اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْراً كَب۪يراًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
“Kuşkusuz bu Kur’ân en doğru olana iletir; dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.”
Kuşkusuz bu Kur’ân en doğru olana iletir. “Lilletî hiye akvem” (لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ) cümlesindeki “hiye” (هِيَ) zamirinin müennes olmasının mânası hakkında birkaç yorum yapılmıştır: Bir yoruma göre bu Kur an, dinlerin en kuvvetlisi ve en âdüi olan miUete iletir. Mület dindir, Allah’ın dinidir. Başka bir görüşe göre ise bu Kur’ân en doğru, en düzgün işlere iletir. Diğer bir görüşe göre yolların en doğru ve en düzgününü gösterir. Âyetin bu üç yoruma gelmesi de muhtemeldir.
Bu Kur’ân en doğru olana iletir. Bu beyanın, salih amellere ve hayırlara götürür diye yorumlanması da caizdir. Çünkü salih ameller Kur’ân’la var olurlar. Bu beyanın, Kur’ân açıklar, çağırır mânasına da gelmesi muhtemeldir. Eğer hidâyet isterlerse bu Kur’ân herkese yol gösterir. Fakat, menfaati sözü edilenlere ait olmak üzere Allah şunları hususi olarak belirtti. Biz daha önce belirtmiştik ki bu Kur’ân ve Allah’ın diğer kitapları hidâyet ve rahmet olup insanları üç haslete çağırır: yüce işlere, üstün ahlâka, güzel işlere ve faydalı işlere. Kötü işleri, alçak işleri, kötü ahlâkı, ahlâkî düşüşü yasaklar; Kur an’ın, bizzat haber verdiğine göre, kendisi aracılığıyla hidâyet isteyenler için hidâyet ve rahmettir, doğru yolu isteyenler için doğru yoldur.
Dünya ve âhiret için yararlı işler yapan müminleri müjdeler. Mutlak anlamda müjde iman edip yararlı işler yapanlara verilmiş, özellikle yararlı işler yapmayan müminler için belirtilmemiştir. Onlar hakkmdaki mesele bunlar hakkmdaki meseleden başkadır. Bu durum, iman edene mümin ismi amel-i salih olmadan da verileceğini kanıtlar. Yine bunda amel-i salih şart koşulan yerde iman adının amel-i salih olmaksızın da hak edileceğine dair delil vardır.
Kendileri için büyük bir mükâfat olduğu. Allah katında önemi büyük olduğu için, Allah ateşe büyük adını verdiği gibi, mükâfata da büyük adını vermiştir. Yahut “kebîr” (كَبِيرًا) hedeflenilen ve rağbet edilenlerin en büyüğü olduğu için Allah ona büyük adım vermiştir. O da cennetteki sevaptır. Ateş ise kendisinden sakındırılan ve korkutulanların en büyüğüdür.
Yorumu Yorumla
-
Kur'ân (الْقُرْآنَ)
Kelimenin kökü olan "k-r-e" lafzı, sözlükte "okumak, toplamak, harfleri ve kelimeleri bir araya getirmek" anlamlarına gelmektedir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi diğerine eklemek, toplamak ve bir araya getirmek" olduğunu belirtir. Ayetlerin ve surelerin bir araya getirilmiş, toplanmış bir metin olması hasebiyle vahye bu ismin verildiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "kıraat" fiilinin, harfleri ve kelimeleri sadece gözle sürmek değil, sesli ve anlamlı bir bütünsellik içinde okurken bir araya getirmek olduğunu söyler. Kelimenin "fuhlan" veznindeki masdar yapısı, onun sürekli ve çokça okunan ontolojik özelliğini linguistik olarak vurgular.
Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça kökenli (k-r-e) olduğu tezinin ötesine geçerek, Süryanice ve Aramice kökenli "keryana" (litürjik okuma parçası, kutsal metin) kelimesinden etimolojik olarak koptuğunu ve İslam öncesi dönemde Arapçaya uyarlanarak bu ayetteki gibi nihai "kutsal metin" formunu aldığını analiz eder.
Christoph Luxenberg, Süryani-Aramice okumaları derinleştirerek "keryana" kelimesinin Hristiyan ayinlerindeki dua ve vaaz metinlerini (lectionary) nitelediğini, Kur'an'ın bu terimi ilk muhataplarının dini hafızalarından alarak spesifik ve müstakil bir ilahi kelam olarak yeniden şekillendirdiğini savunur.
Theodor Nöldeke, "k-r-e" kökünün diğer Sami dillerinde de dini okumalarla güçlü bir etimolojik bağa sahip olduğunu ve Kur'an kelimesinin, bu geleneğin en üstün "sesli ilahi hitabı" olarak linguistik bir terim haline geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an kelimesinin İslam'ın anlambilimsel evrenindeki doğuşunu tahlil ederek, vahyin sadece pasif ve yazılı bir metin (kitap) değil, doğrudan sözlü, işitsel ve canlı bir "okuma" (kıraat) pratiği olarak ontolojik bir eylem olduğunu ifade eder.
Yehdî (يَهْدِي)
Kelimenin kökü "h-d-y" olup "yol göstermek, kılavuzluk etmek, doğru yöne iletmek" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "birini karanlıktan veya belirsizlikten çıkarıp doğru yola lütuf ve nezaketle kılavuzluk yapmak" anlamı yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hidayet eyleminin sadece kuru bir yön tarifi olmadığını, kişiyi nihai hedefine şefkatle ve koruyarak ulaştırmak olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu ayette "yehdî" (hidayet eder) fiilinin doğrudan öznesi/faili kılınmasının son derece çarpıcı bir dilbilgisel tercih olduğunu tahlil eder. Buna göre vahiy, sadece raflarda duran statik bir kurallar bütünü değil; muhatabının elinden tutan, ona aktif olarak yön veren ve sürekli eylem halinde olan "canlı ve ontolojik bir fail" konumuna yükseltilmiştir.
Akvem (أَقْوَمُ)
Kökü "k-v-m" olan kelime, "kalkmak, dik durmak, ayak diremek, dosdoğru olmak" anlamlarına gelen "kıyâm" masdarından ism-i tafdil (en üstünlük/kıyas) formundadır. "En doğru, en sağlam, en dengeli" manasını taşır.
İbn Fâris, kökün asıl manasının "eğriliğin, sarpın ve çarpıklığın zıddı olarak mutlak bir diklik, istikamet ve sağlamlık" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "akvem" sıfatının, hiçbir çelişki barındırmayan, ifrat ve tefritten (aşırılıklardan) uzak, insanın fıtratına en uygun ve sarsılmaz itidal yolunu nitelediğini ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, akvem kelimesinin ism-i tafdil (en sağlam) kalıbında gelmesinin, Kur'an'ın sunduğu ahlaki, hukuki ve teolojik nizamın sadece "doğru" olmakla kalmayıp, yeryüzündeki diğer tüm beşeri veya muharref sistemlere kıyasla "tartışmasız en kusursuz ve en dayanıklı sistem" olduğunu linguistik ve kıyasi bir formda teyit ettiğini değerlendirir.
Yübeşşiru (وَيُبَشِّرُ)
Kelimenin kökü "b-ş-r" olup "derinin dış yüzeyi, müjdelemek, sevindirici haber vermek" anlamlarına gelir. Tef'il babında kullanılmıştır.
İbn Fâris, kök anlamının insanın bedeni ve derisinin dış yüzeyi (beşere) ile ilgili olduğunu, insanı sevindiren ve heyecanlandıran bir haberin doğrudan yüz rengini değiştirmesi, kan akışını hızlandırması ve yüzde aydınlık bir tebessüm oluşturması fizyolojik gerçeğinden hareketle, iyi haber vermeye "tebşir" denildiğini etimolojik bir tespitle aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, tebşir eyleminin mutlak surette insanın iç dünyasını ferahlatan ve yüzünde dışa vuran bir sevinci ifade ettiğini, ayette eylemin sürekli (muzari) formda kullanılmasının, vahyin inananlara verdiği bu ontolojik umudun kesintisizliğini gösterdiğini söyler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın eylemsel işlevini anlatan bu kelimenin, kıyamet ve ahiret inancının psikolojik boyutunu inşa ettiğini; vahyin sadece uyaran (nezir) değil, aynı zamanda müminlerin geleceğe dair varoluşsal kaygılarını mutlak bir sevinçle (müjde) sağlama alan bir teselli mercii olduğunu kaydeder.
Mü'minîn (الْمُؤْمِنِينَ)
Kelimenin kökü olan "e-m-n" lafzı, sözlükte "güvende olmak, korku ve endişeden emin olmak, tasdik etmek, güven vermek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında ism-i failin çoğuludur.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "her türlü şüphenin, korkunun ve inkarın zıddı olarak mutlak bir sükunet, tasdik ve sığınma" manasının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iman" eyleminin köken itibariyle sadece zihinsel bir tasdikten (onaylamadan) ibaret olmadığını, kişinin Allah'ın koruması altına girerek "korkudan emin olması" ve aynı zamanda kendi çevresine de "güven vermesi" şeklindeki çift yönlü ahlaki işlevini tahlil eder.
Toshihiko Izutsu, "e-m-n" kökünün İslam öncesi cahiliye toplumundaki salt dünyevi ve kabile içi güvenlik (emniyet) kavramından koparılarak, Kur'an lügatinde kul ile Yaratıcı arasında kurulan varoluşsal, sarsılmaz ve kozmik bir "sadakat akdine" dönüştürüldüğünü, müminin bu akdi şahsiyetinde somutlaştıran kişi olduğunu linguistik verilerle semantik bir boyutta inceler.
Ya'melûne (يَعْمَلُونَ)
Kökü "a-m-l" olup "iş yapmak, çalışmak, eylemde bulunmak, mesai harcamak" anlamlarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir.
İbn Fâris, kök manasının "bir işi bilinçli, maksatlı ve kasıtlı olarak bir çaba sarf ederek meydana getirmek" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, her fiilin (yapılan işin) amel olmadığını, amelin sadece akıl ve irade sahibi varlıkların belli bir amaca yönelik, bilinçli ve düzenli eylemleri için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki kullanımı, müminlerin sıradan hareketlerini değil, niyet ve irade barındıran ahlaki çabalarını imler.
Dücane Cündioğlu, "iman" kavramının hemen ardından "amel" fiilinin muzari formda (sürekli eylem halinde) gelmesinin, Kur'an'ın ontolojik tasavvurunda inancın hiçbir zaman pasif, teorik ve sadece vicdana hapsedilmiş mistik bir iddia olarak kalamayacağını tahlil eder. Bu dilbilgisel bağ, inancın ancak eylemle (yapıp etmeyle) tarihsel ve somut bir gerçekliğe dönüşebileceğini ispatlar.
Sâlihât (الصَّالِحَاتِ)
Kelimenin kökü olan "s-l-h" lafzı, "faydalı olmak, düzelmek, onarmak, iyi ve yararlı olmak" anlamlarına gelir. İsm-i fail formunun çoğuludur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bozulmanın ve çürümenin (fesad) tam karşıtı olarak, bir şeyin kendi doğasına uygun, sağlam, işe yarar ve denge halinde olması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, salah (iyi/yararlı olma) halinin sadece bireysel bir ahlakı değil, toplumsal yapıyı onaran, başkalarına fayda sağlayan ve varoluşsal bir tamirat niteliği taşıyan her türlü eylemi linguistik olarak kapsadığını aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ikili (binary) etik yapısının analizini yaparken, "amel-i salih" kavramının, İsrailoğullarının önceki ayetlerde zikredilen "ifsad" (yeryüzünü bozma/fesat) eyleminin ontolojik antitezi (karşıtı) olduğunu belirtir. Salih eylemler, yeryüzündeki anarşiyi, ahlaki bozulmayı ve zulmü onaran; kozmik nizamı yeniden tesis eden felsefi ve etik bir eylemselliktir.
Ecr (أَجْرًا)
Kökü "e-c-r" olup "karşılık, bedel, ücret, mükâfat" manalarına gelmektedir. Nekre (belirsiz) formda kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün yapısında "insanın yaptığı bir işin, sarf ettiği bir emeğin tam ve eksiksiz bedelini/karşılığını vermesi" anlamının yattığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, günlük hayattaki işçi-işveren ilişkisine dair (ücret) bir sözcüğün, Kur'an terminolojisinde ilahi adaletin bir sembolü haline geldiğini; insanın dünyada kendi iradesiyle ürettiği salih amellerin, Allah katında zayi edilmeyip hakkıyla ödenecek bir "uhrevi hak ediş" olarak konumlandırıldığını belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "agra" (ücret, karşılık, dini ödül) lafzıyla doğrudan etimolojik bağına dikkat çeker. Geç antik çağ Sami dünyasındaki hem ticari hem de teolojik metinlerde yaygın olan bu kavramın, Kur'an'ın ahlaki ödül sistemini inşa ederken kullanılan ortak bir dini terim olduğunu analiz eder.
Kebîrâ (كَبِيرًا)
Kökü "k-b-r" olan kelime, "büyük olmak, azametli olmak, yaşça veya hacimce iri olmak" manalarına gelir. Ayette "ecr" kelimesinin sıfatı olarak yer alır.
İbn Fâris, kök manasının "küçüklüğün ve sınırlılığın zıddı olarak her türlü niceliksel ve niteliksel büyüklüğü, azameti ve hacmi" kapsadığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın bağlam içerisinde fiziksel bir kütleyi değil, vaat edilen ilahi karşılığın manevi değerini, kıymetini ve insanın tasavvur sınırlarını aşan ebedi mahiyetini nitelediğini söyler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin fasılası (son kelimesi) olan bu sıfatın "ecran kebîra" tamlamasında nekre (belirsiz) ve tenvinli olarak kullanılmasının, Arap dilbilgisi kuralları gereği "büyüklüğün ve yüceliğin tahayyül edilemez, sınırsız ve belirsiz bir formda" sunulması olduğunu tahlil eder. Bu linguistik kurgu, ecrin insan zihnine sığmayacak derecede muazzam bir boyutta (kebîr) verileceğini kesinleştirir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla