-ra) kökünün ise üzerini örtmek, gizlemek, nankörlük etmek ve gerçeği yalanlamak manalarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, her iki fiilin de başındaki "lam" (emir lamı) edatıyla "felyü'min" (iman etsin) ve "felyekfür" (inkar etsin) şeklinde kullanılmasını sarsıcı bir retorik olarak tahlil eder. Buradaki emir kipleri birer "tavsiye" değil, tahdit (sınırlandırma) ve tehdit barındıran bir "serbest bırakma" eylemidir. İnsanın her iki yoldan birini seçebileceğini ancak bu seçimin ontolojik sorumluluğundan asla kaçamayacağını ifade eder.
Dücane Cündioğlu, bu iki zıt kelimenin yan yana gelişini ve insanın "irade" (şâe) sahibi kılınmasını felsefi bir trajedi üzerinden okur. "Dileyen inansın, dileyen inkar etsin" hitabı, modern anlamda konforlu bir "inanç özgürlüğü" kutlaması değildir; aksine, insanın evrendeki en korkunç yükü (özgür iradeyi) omuzlarına aldığının ve yaptığı seçimin bedelini sonsuzlukla ödeyeceğinin dehşet verici, soğuk ve ilahi bir ilanıdır. Özgürlük, burada insanın en ağır sınavı olarak resmedilmiştir.
Toshihiko Izutsu, iman ve küfür diyalektiğinin (karşıtlığının) Kur'an'daki en keskin şekilde çizildiği yerlerden birinin bu ayet olduğunu belirtir. Hakikat "Rab'den" geldikten sonra ortada bir mazeret kalmamıştır; insanın imanı seçmesi kendini kurtarması (hidayet), küfrü seçmesi ise fıtratının üzerini örterek (küfür eylemi) kendi kendini ontolojik bir yıkıma mahkum etmesidir.
A'tednâ (أعتدنا)
İbn Fâris, "a-t-d" (ayın-te-dal) kökünün asıl manasının, bir şeyi ileride kullanılmak üzere şimdiden hazır etmek, bekletmek, donatmak ve kurgulamak olduğunu tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "i'tâd" (hazırlama) eyleminin rastgele bir varoluş değil, hedefe yönelik ve kasıtlı bir tasarım olduğunu açıklar. "İnnâ a'tednâ" (Şüphesiz biz hazırladık) ibaresindeki kesinlik ve azamet (biz) vurgusu; küfrü (inkarı) seçenler için ahiret azabının gelecekte tasarlanacak soyut bir ihtimal olmadığını, mekanizması şimdiden kurulmuş, bekleyen somut bir gerçeklik olduğunu dilbilimsel olarak kanıtlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin geçmiş zaman (mazi) kipinde kullanılmasının, kelam ilminde "cennet ve cehennemin şu an halihazırda yaratılmış (mevcut) olduğu" inancına (Ehl-i Sünnet akidesine) etimolojik bir delil teşkil ettiğini aktarır.
Liz-zâlimîne (للظالمين)
İbn Fâris, "z-l-m" (zı-lam-mim) kökünün, bir şeyi fıtratında (doğasında) bulunması gereken yerden alıp, ait olmadığı başka, yanlış bir yere koymak olduğunu yineler. Nurun (ışığın ve gerçeğin) sınırlarını yok edip eşyayı belirsizleştirmesinden dolayı karanlığa da (zulmet) bu kökten isim verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramının burada sadece sosyal bir haksızlık (insanların birbirine eziyeti) anlamına gelmediğini; Allah'ın apaçık "hakkını" (El-hakku min rabbiküm) reddederek (küfür), evrensel ahengi bozan ve kendi ruhunu fıtratın dışına atan ontolojik cinayetin ta kendisi olduğunu analiz eder. Küfrü seçen kişinin (kâfirin) Kur'an terminolojisinde doğrudan "zalim" olarak nitelendirilmesinin sebebi budur.
Nâran (نارا)
İbn Fâris, "n-v-r" (nun-vav-ra) kökünün yakıcı ateşi, ısıyı ve ışığı ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, cehennem azabının temel unsuru olan "nâr" kelimesinin burada belirsiz (nekra) ve tenvinli (nâran / öyle bir ateş ki) formda kullanılmasını tahlil eder. Bu gramatik yapının, ateşin dünyevi ateşlere benzemeyen, mahiyeti tam olarak bilinemeyen, dehşet verici, eşsiz ve azametli bir yıkım gücüne sahip olduğunu vurguladığını belirtir.
Ehâta (أحاط)
İbn Fâris, "h-v-tı" (ha-vav-tı) kökünün, bir şeyi her yönden çepeçevre sarmak, kuşatmak, etrafına duvar/çit örmek ve dışarı çıkış ihtimalini sıfırlamak manalarına geldiğini tespit eder. Duvar anlamına gelen "hâit" kelimesinin de bu kökten türediğini ekler.
Râgıb el-İsfahânî, "ihata" eyleminin boşluk bırakmayan mutlak bir kuşatma olduğunu açıklar. Ayette bu fiilin ateşin duvarları (sürâdik) için kullanılması, cehennemin sadece alt zeminden yanan bir ateş değil; insanı üç boyutlu olarak, her cepheden (sağ, sol, üst, alt) içine hapseden, kaçışı felsefi ve fiziksel olarak imkansız kılan mutlak bir yalıtım hücresi olduğunu gösterir.
Sürâdikuhâ (سرادقها)
El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapçanın öz köklerinden olmadığını, Farsça "serâ-perde" veya "srâdağ" kelimelerinden Arapçaya geçmiş (mu'arreb/yabancı kökenli) bir kelime olduğunu tespit eder. Çadır, gölgelik, köşkün etrafını saran büyük perde veya duvar manalarına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Geç Antik Çağ'daki kullanımına dair detaylı bir analiz sunar. "Surādiq" kelimesinin Orta Farsçadan (Pehlevice) gelerek Aramice üzerinden Hicaz bölgesine girdiğini, lüks çadırların üzerini veya sarayların etrafını tamamen kapatan "büyük ve aşılmaz muhafaza/perde" anlamına geldiğini kaydeder. Kur'an'ın, müşrik elitlerin bu dünyada övündükleri o lüks, korunaklı "sürâdik" (kraliyet çadırı/perdesi) metaforunu alıp; onu cehennem ateşinin aşılmaz, boğucu ve kubbe gibi üzerlerine çöken duvarları (dumanları/alevleri) olarak sarsıcı bir ironiyle yeniden ürettiğini tahlil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin bağlamına dikkat çekerek, ateşin sadece yakmakla kalmadığını, aynı zamanda "sürâdik" formunda bir çadır veya fırın kubbesi gibi zalimlerin üzerine kapanarak onları içerdeki ısıya ve dehşete mutlak olarak hapsettiğini (ihata ettiğini) aktarır.
Yesteğîsû (يستغيثوا)
İbn Fâris, "ğ-v-s" (ğayın-vav-se) kökünün temelinde, büyük bir tehlikeye, felakete veya dayanılmaz bir acıya maruz kalan kişinin feryat ederek çığlık atması ve acil yardım (kurtuluş) dilemesi manalarının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "istiğâse" fiilinin sıradan bir dua veya talep olmadığını; insanın tahammül sınırlarının tamamen tükendiği, ölümcül bir çaresizlik (ıstırap) anında fıtri bir refleksle patlayan o yakarış ve "yok mu yardım eden!" (imdât) çığlığı olduğunu açıklar. İstif'âl babındaki bu kullanım, içerideki azabın psikolojik ve fiziksel şiddetini etimolojik olarak resmeder.
Yüğâsû (يغاثوا)
İbn Fâris, aynı kökten (ğ-v-s) türeyen bu fiilin edilgen (meçhul) yapıda "onlara yardım edilir / feryatlarına cevap verilir" manasına geldiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "yesteğîsû yüğâsû" (yardım isterler, yardım edilirler) ardışıklığındaki o muazzam ve korkunç Kur'ani ironiyi (dilsel sarkazmı) tahlil eder. İnsanlar ateşin içinde kavrulurken umutla "yardım/su" (istiğâse) diye feryat ederler; ilahi metin önce "feryatlarına cevap verilir" (yüğâsû) diyerek zihinde geçici bir kurtuluş beklentisi yaratır. Ancak cümlenin hemen devamında, bu "yardımın" (cevap verilen şeyin) aslında eritilmiş maden (mühl) olduğu belirtilerek, zalimlerin uğradığı ontolojik yıkım ve hayal kırıklığı semantik (anlamsal) bir tokatla zirveye taşınır.
Bimâin (بماء) / Kelmühli (كالمهل)
İbn Fâris, "m-v-h" (mim-vav-he) kökünün su anlamına geldiğini; "m-h-l" (mim-he-lam) kökünün ise yavaşlık (mühlet), eriyik, tortu, cerahat ve yavaş yavaş ilerleyen sinsi durumları ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mühl" kelimesinin kurşun, bakır veya tunç gibi madenlerin eritilmiş, kaynayan formunu; yahut zeytinyağının dibinde kalan o kapkara, kaynar ve yoğun tortuyu (zifti) anlattığını açıklar. "Su" kelimesinin bu "mühl" (eritilmiş maden/zift) ile nitelenmesi, o cehennem içeceğinin hararetini, yoğunluğunu ve içildiği anda insana vereceği o yavaş, yapışkan ve sökülüp atılamaz ıstırabı sembolize eder.
Yeşvi (يشوي)
İbn Fâris, "ş-v-y" (şın-vav-ye) kökünün asıl manasının eti ateşte kavurmak, kızartmak, deriyi dağlamak ve yakıp kavurmak (şiva) olduğunu tespit eder.
Râgıb el-İsfahânî, "şavy" eyleminin sıradan bir ısıtma değil, eti ve deriyi doğrudan kömürleştiren, hücre yapısını bozan o yıkıcı kavurma işlemi olduğunu belirtir. "Yeşvi'l-vücûh" (yüzleri kavurur) ibaresinin, suyun (mühl) daha dudaklara bile değmeden, sadece yüze yaklaştırıldığında yaydığı radyoaktif veya volkanik ısıyla deriyi eritip kavurması anlamına geldiğini analiz eder.
El-vücûhe (الوجوه)
İbn Fâris, "v-c-h" (vav-cim-he) kökünün insanın yüzü, cephesi, onuru ve kimliği anlamına geldiğini yineler.
Dücane Cündioğlu, azabın beden yerine spesifik olarak "yüzleri" (vücûh) kavurması vurgusunu felsefi bir estetik üzerinden okur. Yüz, insanın dünyadaki kimliği, kibri, saygınlığı ve maskesidir. "Dileyen inkar etsin" diyerek hakkı kibre kapılıp reddeden zalimlerin, o çok güvendikleri kimliklerinin ve kibirlerinin merkezi olan "yüzlerinin", o kaynar madenle (mühl) parçalanıp kavrulması; onurun ve statünün ateş karşısındaki mutlak hezimetidir.
Bi'se (بئس) / Eş-şerâbü (الشراب)
İbn Fâris, "b-e-s" (be-hemze-sin) kökünün zorluk, kötülük, çirkinlik ve ıstırap manalarına geldiğini belirtir. Bu kökten türeyen "bi'se", Arapçada bir şeyi en şiddetli biçimde kınamak, yermek ve lanetlemek için kullanılan bir zem (yerme) fiilidir.
Râgıb el-İsfahânî, "şerâb" (içecek) kelimesinin insanın hayatını idame ettirmesi ve hararetini dindirmesi için var olduğunu; ancak cehennemdeki bu sıvının (mühl) harareti dindirmek yerine insanı içeriden erittiği için, Kur'an'ın "bi'seşşerâb" (Ne kötü, ne iğrenç bir içecektir o!) ünlemiyle bu korkunç ontolojik tezatı kınadığını ifade eder.
Sâet (ساءت) / Mürtefekâ (مرتفقا)
İbn Fâris, "s-v-e" (sin-vav-hemze) kökünün çirkinlik, kötülük, hoşa gitmeyen her türlü üzücü durum anlamına geldiğini (bi'se ile eşanlamlı bir yerme fiili olduğunu) kaydeder. "r-f-k" (ra-fe-kaf) kökünün ise yumuşaklık, dayanışma ve insanın yaslanıp rahat ettiği dirsek/destek noktası (mirfek) olduğunu yineler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki "sâet mürtefekâ" (Ne kötü bir dayanma/yaslanma yeridir!) ibaresinin, 16. ayette Kehf ashabı için kullanılan "mirfekâ" (Allah onlara bir kolaylık/dayanacak yer hazırlar) kelimesiyle oluşturduğu o sarsıcı teolojik simetriyi (tezatı) tahlil eder. Müminler, o karanlık mağarada Allah'ın lütfuyla kendilerine huzur veren, yumuşak bir "yaslanma yeri" (mirfek) bulmuşken; dünyada lüks çadırlarda, sedirlerde yaslanıp gerçeği (hakkı) inkar eden kibirli zalimlerin (kâfirlerin) yaslanacakları yegâne yer, duvarları alevden (sürâdik) olan ve yüzleri eriten o "korkunç ve iğrenç destek noktası" (sâet mürtefekâ) olacaktır. Kelime, ahiret adaletinin muazzam bir dilbilimsel tecellisidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla