Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Kasas Sûresi, 53. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Kasas Sûresi, 53. Ayet

    وَاِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ قَالُٓوا اٰمَنَّا بِه۪ٓ اِنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّنَٓا اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلِه۪ مُسْلِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ yutlâ ‘aleyhim kâlû âmennâ bihi innehu-lhakku min rabbinâ innâ kunnâ min kablihi muslimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      52. "Bundan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler(in bir kısmı) buna da iman ederler"

      53. "Onlara Kur'ân okunduğu zaman, 'Ona iman ettik, şüphesiz o Rabbimizden gelmiş gerçeğin kendisidir. Esasen biz bundan önce de Rabb'imize boyun eğmiştik derler."

      Bundan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler(in bir kısmı) buna da iman ederler. Allah Teâlâ başka âyetlerde de meâlen şöyle buyurmuştur: "Kendilerine kitap verdiklerimiz onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Yine de içlerinden bir grup bile bile gerçeği saklıyor" ; "Kendilerine kitap verdiklerimiz ona iman ederler, şunlardan da (müşrikler) ona inananlar var"; "Onlar kelimelerin yerlerini değiştiriyorlar" ve benzerleri. Bu ilâhî beyanlarda Ehl-i Kitap'tan iman etmeyenlerin bulunduğu belirtilmektedir. Bunların ilkindeki mutlak olarak bundan önce kendilerine kitap verilenlerin buna da iman ettikleri belirtilir. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler meâlindeki beyanın, "ondan faydalananlar buna iman ederler" anlamına gelmesi mümkündür. Bir diğer ihtimal, Kendilerine kitap verdiğimiz ve bunu hakkıyla okuyan kimseler, buna iman etmektedirler diye yorumlanmasıdır. Nitekim bir diğer âyette Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: "Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır". Hakkını vererek okumayan ise ona iman etmemektedir.

      Müfessirler, bu âyeti, Abdullah b. Selâm ve Hz. Peygamber'e iman etmiş sahâbe gibi Ehl-i Kitabın özel bir grubu şeklinde yorumlamıştır. Ayet, onlardan özel bir grubu anlatıyor gibidir. Yüce Allah'ın hemen akabinde şöyle buyurduğunu görmüyor musun: Onlara Kur'ân okunduğu zaman, 'Ona iman ettik, şüphesiz o Rabb'imizden gelmiş gerçeğin kendisidir. Esasen biz bundan önce de Rabb'imize boyun eğmiştik' derler. Müfessirler, onların, Hz. Muhammed gönderilmeden önce buna iman ettiklerini belirtir. Peygamber olarak gönderildiğinde daha önce olduğu üzere bunda sebat ettiler ve ona inandılar.

      İman ve İslâm Aynı Anlamdadır

      Bu, iman ve İslâm'ın bir olduğuna işaret etmektedir. Çünkü onlar ona iman ettik ve yine esasen biz bundan önce de müslüman olmuştuk dediler. Bu, ikisinin bir olduğuna işaret eder. "Derken, orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada -bir hâne dışında- Allaha teslim olmuş kimseler de bulamadık" meâlindeki âyet de böyledir. Bu ikisi birdir. Bir keresinde imanı diğerinde İslâm'ı belirtmektedir. Bu, ikisinin bir olduğuna delâlet eder.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yütlâ (يُتْلَىٰ)

        İbn Fâris, "Mekâyîsü'l-Luğa" adlı eserinde kelimenin dayandığı "t-l-v" kökünün "bir şeyin ardına düşmek, peşinden gitmek, izini sürmek ve birbirini takip etmek" manalarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-Müfredât"ta "tilâvet" eyleminin sadece düz bir metni seslendirmek (kıraat) olmadığını, ilahi buyrukların ardına düşmek, o anlama nüfuz etmek ve ona uymak niyetiyle yapılan kutsal, bilinçli bir okuma pratiği olduğunu ifade eder. Kelimenin edilgen ve geniş zamanlı (yütlâ / okunuyor, okunduğu zaman) kullanımı, vahyin kesintisizliğini ve canlılığını vurgular.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın "tilâvet" kavramını Erken İslami dönemin litürjik (ibadetsel) ve sözlü kültürü bağlamında inceler. Ayetlerin o samimi dindarlara (Ehl-i Kitap'a) "okunması" (yütlâ), sıradan bir tarihi metnin aktarımı değil; ilahi kelamın o anki performatif, sarsıcı ve muhatabını doğrudan eyleme/inanca çağıran dönüştürücü gücünün sahnelenmesidir.

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "zihinde tasarlanan bir manayı, inancı veya kararı sesli olarak ifade etmek, söz söylemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin insanın iç dünyasındaki sarsılmaz kanaati dışa vurma vasıtası olduğunu tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, bu eylemin kıssadaki psikolojik ve dramatik geçişini analiz eder. Önceki ayetlerde müşriklerin "kâlû" (dediler ki) eylemi, sürekli itiraz üreten, kibre dayalı savunmacı bir dili temsil ediyordu. Burada ise aynı kelime (kâlû), Ehl-i Kitap'ın hakikati duydukları andaki o fıtri, tereddütsüz, coşkulu ve maskesiz "kabul/itiraf" söylemi olarak muazzam bir ahlaki tezat oluşturur.

        Âmennâ (آمَنَّا)

        İbn Fâris, kelimenin dayandığı "e-m-n" kökünün "korku ve şüphenin ortadan kalkması, ruhun sükunete ermesi, tasdik ve güven" manalarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını, kişinin bir gerçeği (vahyi) kalbiyle tasdik etmesi ve bunun sonucunda varoluşsal bir emniyet ve huzur alanına girmesi olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde bu fiilin birinci çoğul şahıs geçmiş zaman kalıbında (âmennâ / biz iman ettik) kullanılmasını analiz eder. Bu ifade, ayetleri duydukları an gerçekleşen kolektif, anlık ve mutlak bir teslimiyetin; şüpheye, tartışmaya veya mucize talebine yer bırakmayan ontolojik bir "güven" sıçramasının dilsel tezahürüdür. Onlar, kelamı duyar duymaz o emniyet (iman) alanına girmişlerdir.

        el-Hakku (الْحَقُّ)

        İbn Fâris, "h-k-k" kökünün temel manasının "bir şeyin yerli yerinde, sarsılmaz, doğru, sabit ve kalıcı olması" olduğunu belirtir. Batılın (yok olup gidenin) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, hak kelimesinin adalete, akla ve eşyanın varoluş amacına mutabakatı ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik bağlamına ve sürekliliğine dikkat çeker. "Muhakkak ki o haktır" (innehül hakku) ifadesi, Kur'an'ın Ehl-i Kitap tarafından sıradan yeni bir öğreti olarak değil; Tevrat ve İncil'deki vaatleri doğrulayan, evrensel tevhidi geleneğin o sarsılmaz ve mutlak devamı (hakikati) olarak tescillendiğini gösterir. Hakikat tektir ve onlar bu tekil gerçeği (el-Hakku) Kur'an metninde anında tanımışlardır.

        Rabbinâ (رَبِّنَا)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün "bir şeyi ıslah etmek, ona malik olmak, koruyup gözetmek ve terbiye ederek olgunlaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin bir varlığı ilk halinden alıp, onu aşama aşama kemale ulaştırmak manası taşıdığını ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça kökenli olmadığını, İslam öncesi dönemde Aramice veya Süryanice "Rabbâ" (Efendi, İlah) kelimesinden Arap dini terminolojisine geçtiğini belirtir. Ayette "Rabbimizdendir" (min rabbinâ) tamlaması, okunan vahyin kaynağının beşeri bir zeka veya sihirbazlık değil, kendilerini yaratan ve eğiten o aşkın (müteal) mutlak kudret olduğunu itiraf etmektir.

        Künnâ (كُنَّا)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması, oluşması ve olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kevn" eyleminin, varoluşu ve bir halden başka bir hale geçerek o ontolojik statüde sabit kalmayı ifade ettiğini söyler. Fiilin birinci çoğul şahıs geçmiş zaman (biz idik / biz olduk) kalıbı, bu dindar zümrenin geçmişten gelen sarsılmaz kimlik inşasını vurgular.

        Kablihî (قَبْلِهِ)

        İbn Fâris, "k-b-l" kökünün "bir şeyin ön tarafı, başlangıcı, yönelmek ve zaman olarak geride/önde olanı" ifade ettiğini belirtir. Ba'd (sonra) kelimesinin zıddıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "min kablihî" (ondan önce) zarfının zaman felsefesi açısından önemine dikkat çeker. Bu samimi dindarlar, Kur'an henüz inmeden önce de fıtraten ve amelen hakikate teslim olmuş kişilerdir. Onların imanı yeni bir devrim veya din değiştirme (ihtida) değil, kadim bir duruşun doğal ve mantıksal bir devamıdır.

        Müslimîn (مُسْلِمِينَ)

        İbn Fâris, "s-l-m" kökünün temel manasının "her türlü afet, ayıp ve eksiklikten uzak olmak, barış, esenlik ve boyun eğmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "İslam" kavramını, insanın kendi iradesini hiçbir itiraz veya zorlama olmaksızın, tam bir iç huzuruyla ilahi iradeye teslim etmesi, ona boyun eğmesi olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde "müslim" kavramının kronolojik ve teolojik gelişimini analiz eder. Ayetteki "Biz ondan önce de müslümanlardık/teslim olanlardık" (künnâ min kablihî müslimîn) ifadesi; "İslam" kelimesinin Hz. Muhammed ile başlayan sosyolojik ve kurumsal bir dinin özel isminden ziyade, Hz. İbrahim'den beri süregelen evrensel, ontolojik ve mutlak "Allah'a kayıtsız şartsız teslimiyet" durumunu ifade ettiğini kanıtlar. Onlar, Kur'an inmeden önce de bu tevhidi "teslimiyet" (müslim/islam) bilinci içindeydiler.

        Gabriel Said Reynolds, kelimenin Ehl-i Kitap (samimi Hıristiyan ve Yahudiler) için kullanılmasındaki edebi ve teolojik kapsayıcılığa dikkat çeker. Kur'an, tevhidi geleneğe sadık kalan önceki ümmetleri ötekileştirmez; aksine onları, hakikate teslim olan o büyük ve evrensel "Müslümanlar" (Müslimîn) ailesinin kadim ve onurlu üyeleri olarak kendi lügatine ve teolojik şemsiyesine dahil eder. Kur'an'a iman etmeleri, onların bu kadim müslümanlıklarını (teslimiyetlerini) taçlandıran son eylemdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X