Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kehf Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kehf Sûresi, 13. Ayet

    نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Nahnu nakussu ‘aleyke nebeehum bilhakk(i)(c) innehum fityetun âmenû birabbihim vezidnâhum hudâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      13-14. "Biz sana onların başından geçenleri gerçeğe uygun olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar Rab'lerine inanmış gençlerdi; biz de onların doğru yolda yürüyüşlerine katkıda bulunduk. (Haksızların karşısında) ayağa kalkıp şöyle derken onların yüreklerini güçlendirdik: 'Bizim Rabb'imiz, göklerin ve yerin rabbidir; O'ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız. Yoksa kesinlikle yanlış bir şey dillendirmiş oluruz.'"

      Biz sana onların başından geçenleri gerçeğe uygun olarak anlatıyoruz. Âyette geçen "el-hak" (بِالْحَقِّ) kelimesi ile haber nitelenirse mâna "doğru haber", hükümler nitelenirse "adil hükümler" ve fiiller anlatılırsa "isabetli fiiller" anlamı kastedilmiş olur. Bazıları burada geçen "el-hak" kelimesiyle kastedilen, Kur'an'dır demişlerdir. Buna göre âyetteki "bi'l-hakki" kelimesi "fi'l-hakki" demektir ki o da Kur'andır. Yani biz sana onların başından geçenleri Kur'an'da anlatıyoruz demek olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Hakikaten onlar Rab'lerine inanmış gençlerdi; biz de onların doğru yolda yürüyüşlerine katkıda bulunduk. Ayette yer alan "ez-ziyâde" ve "er-rabt" kelimelerinin anlamları birdir. Bu iki kelimeden her biri diğerinin mânasını, yani hidâyetlerinin artırılması mânasını ifade eder. Buna göre âyet şu anlama gelir: "Biz onları hidâyet üzere sabit kıldık. Bu iki kelimeyle "et-tesbît" ve "er-rabt" da kastedilebilir. Buna karşılık "artırdık" anlamındaki "zidnâhum" (وَزِدْنَاهُمْ) fiili ile ilk başlangıç ve "rabatnâ" (وَرَبَطْنَا) fiili ile artırmanın yenilenmesi mânası da kastedilmiş olabilir. Çünkü imanın her vakit yenilenme gibi bir özelliği vardır. Sebebine gelince mümin, her vakit küfrü inkâr edip reddetmektedir. Bunu yapan kişi, aynı şekilde her zaman imanı yenilemektedir. "Rabatnâ" fiilini "sebat" ve "zidnâ" fiilini de "eskisi üzerine ziyade" olarak yorumlamak da mümkündür. Buna karşılık, "zidnâ"yı başlangıç ve "rabatnâ" fiilini de yenilenme olarak yorumlamak da mümkündür. "İmanlarını pekiştirmiştir" meâlindeki beyan da böyledir.

      Hasan-ı Basri "zidnâhum hüden" (وَزِدْنَاهُمْ هُدًى) âyetini açıklarken şöyle demiştir: Yani Allah'ın hükümlerinden biri hidâyeti benimseyenin hidâyetini artırmaktır. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: "Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda devam etmelerini sağlar". Fakat bu kaide Hasan-ı Basrînin dediği gibi olsaydı bir kere hidâyet yolunu seçen kimsenin inkâra sapmaması ve Allah Teâlânın da onun hidâyetini artırması gerekirdi. Müşahede edilen gerçek böyle olmadığına göre bu bize Hasan-ı Basrî'nin dediğinin isabetli olmadığını gösterir. Bu konuda isabetli olan bizim dediğimizdir.

      (Haksızların karşısında) ayağa kalkıp şöyle derken onların yüreklerini güçlendirdik: "İz kâmû" (إِذْ قَامُوا) "hüccetlerle ve burhanlarla ayağa kalktılar" mânasına muhtemel olduğu gibi, "mağaraya girdikleri zaman oraya sığınmak üzere ayağa kalktılar" anlamına da gelmiş olabilir. Bunun yanında "Allah ve dini için ayağa kalktılar" mânası ile "O kâfirlerin yanından ayağa kalkıp (çıktılar)" ve Bizim Rabb'imiz göklerin ve yerin Rabb'idir, yani "Bizim Rabb'imiz göklerin, yerin ve içinde bulunanların Rabbidir dediler" anlamı da ihtimal dâhilindedir.

      O'ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız. Bu beyanın, kavimlerinin taptıkları putlara tanrı ismini vermeleri gibi biz onlara tanrı ismini vermeyiz anlamına gelmesi muhtemeldir.

      Yoksa biz onlara tanrı dersek kesinlikle yanlış bir şey dillendirmiş oluruz.

      Yakarmayız. Yani O'ndan başkasını tanrı edinmeyiz ve O'ndan başkasına ibadet etmeyiz, putperestlerin putlara taptıkları ve Allah'ın yanında başka tanrılar edindikleri gibi. Kendi iddialarına göre yanlarındaki putlara ilâh adını verdiler. Tıpkı şu ilâhî beyanlarda belirtildiği gibi: "İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı" ve "Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak". Peygamberlerin onların taptıkları putlara ilâh ismini vermeleri caiz değildir. Çünkü onlar ilâh değillerdir. Fakat peygamberler bu ifadeyi, onların zanları ve kendi adetlerine binaen kullanmışlardır. "O'ndan başkasına asla tanrı deyip yakarmayız" meâlindeki beyanda buna göre anlaşılır. Yani O'ndan başkasına asla ilâh olarak tapmayız demektir. Kelime "ibadet" mânasına geldiğinde ifadede gizlenmiş bazı kelimeler var demektir. Buna göre cümle şöyle yorumlanır: Kavmimizin yaptığı gibi biz Allahı bir yana bırakıp da O'ndan başkasına ilâh diye çağırmayız. Eğer bunu yaparsak haksızlık ve yanlış bir şeyi dile getirmiş oluruz.

      İbn Kuteybe der ki: "fe darabnâ alâ âzânihim" (فَضَرَبْنَا عَلَى آذَانِهِمْ) "Onları uyuttuk" demektir. Âyetin sonundaki "el-emed" (الْأَمَدَ) kelimesi gaye anlamınadır. "Ve rabatnâ alâ kulûbihim" (وَرَبَطْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ) "onlara sabrı ilham ettik ve kalplerini güçlendirdik" demektir. "Şetaten" (شَطَطًا) "haddi aştılar" anlamınadır. Bir kimse sözde haddi aşarsa bunu anlatmak için "eşatta aleyye" (أَشَطَّ عَلَيَّ) denir yani o bana karşı haddi aştı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nahnu (نحن)

        İbn Fâris, birinci çoğul şahıs zamiri olan bu kelimenin köken itibariyle bir topluluğu ifade etmekle birlikte, tekil bir otoritenin mutlak güç ve azametini vurgulamak amacıyla da kullanıldığını belirtir. Kelimenin yapısındaki vurgunun, eylemin failini şeksiz şüphesiz bir biçimde ön plana çıkardığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "biz" zamirinin (nahnu) Allah'a nispet edildiğinde asla ontolojik bir çokluğa (şirk) işaret etmediğini, aksine ilahi kibriyayı, melekût âlemindeki vasıtaları ve kudretin büyüklüğünü anlatan bir "azamet çoğulu" olduğunu açıklar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başında bu zamirin kullanılmasının sarsıcı bir teolojik müdahale olduğunu tahlil eder. Kur'an'ın "biz" diyerek söze girmesinin, Kehf ashabı hakkındaki efsanevi, kulaktan dolma ve mitolojik anlatıları kesip attığını; anlatıcının doğrudan tarihsel gerçekliğe hakim olan "mutlak ilahi otorite" olduğunu linguistik olarak deşifre ettiğini belirtir.

        Nekussu (نقص)

        İbn Fâris, "k-s-s" (kaf-sad-sad) kökünün temelinde, birinin ayak izlerini adım adım takip etmek, bir şeyin peşinden gitmek ve kesmek/makaslamak manalarının yattığını açıklar. Bir olayı başından sonuna kadar, hiçbir sapma göstermeden, iz sürer gibi gerçeğe uygun şekilde anlatma eylemine bu yüzden "kıssa" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıssa" kavramının sıradan bir masal (ustûre) veya efsane (hurafe) olmadığını kesin bir dille ayırır. "Nekussu" eylemi, bir hadisenin sadece dışsal gelişimini değil, ardındaki hikmetleri, ahlaki çıkarımları ve teolojik gerçekleri de en ufak bir eksiklik bırakmaksızın, adım adım "izleyerek" beyan etmektir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "kıssa" kavramının, tarihsel olayların ilahi bir perspektifle yeniden okunması eylemi olduğunu tahlil eder. Geçmişte yaşanan ve insanların kendi aralarında efsaneleştirdiği bir olayın (Kehf ashabı), Kur'an'ın "nekussu" fiiliyle birlikte ilahi hitabın filtrelerinden geçerek mutlak doğruya (hakka) dönüştürüldüğünü ve peygamberin zihninde yeni bir hakikat olarak inşa edildiğini vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin şimdiki/geniş zaman (muzari) kalıbında gelmesinin, olayın geçmişte kalmış ölü bir anlatı olmadığını, her okunduğunda yeniden canlanan, muhataba eşzamanlı olarak hitap eden dinamik bir eylem olduğunu aktarır.

        Nebeehüm (نبأهم)

        İbn Fâris, "n-b-e" (nun-be-hemze) kökünün asıl manasının, bir yerden başka bir yere çıkan, yükselen, sarsıcı ve önemli bir haber olduğunu tespit eder. Sıradan ve önemsiz bilgilere "nebe" denilemeyeceğini, bu kelimenin mutlaka muhatabın durumunu değiştirecek, büyük bir ağırlığı olan haberleri kapsadığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebe" kelimesinin rastgele bir duyum (haber) ile olan semantik ayrımını inceler. Nebe; yalandan tamamen arınmış, muhatabında şeksiz şüphesiz bir bilgi (yakîn) oluşturan ve içinde çok büyük bir fayda/uyarı barındıran haberdir. Gençlerin başından geçen olayların "haberleri" değil de "nebeehüm" (onların mühim haberi) şeklinde formüle edilmesi, anlatının taşıdığı o devasa teolojik uyarı değerini kanıtlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an edisyonundaki kelime seçiminin edebi ve psikolojik ağırlığına odaklanır. "Nebe" kelimesinin fonetik yapısında bile bir sarsma, bir uyanış ve dikkat kesilme buyruğu bulunduğunu tahlil eder. Kur'an, gençlerin hikayesini bu kelimeyle niteleyerek, dinleyiciyi sıradan bir tarihi öykü dinleme rehavetinden çıkarıp, ontolojik bir sarsıntıya ve dikkate davet eder.

        Bil-hakkı (بالحق)

        İbn Fâris, "h-k-k" (ha-kaf-kaf) kökünün sabit olmak, değişmemek, varlığı kesin olmak ve doğruluğu şüphe götürmemek manalarına geldiğini belirtir. Yerinden oynatılamayan, mutlak ve sarsılmaz her türlü gerçekliğin bu kökle ifade edildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının batılın (yalan, boş, asılsız olanın) tam zıttı olduğunu ifade eder. Olayın "bil-hakkı" (hak ile/gerçekliğin ta kendisiyle) anlatılmasının, meseleye sonradan eklenmiş her türlü beşeri abartıyı, mitolojik süslemeyi ve tahrifatı reddeden, olayı salt kendi asli doğasıyla ortaya koyan ilahi bir güvence olduğunu analiz eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "bil-hakkı" ifadesinin bağlamsal derinliğini teolojik bir eksende okur. Hristiyan ve Yahudi kültürlerinde dilden dile dolaşan, içine rakamların, isimlerin ve dogmatik saptırmaların karıştığı "Efesli Yedi Uyurlar" efsanesine karşı Kur'an'ın bu edatla "bıçağı kemiğe dayadığını" belirtir. İfade, hikayenin hurafelerden arındırılarak ilahi vahyin şaşmaz şahitliğiyle (hak ile) yeniden, en saf haliyle inşa edilmesini sembolize eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an felsefesinde "hak" kavramının sadece epistemolojik bir "doğruluk" değil, aynı zamanda varoluşsal bir "gerçeklik" (ontoloji) olduğunu vurgular. İlahi anlatının "hak" ile olması, bu hikayenin evrenin yaratılış yasalarıyla, tevhidle ve ilahi adaletle tam bir uyum içinde olan evrensel bir geçerliliğe sahip olduğunu kanıtlar.

        İnnehüm (إنهم)

        İbn Fâris, "i-n-n" (hemze-nun-nun) edatının Arapçada sözü pekiştirmek, şüpheyi ortadan kaldırmak ve muhatabın dikkatini aktarılacak olan hükmün kesinliğine çekmek için kullanılan tahkik (doğrulama) edatı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "inne" edatının isim cümlesinin başına gelerek hükmü tekit ettiğini (vurguladığını) açıklar. Hikayenin asıl şaşırtıcı ve can alıcı noktasının (gençlerin inancı) bu edatla başlatılmasının, muhatabın itiraz ve şüphe kapılarını dilbilimsel olarak kapattığını analiz eder.

        Fityetün (فتية)

        İbn Fâris, "f-t-ye" (fe-te-ye) kökünün tazelik, yenilik, güç, delikanlılık ve cömertlik anlamlarına geldiğini kaydeder. Fiziksel gençliğin yanı sıra, bedenin ve iradenin en diri, en bükülmez olduğu yaşam evresini tanımladığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "feta" kavramının sadece yaşın küçüklüğünü değil, nefsi arzulara galip gelme, ahlaki bir duruş sergileme ve hakikati cesaretle savunma (fütüvvet) erdemlerini barındırdığını belirtir. Ayette "fitye" kelimesinin belirsiz (nekra) formda "fityetün" olarak gelmesinin, onları sıradan kalabalıklardan ayıran o azametli, nitelikli ve tanımlara sığmayan eşsiz devrimci ruhu yücelttiğini analiz eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin sosyolojik ve felsefi okumasını yapar. Toplumların statükocu, köhnemiş ve menfaate dayalı "yaşlı/atalar" inancına karşı; fıtratın saflığını, aklın sorgulayıcılığını ve inancın saf heyecanını temsil eden "fitye" (gençler) kavramının, Kur'an'ın inkılapçı ruhunu temsil ettiğini tahlil eder. Onlar, yaşlarından dolayı değil, şirkin karanlığına "yeni/taze" bir itiraz getirdikleri için bu sıfatla onurlandırılmışlardır.

        Âmenû (آمنوا)

        İbn Fâris, "e-m-n" (hemze-mim-nun) kökünün şüphe, korku ve ihanetin zıttı olan; mutlak güven, tasdik, sükûnet ve teslimiyet manalarını taşıdığını açıklar. İmanın, kişinin kendini yalan ve tehlikeden arındırarak ilahi bir emniyet sahasına sokması olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, imanın, kalbin hiçbir zorlama olmaksızın hakikati şeksiz şüphesiz onaylaması ve bu onayın kişiye ontolojik bir huzur vermesi durumu olduğunu ifade eder. Gençlerin eyleminin fiil formunda (âmenû - inandılar) kullanılmasının, onların inançlarının pasif bir gelenek mirası değil, bilinçli, aktif, dinamik ve bedel ödemeyi göze alan bir eylemlilik hali olduğunu analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde iman fiilinin radikal bir kopuşu ifade ettiğini tahlil eder. Gençlerin "âmenû" eylemi, sadece zihinsel bir tasdik değil; kabilelerinin, toplumlarının ve dönemin imparatorluk otoritesinin sahte tanrılarını (putlarını) reddedip, tüm varoluşsal riskleri göze alarak mutlak yaratıcıya güvenme ve O'na sığınma yönündeki kesin tercihleri ve devrimidir.

        Birabbihim (بربهم)

        İbn Fâris, "r-b-b" (ra-be-be) kökünün, bir varlığın sahibi olmak, onu gözetmek, terbiye etmek, aşama aşama kemale erdirmek ve efendilik yapmak anlamlarına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin mutlak otorite ve şefkatli yetiştirici manalarını cem ettiğini söyler. Kelimenin başındaki "ba" (bi) harf-i cerinin bitişiklik ve iltisak (sıkı bağ) bildirdiğini, "rablerine" (bi-rabbihim) şeklinde tamlanmasının, gençlerin inançlarını uzaktaki soyut bir tanrı fikrine değil, doğrudan kendilerini çekip çeviren, anbean koruyan ve sığındıkları yegâne otoriteye, sarsılmaz bir bağla (ba edatının gücüyle) yönelttiklerini analiz eder.

        Zidnâhüm (زدناهم)

        İbn Fâris, "z-y-d" (ze-ye-dal) kökünün asıl manasının çoğalmak, artmak, ilave edilmek ve bir şeyin başlangıçtaki miktarını veya kalitesini aşarak gelişmesi olduğunu tespit eder. Noksanlığın tam karşıtıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ziyadeleşme" kavramının ilahi lütfun doğasını anlattığını belirtir. Gençlerin gösterdiği ilk iradi çabaya (iman etmelerine) karşılık, Allah'ın onların inançlarını, sebatlarını ve manevi güçlerini olağanüstü bir şekilde "artırdığını" açıklar. İmanın durağan bir nesne olmadığını, ilahi destekle sürekli beslenen, inkişaf eden ve büyüyen canlı bir organizma gibi olduğunu bu kelime üzerinden analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiildeki "biz artırdık" (zidnâ) ifadesinin, insan iradesi ile ilahi müdahale arasındaki o kusursuz teolojik diyalektiği yansıttığını tahlil eder. İnsan, "iman" eylemiyle fıtri ilk adımı attığında, Allah bu yönelişi karşılıksız bırakmaz ve ontolojik bir destekle kulun kapasitesini "artırarak" (ziyade) onu şirkin baskıları karşısında yenilmez bir dirence kavuşturur.

        Hüdâ (هدى)

        İbn Fâris, "h-d-y" (he-dal-ye) kökünün temelinde, bir kimseye nezaketle, lütufla ve şefkatle yol göstermek, onu hedefine ulaştıran rehberliği yapmak manasının yattığını kaydeder. Zorbalık veya zorlamayla yapılan bir yönlendirmeyi değil, gönüllü ve aydınlatıcı bir kılavuzluğu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının salt bir bilgi aktarımı olmadığını; o bilginin kalbe yerleşmesi, insana yaşama gücü vermesi ve onu batıldan koruyan bir nur haline gelmesi olduğunu açıklar. "Hüdâ" kelimesinin burada nekra (belirsiz, ancak tenvin ile yüceltilmiş) formunda gelmesinin, onlara bahşedilen istikametin sıradan bir yol göstericilik değil, mağaranın karanlığını aydınlatan, ruhlarına sükûnet veren ve onları ebedi selamete çıkaran "muazzam ve eşsiz bir hidayet ışığı" olduğunu analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik sisteminde "hüdâ" kelimesinin, mutlak sapkınlık, körlük ve kaos anlamına gelen "dalâlet" kavramının ontolojik zıttı olduğunu vurgular. Gençlerin inançları sebebiyle elde ettikleri bu "ziyadeleşen hüdâ", salt felsefi bir doğruyu bulma hali değil; putperest toplumun anlamsızlık kaosundan sıyrılarak, evrensel ve ahlaki bir düzene (ilahi yörüngeye) kalıcı olarak tutunma halidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X