Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 107. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 107. Ayet

    قُلْ اٰمِنُوا بِه۪ٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِه۪ٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّداًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul âminû bihi ev lâ tu/minû(c) inne-lleżîne ûtû-l’ilme min kablihi iżâ yutlâ ‘aleyhim yaḣirrûne lil-eżkâni succedâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “De ki: "Siz ona inanın veya inanmayın, şu bir gerçektir ki, bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere (Hakk’ın kelâmı) okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.’”

      De ki: Siz ona inanın veya inanmayın. Bu beyanın lafzi anlamı serbest bırakmak demektir. Fakat bundan kastedilen mâna öğütlerin lüzumu, tehditlerin kuvvetlendirilmesi ve ağırlaştırılmasıdır. “Dilediğinizi yapm”. Bu âyetin görünüşü serbest bırakmak üzerinedir. Fakat hakimler bunu, lafzi anlamına göre anlamamışlar, fakat onu kuvvetli tehdit ve bağlayıcı bir vaaz mânasında anlamışlardır. Duyular âleminde bilinen husus şudur: Bir insan başka birine defalarca emir verse ve defalarca öğüt verse de başarılı olmasa ona şöyle der: Dilersen yap, dilersen yapma. Çünkü yapsan da yapmasan da geride bunun zararı senin aleyhinedir, yaparsan faydası kendine döner. İster inananın, ister inanmayın meâlindeki beyan da böyledir. Hz. Peygambere (s.a.) inanmayı terketmenin bize bir zararı yoktur, inansanız bunun bize bir faydası yoktur. Bunun faydası da zararı da size aittir; dilerseniz yapın, dilerseniz yapmayın. Bu yüce Allah’ın şu beyanlarda belirtildiği gibidir: “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize kötülük edersiniz. Nihayet ikinci cezalandırma vakti gelince, düşmanlarınız onurunuzu çiğnesinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yakıp yıksınlar istedik”; “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur”. Bu ve benzeri yararlı ve faydalı işler yapan kendisi için yapar, kötü işler yapan da kendi aleyhine, kendi zararına yapar meâlindeki âyetler de böyledir.

      İşte bu sebeple bu, ashâb-ı zevâhirin görüşlerini geçersiz kılar. Onlar şöyle dediler: Hitaptan onun zâhiri-lafzî mânası kastedilir, zâhiri-lafzî mânasının dışına taşırılamaz. Şöyle ki; İster inananın, ister inanmayın meâlindeki beyandan, gerçekten insanların inanıp inanmamakta serbest oldukları anlaşılmaz. Fakat onlar bundan kuvvetli ve ağır tehdit ve öğütler vermenin zorunlu olduğu mânasını anlamışlardır.

      Eğer şöyle bir soru sorulursa: Allah’ın bize emrettikleri, bize fayda sağladığı için, yasakladıkları da bize zarar verdiği için olursa, bu dünyada kendi menfaati için iş yapmayanı kötüleme ve cezalandırma olmaması gerekir?

      Buna şu cevap verilir: Hikmette kendimizi esirlikten azat etmek ve nefsimizi yok olmaktan kurtarmak için çalışmak farzdır. Allah’ın bize emrettikleri içinde kendimizi esirlikten ve nefsimizi yok olmaktan kurtarmak da vardır. Sonuç olarak Allah’ın bu emir ve yasaklarının menfaati bizim lehimizedir, Allah’ın bunda bir menfaati yoktur. zarar bakımından da durum aynıdır (yasaklarının zararı Allah’a değil, bizedir). “Biz onlara zulmetmedik” meâlindeki beyan bu anlama gelir, Âdem (a.s.) ile diğerlerinin duası da bu mânada anlaşılır. “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik”.

      Bundan önce kendilerine ilim verilen kimselere (Hakk’m kelâmı) okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar. Bu İlâhî beyan yine ashâb-ı zevâhirin çelişkisini ortaya koyuyor. Çünkü âyetin zahirinden çıkan mânaya göre sadece onlardan öncekiler yüzüstü secde ederler, bu da inancın, kulağa çalındığı gibi âyetin zahirine göre değil, fakat hikmetin gerektirdiğine göre olduğuna işaret eder. Kendilerine ilim verilenler. Yani ilmin faydaları kendilerine verilenler, yüzüstü secdeye kapanırlar. Bununla birlikte yüzüstü secdeye kapanırlar meâlindeki beyanın gerçek secde değil, temsilî secde olmaya, işittiğine boyun eğme, ona karşı alçalma ve zelil olma mânalarına ihtimali vardır. “Muhammed yalnızca bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçti. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisin geri dönecek misiniz?” Bu âyette de ifade edildiği üzere, sözünü ettiğimiz temsil, topuğu üzerine dönmek değil, temsil olmak üzere, vazgeçmek, geri dönmek anlamındadır. Birincisi de buna göre anlaşılır. Şu İlâhi beyanda da durum aynıdır: “Allah, kendilerine kitap verilenlerden. “Ama onlar bunu kulak ardı edip kitabı az bir dünyalıkla değiştiler”. Buradaki anlam onunla amel etmeyi terketmektir. Burada secdenin namazdan kinâye olma ihtimali vardır. Yani Allah için namaz kılarlar. Gerçekten secde anlamına gelmesi ihtimali de vardır: Allah’ın âyetleri ve delilleri kendilerine okunduğu zaman Allah için secdeye kapanırlar, o da Allah’ın âyetlerini gördükleri zaman Firavunun sihirbazlarının secde etmesi gibidir. O da “Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar” meâlindeki âyettir. Buna göre onların yaptıkları gibi bir secde olmaya da ihtimali vardır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, düşünceyi dille ifade etmek ve beyanda bulunmak" anlamlarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zihindeki bir kastı, niyeti yahut evrensel bir kararı dışa vuran, dille telaffuz edilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "söyle/de ki" (kul) emriyle başlamasının teolojik ve psikolojik restleşmedeki yerini değerlendirir. Müşriklerin onca akıl almaz ve şımarık mucize taleplerinin, inatlarının ve pazarlıklarının ardından; Yaratıcı peygamberinden onlara yalvarmasını, onları ikna etmek için daha fazla çırpınmasını istemez. O kof kibre karşı, peygamberin kendi ahlaki ve entelektüel duruşunu bizzat "kul" (ilan et/yüzlerine söyle) emriyle, bütünüyle sarsılmaz ve umursamaz bir zirveye çeker.

        Âminû (آمِنُوا)

        Kelimenin kökü "e-m-n" olup sözlükte "güvenmek, emniyette olmak, korku ve şüpheden arınmak, tasdik etmek ve boyun eğmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (iman) emir kipi çoğul (inanın / iman edin) fiil formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "korkunun, paniğin ve inkarın zıddı olarak; insanın içinde hissettiği o sarsılmaz ruhsal sükûnet; bir haberi, makamı yahut kişiyi kalple tereddütsüz onaylayıp ona bütünüyle güvenerek yaslanması" olduğunu bildirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "iman" kelimesinin Müşrik-Mümin diyalektiğindeki karşılığını inceler. İman etmek sıradan bir rasyonel onay (tasdik) değildir; kişinin kendi bencil kibrini ve dünyevi iddialarını bırakıp bütünüyle Yaratıcı'nın o dikey otoritesine teslim olması (e-m-n / güvene girmesi) eylemidir.

        Bihî (بِهِ)

        Arapçada "ona, ona dair, onunla" manaları katan "bâ" (bi) harf-i ceri ile "o" (hî) aidiyet zamirinin birleşimidir. İmanın/teslimiyetin yöneleceği doğrudan mercii (Kur'an'ı/vahyi) kilitler.

        Ev (أَوْ)

        Arapçada "veya, yahut, ister... ister" manalarına gelen atıf ve muhayyerlik (seçenek) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki "ev" (yahut/veya) edatının Arap belagatinde sıradan bir tercih değil; "tesviye ve tehdiyd" (iki durumun da birbirine bütünüyle eşitlenmesi ve ince bir tehdit barındıran umursamazlık) işlevi gördüğünü tahlil eder. Kur'an, muhataba "istersen inan, istersen inanma" diyerek, vahyin onların inancına zerre kadar muhtaç olmadığını dilbilgisel bir restle kurgular.

        Lâ tü'minû (لَا تُؤْمِنُوا)

        Aynı "e-m-n" (iman etmek) kökünden gelen muzari fiilin, "lâ" (hayır, yapmayın) edatıyla kurulan nehiy (olumsuz emir/yasaklama) formudur. "İnanmayın / iman etmeyin" demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lâ tü'minû" (inanmayın) lafzının gerçek bir yasaklama olmadığını, kişinin kendi küfrüyle (inkarıyla) bizzat kendi fıtratına ihanet etmesinin ona bırakıldığını (tehliye) ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, "ister inanın ister inanmayın" (âminû bihî ev lâ tü'minû) kalıbının barındırdığı felsefi ve ontolojik eziciliği muazzam bir tahlille değerlendirir. Kibirli müşrikler, iman etmeyi Allah'a ve peygambere verilmiş bir lütuf, bir siyasi lütufkârlık olarak görüyorlardı. Yaratıcı bu cümleyle onların o şişkin egosunu paramparça eder. Hakikat, onların oylamasına veya onayına (imanına) sunulmuş bir kurgu değildir. İster kabul etsinler ister etmesinler, hakikat ontolojik olarak kendi merkezinde, sarsılmaz bir ihtişamla dikilmeye devam eder. Bu ifade, hakikatin o kaba cehalete karşı sergilediği en asil "ilahi umursamazlık" (istiğna) tavrıdır.

        İnne (إِنَّ)

        Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren, "şüphesiz, muhakkak ki, gerçek şu ki" manasındaki (te'kid) edattır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "İnne" edatının, müşriklerin reddine karşılık Kur'an'ın kendi otoritesini (kimler tarafından onaylandığını) ilan edeceği o devasa teolojik savunma cümlesini başlatan mutlak bir kesinlik ve güç kilidi olduğunu belirtir.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        Arapçada çoğul (eril/müzekker) isimleri ve grupları niteleyen "onlar ki, o kimseler ki" manasındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. Sonrasındaki sıla cümlesini (açıklamayı) başlatır.

        Ûtül (أُوتُوا ال)

        Kelimenin kökü "e-t-y" olup sözlükte "gelmek, varmak, verilmek, lütfedilmek" manalarına gelir. İf'al babında (i'tâ), meçhul (edilgen) mazi (geçmiş zaman) çoğul fiil formundadır. "Onlara bizzat verildi / lütfedildi" demektir. Geçiş kuralı (vasıl) gereği sonraki kelimenin belirlilik takısına bağlanır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir kimsenin yahut nesnenin kolaylıkla, kendi akışında ve lütufkâr bir şekilde bir başkasına yönelip sunulması, bir makam tarafından takdim edilmesi" olduğunu bildirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin meçhul (edilgen - ûtû) sıygasıyla gelmesinin tefsir usulünde "fâilin (Allah'ın) yüceliğine ve o nimetin bütünüyle ilahi bir kaynaktan indirildiğine" (ilahi mevhibe) işaret ettiğini kaydeder. Onlar o ilmi kendi zekalarıyla çalmamışlar, o ilim onlara bizzat "verilmiştir" (ûtû).

        İlme (عِلْمَ)

        Kelimenin kökü "a-l-m" olup "bilmek, idrak etmek, cehaletten kurtulmak, iz bırakmak ve şüphesiz kavramak" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "ûtû" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin mahiyetini ve sınırlarını, kendisini diğer şeylerden bütünüyle ayıran o mutlak ve şaşmaz nişan/iz (alâmet) sayesinde bütünüyle ve şeksiz şüphesiz kavramak" olduğunu bildirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "ilim" kavramının sıradan bir bilgi birikimi veya okuryazarlık olmadığını; kişinin evrendeki ilahi işaretleri, geçmiş vahiyleri (Tevrat ve İncil'i) ve hakikatin rotasını kalp ve akıl bütünlüğüyle kavraması olduğunu inceler. Müşrikler (cahiller) Kur'an'ı inkar ederken; Ehl-i Kitap içindeki o "hakiki ilim (el-ilm) sahipleri", vahyin o göksel kokusunu anında tanır ve ona boyun eğerler. Hakikat, cahillerin onayına değil, ilim sahiplerinin şahitliğine güvenir.

        Min (مِن)

        Arapçada "den, dan, -den itibaren" manalarına gelen ve zaman/mekân başlangıcını (ibtidâ-i gaye) bildiren harf-i cerdir.

        Kablihî (قَبْلِهِ)

        Kelimenin kökü "k-b-l" olup sözlükte "ön, ön taraf, yüzleşmek, yönelmek, karşılık ve önce" anlamlarına gelmektedir. Zaman zarfı formunda "min" edatından dolayı esre (mecrur) konumundadır. Sonuna Kur'an'a/vahye dönen "ondan" (hî) zamiri eklenmiştir. "Ondan (Kur'an'dan) daha önce/öncesinde" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin henüz gelmediği, onun arka tarafının (dübür) tam zıddı olarak onun bizzat önünde, ilerisinde yahut ondan daha evvelki zaman diliminde yer alması" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ondan önce" (min kablihî) ifadesinin felsefi ve tarihsel meşruiyetini değerlendirir. Yaratıcı, Kur'an'ın doğruluğunu ispat etmek için müşriklerin o kof akıllarına değil; Kur'an inmeden çok daha "önce" (kablihî) vahiy kültürüyle yoğrulmuş, peygamberlik müessesesini tanıyan ve Tevrat/İncil'deki o hakikatin izlerini kalplerinde taşıyan o mutlak şahitlerin (samimi alimlerin) tarihsel şahitliğine atıfta bulunur. Hakikat tarihsiz değildir, onun asırlar öncesinden (min kablihî) gelen bir ilmi kökü vardır.

        İzâ (إِذَا)

        Arapçada "olduğunda, -dığı zaman, şayet" manalarına gelen zaman ve şart zarfı edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sahne kurgusunda bu "izâ" zarfının kullanılmasının, Arap belagatinde eylemin mutlak surette gerçekleşeceğini ve o karşılaşma anının (vahyin o alimlere ilk okunduğu anın) ne kadar sarsıcı, kaçınılmaz bir zaman dilimi olduğunu tahlil eder.

        Yütlâ (يُتْلَىٰ)

        Kelimenin kökü "t-l-v" olup sözlükte "peşinden gitmek, takip etmek, ardı ardına gelmek ve okumak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) meçhul (edilgen) tekil fiildir. "O okunduğunda" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin ardına düşmek, tıpkı yavrunun anasını takip etmesi gibi bir izi kopmaksızın ve ardışık olarak izlemek" olduğunu bildirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin "tilavet/okuma" manasının; kelimeleri ve harfleri birbiri ardına sırasıyla, düzenli ve makamlı bir şekilde dizip seslendirmek (takip etmek) fıtratından doğduğunu aktarır. Kur'an onlara sadece bir kitap olarak verilmez; bizzat canlı bir şekilde, harfleri birbirini izleyerek "okunduğunda/tilavet edildiğinde" (yütlâ) o devasa ontolojik etkiyi yaratır.

        Aleyhim (عَلَيْهِمْ)

        Arapçada "üzerlerine, onlara karşı" manalarına gelen "alâ" harf-i ceri ile o ilim sahiplerine dönen "onlar" (him) çoğul zamirinin birleşimidir. Okumanın (tilavetin) kime yöneldiğini kilitler.

        Yehırrûne (يَخِرُّونَ)

        Kelimenin kökü "h-r-r" olup sözlükte "şiddetle düşmek, yıkılmak, gürültüyle aşağı inmek, yukarıdan yuvarlanmak ve yere kapaklanmak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir (Onlar hızla yere düşerler/yığılırlar). "İzâ" şart edatının cevabıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yüksekte veya ayakta olan bir varlığın, yerçekimine yenik düşerek yahut kendi dengesini bütünüyle kaybederek şiddetli bir sesle (harr) ve hızla yukarıdan aşağıya doğru yıkılması, düşmesi" olduğunu bildirir. Şelaleden akan suyun yahut yuvarlanan kayanın çıkardığı o uğultulu sese de bu isim verilir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "yehırrûne" (yıkılırlar/kapaklanırlar) fiilinin barındırdığı o devasa ontolojik sarsıntıyı ve görsel estetiği muazzam bir tahlille inceler. Ayet "secde ederler" yahut "eğilirler" (yerke'ûne) gibi sakin ve kontrollü bir fiil kullanmaz. "h-r-r" (şiddetle yığılma) eylemi; ilahi kelamı (vahyi) duyan o ilim sahiplerinin kalplerinin o anda bütünüyle parçalandığını, dizlerinin bağının çözüldüğünü ve bedenlerinin o ilahi azamet karşısında kendi kontrollerinden çıkarak (adeta yerçekimine yakalanmış gibi) kendiliğinden, huşuyla ve şiddetle "yere yığıldıklarını, kapaklandıklarını" (yehırrûne) resmeden en sarsıcı bedensel inkıta (kopuş) tablosudur. İnsan hakikat karşısında duramaz; yıkılır (yehırrûne).

        Lil'ezkâni (لِلْأَذْقَانِ)

        Arapçada "için, -e doğru, üzerine" manaları katan "lam" (li) harf-i ceri, belirlilik takısı (el) ve "z-k-n" (çene, yüzün alt kısmı) kökünden türeyen çoğul ismin (ezkân/çeneler) birleşiminden oluşur. Esre (mecrur) halindedir. "Çeneleri (yüzleri) üzerine" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "yüzün en uç noktası, ağzın alt kısmı ve başı havada tutan o kemikli yapı (çene)" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, secde anında yere değen asıl uzvun alın (cebhe) olmasına rağmen; ayette neden "alınları üzerine" değil de spesifik olarak "çeneleri üzerine" (lil'ezkâni) yığıldıklarının mecazını tahlil eder. Çene, insanın başını dik tutmasını, onurunu ve şahsiyetini simgeler. Kibirli insanın "çenesi kalkıktır".

        Dücane Cündioğlu, "çeneleri üzerine kapaklanmak" (yehırrûne lil'ezkâni) ibaresinin barındırdığı felsefi ve psikolojik teslimiyeti değerlendirir. Yaratıcı'nın kelamı (vahiy) okunduğunda; o hakiki ilim sahipleri sadece alınlarını değil, insanın o en gururlu, en dik ve kibre en meyyal uzvunu (çenesini) bütünüyle toprağa (hiçliğe) sürterek, Allah'ın o devasa kelamı karşısında kendi benliklerini, onurlarını ve entelektüel egolarını bütünüyle sıfırlarlar. Kibir kırılmış, çene toza bulanmıştır.

        Süccedâ (سُجَّدًا)

        Kelimenin kökü olan "s-c-d" lafzı, sözlükte "boyun eğmek, itaat etmek, alçalarak yere kapanmak ve teslim olmak" anlamlarına gelmektedir. "Sâcid" (secde eden) isminin çoğulu (sücced/secde edenler) olup, "yehırrûne" fiilinin hali (durum zarfı) olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "itaatsizliğin ve isyanın tam zıddı olarak; bir varlığın kendi hür iradesiyle ve mutlak bir saygıyla, kendinden sonsuz derece üstün olan bir otoritenin önünde bütünüyle küçülmesi, eğilmesi ve fiziksel olarak en alt noktaya (toprağa) kapanması" olduğunu bildirir. Gözün huşuyla aşağıya doğru bakmasına da (secedet'il ayn) bu isim verilir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ve Aramicedeki "Sged" (tapınmak, ibadet kastıyla yere kapanmak) kökleriyle olan o derin Sami teolojisindeki mutlak ibadet ve kulluk pozisyonu bağını tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin fasılası olan bu kelimenin (süccedâ) tefsir ve fıkıh usulündeki yerini; bu kelimenin Kur'an'daki "tilavet secdesi" gerektiren ayetlerden biri olduğunu kaydeder. Fasıla; cümlenin başındaki müşriklerin o kof, inatçı ve umursamaz "kibrini" (inanmamasını); cümlenin sonundaki ilim sahiplerinin o mutlak, estetik ve bedeni yerle bir eden "secdesiyle" (süccedâ) ebediyete kadar paramparça eder. Müşrikler kendi cehaletleriyle ayakta dikilmeye çalışırken; hakikati bilenler Yaratıcı'nın sözü karşısında anında çeneleri üzerine "secdeye/hiçliğe kapanarak" (süccedâ) varoluşun o yegâne asil pozisyonunu dondurarak mühürlerler. Gerçek ilim, tartışmayı değil, secdeyi (süccedâ) doğurur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X