Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İbrahim Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İbrahim Sûresi, 35. Ayet

    وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِناً وَاجْنُبْن۪ي وَبَنِيَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż kâle ibrâhîmu rabbi-c’al hâżâ-lbelede âminen vecnubnî vebeniyye en na’bude-l-asnâm(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İbrahim şöyle dua etmişti: Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!

      Mekke'nin Harem ve Güvenli Kılınışı

      İbrahim şöyle dua etmişti: Rabbim! Bu şehri güvenli kıl. Yani emniyetli yer (آمِنًا) kıl! Oradaki halkın güven ve emniyet içinde yaşaması için "âminen" (آمِنًا) (yani güvenen, emin olan) denilmiştir, nitekim gündüze de gören adı verilmiştir, halbuki gündüzün kendisi görmemekte, fakat gündüz vaktinde görmek mümkün olmaktadır. Bunun örnekleri çoktur. Sonra bu şehri güvenli kıl mealindeki cümle hakkında bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. İbrahim'in Rabb'inden Mekke'yi güvenli kılmasını, bütün insanlar için değil, özellikle kendi ailesi ve çocukları için istemişti. Çünkü orada pek çok kan dökülmüş, namuslar çiğnenmişti, dolayısıyla bu durum, onun güvenli olmasını özellikle ailesi ve çocukları için istediğine işaret eder. Ancak eğer müfessirlerin söylediği doğru ise, o zaman, "Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır!" mealindeki ayet ne olacak? "O zaman biz Kabe'yi insanların gidip gelip ziyaret edecekleri bir makam ve bir güvenlik yeri yaptık" mealindeki ayet nereye konacak? Ve bunlara benzer başka ayetler ... Cenab-ı Hak, o beldeyi insanlar için güvenli kıldığını ve orada herkesin güven içinde olacağını haber vermektedir. Bu ayetin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, imtihan ve deneme açısından Allah orayı güvenli kılmıştır; kan dökmekten, namusları çiğnemekten ve diğer isyan hareketlerinden o beldeyi korumalarını insanlardan istemiştir. Her ne kadar insanlar onun güvenli olma özelliğini kaybetmişler ve doğru olmayan şeyler yapmışlar ise de, Allah insanlardan o beldeyi bu türlü şeylerden korumalarını; Allah'a ibadet için yapılan camileri ve hayır işlerini devam ettirmek gibi amelleri korumalarını istemişti. Allah o belde halkına ve bütün insanlara doğru ve helal olmayan fiillerden o beldeyi korumalarını emretmişti. Ancak sonradan insanlar bu emri terkettiler, oraya yakışmayan ve doğru olmayan işler yaptılar. Allah'ın güvenli kıldığını haber verdiği Harem işte böyle idi.

      İkincisi, Allah orayı yaratırken güvenli kılmıştı. Bu açıdan bakıldığında şöyle bir soru akla gelir: Allah orayı yaratılıştan güvenli kıldı ise, orada nasıl kan dökülmekte ve namuslar çiğnenmektedir? Buna şöyle cevap verilebilir: Her ne kadar orası yaratılıştan güvenli olsa da, bu yapılanların insanların kendi hallerinin gerektirdiği bir ceza olması mümkündür. Görmez misin ki Allah şöyle buyurmaktadır: "Yahudilerin zulmü sebebiyle, kendilerine helal kılınan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık". Temiz ve iyi şeyler, yaratılış itibariyle helal idi, ancak insanların zulmü sebebiyle Allah bu nimetleri onlara ceza ve intikam olarak haram kılmıştı. İşte buna göre Allah Harem'i de yaratılışta güvenli kılmıştı, fakat sonra insanların isyanları sebebiyle, onlara ceza olarak bu güvenli hal yok edildi. En doğrusunu Allah bilir.

      Beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut! Şöyle bir soru sorulabilir: Hz. İbrahim nübüvvet ve risaletle korunduğu, insanlar içinden o seçildiği halde Allah'tan nasıl korunmayı ister, nasıl böyle bir dua eder? Bazı müfessirler buna şu yorumu yaptı: Hz. İbrahim, sonraki nesillerin Allanın dininde ve Allahın birliği konusunda ihtilafa düşeceklerini bildiği için Rabb'inden çocuklarının ve soyunun korunmasını istemişti. Kendisi için de bunu istemiş olmasına gelince, malum olduğu üzere insan başkasına dua ettiğinde önce kendi nefsiyle söze başlar. Mutezile şöyle dedi: Hz. İbrahim dua edip sözünü ettiği yanlış fiilden korunma talep etmesi, talep ettiği şey kendisine verilmiş olsa veya bağışlandığını bilse dahi, kulluk gereği böyle duada bulunmanın caiz olduğunu gösterir. Denildi ki: Hz. İbrahim'in ve diğer peygamberlerin yaptıkları dualar, onların korunmalarının (ısmet) kendi taleplerine, tazarru ve niyazlarına bağlı olduğu anlamına gelir. Çünkü malumdur ki onlar, kendilerini ihmal ederek ve başıboş bırakarak o korunmayı istememişler, aksine kendilerini Allah'a itaate zorlayarak bunun onlar için de gerekli olduğunu göstermek istemişlerdir.

      Sonra ayet, iki açıdan Mutezile'nin aleyhine delildir. Birincisi, Hz. İbrahim Allah'tan, putlara tapmaktan korunmayı (ısmet) talep etti, o biliyordu ki Allah kendisini ondan korursa korunacak ve kendisine doğru yolu gösterirse hidayet bulacaktı. Mutezile ise şöyle diyor: Allah korur, ancak kul korunmaz, Allah doğru yolu gösterir, ancak kul doğru yola gitmez. Yine diyorlar ki: Allah birine onu verdiği zaman, artık o şey O'nun elinden çıkar ve bir daha onu vermesi mümkün olmaz. Onların iddialarına göre peygamberlerin duaları alay etmek yahut hakikati gizlemek anlamına gelir; çünkü başkasından, elinde olmadığını bildiği bir şeyi isteyen biri onunla alay ediyor demektir, yahut kendisine vermiş olduğu bir şeyi istemek, (verdiği halde bunu isteyerek) hakikati gizlemektir. Nebilerin, resullerin ve büyük insanların, dinlerinden ve üzerinde bulundukları halden sapmaktan korkmaları daha fazla ve daha büyük olur, çünkü onlar Allah nezdinde, kendilerinin oldukları halden başka bir durumda olmaktan korkmaktadırlar, bundan dolayı sahip oldukları nimetin kendilerinden alınmasından endişe ederek ebedi bir korku hali içinde bulunurlar. Üzerinde Allah'ın nimetleri daha çok olan kimsenin Allah korkusunun da daha çok olması gerekir.

      Ebu Avsece şöyle dedi: "Vecnubnî" (وَاجْنُبْنِي) kelimesi, beni uzaklaştır demektir. İbn Kuteybe ona, beni ve onları uzaklaştır diye anlam verdi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İz (وَإِذْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin bir zaman zarfı olduğunu ve genellikle geçmişte vuku bulmuş, hatırlanması gereken önemli olayların başına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iz" edatının burada sadece bir zamanı bildirmekle kalmadığını, aynı zamanda muhatabın dikkatini o anın dehşetine veya ehemmiyetine çekmek için bir "tenbih" (uyarı) işlevi gördüğünü ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın "tarihsel hatırlatma" üslubunun bir parçası olarak analiz eder; geçmişteki bir peygamber kıssasını bugünün muhatabına canlı bir örnek olarak sunmak amacıyla kullanıldığını belirtir.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan k-v-l harflerinin temel anlamının "bir şeyi açığa çıkarmak, seslendirmek ve iradeyi beyan etmek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin bu ayette Hz. İbrahim'in kalbindeki derin bir arzunun ve tevhid bilincinin dua formunda dile dökülmesi olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "kâle" fiilinin kul ile Allah arasındaki dikey iletişimi başlatan temel bir eylem olduğunu ve burada kulun yakarışını (nida) temsil ettiğini analiz eder.

        İbrâhîm (إِبْرَاهِيمُ)

        El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismin Arapça kökenli olmadığını, "Acemî" (yabancı) isimler kategorisinde yer aldığını belirtirler. Arthur Jeffery, ismin kökeninin Süryanice veya İbranice "Abraham" (Baba-kalabalık/halkların babası) kelimesine dayandığını, Kur'an'da ise tevhid inancının sembol ismi olarak yerleştiğini ifade eder. Theodor Nöldeke, ismin Sami dillerindeki yaygınlığına ve Kur'an'ın bu ismi kullanarak kadim bir geleneği tevhidi bir perspektifle yeniden inşa ettiğine dikkat çeker. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İbrahim isminin Kur'an'da bir şahıs olmanın ötesinde, her türlü şirkten arınmış "hanif" bir karakteri ve bir "ümmet" modelini temsil ettiğini belirtir.

        Rabbi (رَبِّ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün "sahip olmak, ıslah etmek, gözetmek ve kemale ulaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin burada kullanılmasının, Hz. İbrahim'in Allah'ı sadece bir yaratıcı olarak değil, aynı zamanda kendisini ve neslini her an terbiye eden, koruyan ve esirgeyen bir "velî" olarak gördüğünü simgelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Rab kavramının kul ile yaratıcı arasındaki ontolojik bağı ve derin şefkat ilişkisini temsil ettiğini söyler.

        İc’al (اجْعَلْ)

        İbn Fâris, c-e-l kökünün temel anlamının "bir şeyi yaratmak, yapmak veya bir halden başka bir hale dönüştürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Hz. İbrahim'in bu talebinin (emr kipiyle dua), bir mekanın niteliğini değiştirmek veya ona sabit bir vasıf kazandırmak manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ic'al" fiilinin burada ilahi bir inşa ve düzenleme talebi olduğunu, bir beldenin sadece fiziksel değil, manevi bir kimliğe büründürülmesini temsil ettiğini söyler.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin yakın için kullanılan bir işaret ismi (ism-i işaret) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, işaret edilenin (Mekk'e veya o bölge) Hz. İbrahim'in bizzat içinde bulunduğu ve üzerine titrediği o özel belde olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu işaretin somut bir mekâna kutsiyet atfedilmesi sürecini başlattığını söyler.

        el-Belede (الْبَلَدَ)

        İbn Fâris, b-l-d kökünün "üzerinde insanların yerleştiği, karar kıldığı ve iz bıraktığı toprak parçası" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beled" kelimesinin sınırları belli olan ve bir topluluğu barındıran yerleşim yeri olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Grekçe "polis" kavramına benzer şekilde medeniyetin ve yerleşik hayatın merkezi olarak kullanıldığına dair görüşlere değinir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "beled"in Mekke olduğunu ve Hz. İbrahim'in bu kurak vadiyi bir medeniyet merkezine dönüştürme idealini nitelediğini belirtir.

        Âminen (آمِنًا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün "korkunun zıddı olan güven, emniyet ve huzur" anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "âmin" sıfatının hem fiziksel saldırılardan korunmuşluğu hem de ruhsal sükûneti kapsayan geniş bir emniyet halini nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "iman" ile aynı semantik alanda analiz eder ve bir beldenin "emin" olmasının, orada Allah’ın otoritesinin tanınması ve her türlü anarşiden uzak kalınmasıyla mümkün olacağını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin Hz. İbrahim'in duasıyla Mekke'nin değişmez karakteri haline geldiğini vurgular.

        ve’cunubnî (وَاجْنُبْنِي)

        İbn Fâris, c-n-b kökünün "yan taraf, bir şeyi yan tarafa koymak ve uzaklaştırmak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "icnib" fiilinin bir şeyi kişinin yolundan veya yakınından uzağa çekmek olduğunu, böylece ona temas etme riskini ortadan kaldırmak manası taşıdığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin seçilmesinin sebebinin, Hz. İbrahim'in şirke karşı duyduğu derin tiksinti ve ondan "fersah fersah uzak kalma" arzusunu yansıtmak olduğunu söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin peygamberin kendi nefsini ve neslini ilahi bir koruma kalkanı altına alma talebi olduğunu belirtir.

        ve Beniyye (وَبَنِيَّ)

        İbn Fâris, b-n-y kökünün "bir şeyi inşa etmek, bina etmek" olduğunu, çocukların da babanın neslini inşa eden unsurlar (bina) olması hasebiyle bu adı aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beniyye" kelimesinin burada sadece öz evlatları değil, Hz. İbrahim'in soyundan gelecek olan tüm kuşakları ve tevhidi mirasın taşıyıcılarını ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın "nesil emniyeti" ve inancın sürekliliği endişesini temsil ettiğini vurgular.

        en Na’bude (أَن نَّعْبُدَ)

        İbn Fâris, a-b-d kökünün "boyun eğmek, itaat etmek, köleleşmek ve bir yolun düzleşmesi" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet"in tevazuun ve teslimiyetin en üst mertebesi olduğunu, burada ise sadece Allah’a hasredilmesi gereken bu bağlılığın yanlış mercilere yöneltilmemesi talebini ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, ibadet kavramını kul ile ilah arasındaki "hizmet" ve "mutlak bağlılık" ilişkisi olarak analiz eder.

        el-Asnâm (الْأَصْنَامَ)

        İbn Fâris, s-n-m kökünün "şekil verilmiş nesne, heykel ve görüntü" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sanem"in (tekili) Allah’tan başka tanrı edinilen, taştan veya ahşaptan yontulmuş somut nesneleri temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice "salmân" (suret, heykel) kelimesiyle kökensel bağına dikkat çeker. Gabriel Said Reynolds, "asnâm" kelimesinin vahyî dilde sadece fiziksel putları değil, insanın Allah ile arasına koyduğu her türlü sahte otorite ve nesneyi simgelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, putperestliğin tevhidi yıkan en büyük ontolojik sapma olduğunu ve bu kelimenin o sapmanın somutlaşmış halini nitelediğini savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X