قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
İman eden kullarıma söyle: Alım satımın bulunmadığı, dostluğun fayda vermediği o gün gelmeden önce namazlarını dosdoğru kılsınlar, onlara verdiğimiz rızıklardan Allah rızası için gizli ve açık harcasınlar.
İman eden kullarıma söyle: Namazlarını dosdoğru kılsınlar. Bu beyanın iman etmek manasına gelmesi muhtemeldir. Nitekim başka bir ayette Allah şöyle buyurur: "Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekatlarını verirlerse artık onları serbest bırakın". Buradaki namaz kılmak ifadesi ile iman etmek kastedilmektedir. Söyleneni yapmaya ve ona vefa göstermeye kadar insanı hapsetmek mümkün değildir, çünkü bu müebbet hapis cezası anlamına gelir. Ancak ona vefa göstermek ve söyleneni yapmak manasına gelmesi muhtemeldir, çünkü ayet müminlere hitap etmekte ve onu yerine getirmelerini emretmektedir; iman etmek ise daha önce gerçekleşmişti.
Şöyle bir soru sorulabilir: Söylediğimiz gibi onlar önceden iman ettiklerine göre, ayette geçen namaz kılmak emrine, iman etmek manası nasıl verilir?
Buna şu cevap verilir: Bu caizdir, Cenab-ı Hak onlara o anda da iman etmelerini emretmektedir; çünkü iman için her zaman yenilenme hükmü vardır. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Allah'a iman edin". Yani o anda da Allah'a iman edin! Buna göre de namazı kılmak emrinin, ona iman etmek anlamına gelmesi muhtemeldir. Ayet-i kerimedeki namaz kılma ve infak etme emrinin, bilinen anlamıyla namaz ve bilinen manasıyla farz olan zekat manasına gelmesi ve onları sürekli korumanın kastedilmiş olması da muhtemeldir. Onları kabul etmek ve korumak anlamına da gelebilir.
Onlara verdiğimiz rızıklardan Allah rızası için gizli ve açık harcasınlar. Hasan-ı Basri şöyle dedi: Onlara verdiğimiz rızıklardan mealindeki ifadeyle verilmesi emredilen ve farz kılınan zekatlardır. Görmez misin ki ayetin sonunda Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Alım satımın bulunmadığı, dostluğun fayda vermediği o gün gelmeden önce. Nafile olarak verilen sadakalar için böyle bir tehdit ifadesinin kullanılma ihtimali yoktur. Cenab-ı Hak başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "Her birinize ölüm gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcayın". Nafile ibadetler için tekrar dünyaya dönme ve eceli geciktirme talebinde bulunma ihtimali yoktur. İşte bu ayette, kastedilen ibadetin farz kılınan zekatlar olduğuna işaret vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlara verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık harcasınlar ilahi kelamındaki gizli ifadesi nafile sadakalar, açık lafzı da farz olan zekat hakkındadır; çünkü farzın alenen ve açıktan verilmesi gerekir, onun açıktan verilmesinde riyakarlık yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
Alım satımın bulunmadığı, dostluğun fayda vermediği o gün gelmeden önce. Buradaki alım satımın bulunmadığı gün mealindeki ifade ile, insanın kendini Rabb'inden satın alamayacağı gün kastedilmektedir, halbuki dünyada insan kendini Rabb'inden satın alabilir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: "İnsanlardan öylesi de vardır ki, kendisini Allahın hoşnutluğunu kazanmaya adamıştır". 'Allah, müminleri satın almıştır". Buna göre o gün gelmeden önce mealindeki cümle, kimsenin kendisini Rabb'inden satın almaya muktedir olamayacağı gün gelmeden önce anlamına gelir. Alım satımın bulunmadığı gün ibaresi de, alım-satım mümkün olsa bile kendini satın almanın kimseye fayda vermeyeceği gün demektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Daha önce inanmamış kimseye o gün iman etmesi fayda sağlamaz". "Dehşetli cezamızı gördüklerinde inanmaları fayda vermeyecektir". İşte açıklamaya çalıştığımız ayet de bu anlamdadır.
Dostluğun fayda vermediği gün. Burada dostluk anlamına gelen "hilâl" (خِلَال) kelimesi mastardır, dostluk ve sadakat anlamına gelmektedir. Bunun iki manaya gelme ihtimali vardır. Birincisi, dünyada aralarında var olan dostluk o gün onlara fayda vermeyecektir, çünkü dünyada Allah için yapılmayan her dostluk, ahirette düşmanlığa dönüşecektir. Nitekim Allah "Dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır" mealindeki ayette bunu açıklamaktadır. Cenab-ı Hak dünya menfaati için birbirine dost olan kişilerin aslında birbirinin düşmanı olduğunu, ancak Allah için dost olanların dostluğunun fayda vereceğini haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: "Sonra kıyamet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lanetler yağdıracaksınız". Bunun gibi ayetlerde Cenab-ı Hak, dünyada Allah için olmayan dostluğun ahirette düşmanlığa dönüşeceğini, hatta onların birbirlerinden kaçacaklarını ve birbirlerine lanetler yağdıracaklarını haber vermektedir. İkincisi, ayetteki "hilâl" (خِلَال) kelimesi, şefaatçiler ve yarenler anlamına gelir, ancak onlar da o gün şefaat edemezler. Cenab-ı Hak buyuruyor: "Onlar Allahın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler". Yahut şefaat ederler, ancak şefaatleri kabul edilmez. "Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez".
Büyük Günah İşlemek
İman eden kullarıma söyle: Alım satımın bulunmadığı, dostluğun fayda vermediği o gün gelmeden önce namazlarını dosdoğru kılsınlar, onlara verdiğimiz rızıklardan Allah rızası için gizli ve açık harcasınlar. Bu ayeti, bazı Mutezile alimleri, büyük günah işleyenin ebedi cehennemde kalacağına delil gösterdiler; çünkü Allah namazı ve zekatı terkedeni ebedi cehennemle korkutmaktadır, mazeretsiz olarak namazı terketmek ve zekatı vermemek büyük günahlardandır, dolayısıyla bu ayet bizim söylediğimize delil teşkil etmektedir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür, biz deriz ki; ayet-i kerimenin namazı dosdoğru kılmayı, zekat ve sadaka vermeyi ve bazı müfessirlerden naklen söylediğimiz gibi ona iman etmeyi emretmek anlamına gelmesi muhtemeldir. Buna göre onların farziyetine iman etmeyi terkeden biri, hiç şüphesiz cehennemde ebedi bırakılır. Yahut onları terketmeyi helal sayan, bu helal sayması sebebiyle küfre girer ve o da cehennemde ebedi olarak bırakılır. Veyahut da bir mazeret sebebiyle bunları terkeder, o zaman da ulemanın ittifakına göre o ebedi cehennemde bırakılmaz. Ayetin sözünü ettiğimiz bu manalara gelmesi muhtemel olduğuna göre, o zaman ayet özel bir anlama işaret ediyor demektir. Sonra büyük günah işleyen birinin ebedi cehennemlik olması, ancak bunun dışında başka delillerle ileri sürülebilir; çünkü bu ayetin zahiri, söylediğimiz özel mana ihtimalinden dolayı onların ebedi cehennemlik olduğuna işaret etmemektedir. Bundan dolayı onların ebedi cehennemlik olduğuna dair başka delil istenir. İbn Kuteybe dedi ki: "Ve lâ hılâl" (وَلَا خِلَال) ifadesinde geçen, mufaale babından gelen bir mastardır. "Hâleltü fülânen hılâlen" ve "muhâlleten" (مُخَالَّةً ,خِلَالًا فُلَانًا خَالَلْتُ) denilir. "Hulle" ve "muhalle" (مُخَلَّة ,خُلَّة) o kökten gelen isimlerdir, dostluk ve sadakat anlamına gelir. Ebu Avsece de şöyle dedi: "Hilâl" kelimesi, "muhalle" kökünden gelir, sevgi ve muhabbet manasına gelir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökü olan k-v-l harflerinin temel anlamının "bir şeyi açığa çıkarmak, seslendirmek ve bir düşünceyi beyan etmek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin bu ayette Allah'tan peygambere, peygamberden de müminlere yönelen bir emir ve hatırlatma zincirini temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emrin tebliğin asli vazifesini ve ilahi mesajın muhataplara doğrudan ulaştırılması gerekliliğini vurguladığını söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "kul" hitabının vahiyle insan arasındaki dikey iletişimi başlatan otoriter bir başlangıç olduğunu analiz eder.
Li-İbâdiye (لِعِبَادِيَ)
İbn Fâris, a-b-d kökünün "boyun eğmek, itaat etmek ve bir yolun düzleşmesi" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibâd" kelimesinin Allah'a samimiyetle bağlanan ve O'nun iradesine teslim olan kulları ifade ettiğini söyler. Kelimenin sonundaki "ya" (benim) zamiriyle olan birleşimi, Prof. Dr. Sadık Kılıç'a göre Allah ile mümin arasındaki "özel aidiyet" ve "koruma" ilişkisini simgeler. Toshihiko Izutsu, kulluk kavramının insanın Allah karşısındaki ontolojik konumunu en iyi niteleyen terim olduğunu ifade eder.
Elleziyne (الَّذِينَ)
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ismi mevsul (bağlaç) olduğunu ve burada imanın gereğini yerine getiren seçkin bir topluluğu (müminleri) nitelemek ve onları diğerlerinden ayırmak için kullanıldığını belirtir.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün temel anlamının "korkunun zıddı olan güven, iç huzuru ve tasdik etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbin Allah’ın vaadine tam bir itimatla sükûnete ermesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, iman kavramını insan ile Allah arasındaki bağı yeniden kuran temel bir varoluşsal tercih olarak analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin teknik bir terim olarak Süryanice "haymanuta" kavramıyla olan teolojik bağını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, imanın kişiyi her türlü dünyevi endişeden kurtarıp ilahi emniyete ulaştıran bir teslimiyet hali olduğunu söyler.
Yukîmû (يُقِيمُوا)
İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayağa kalkmak, bir işi tam yapmak ve süreklilik" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikame" eyleminin namazı sadece kılmak değil, onu bütün rükünleriyle, şartlarıyla ve ruhuyla hayatın merkezine yerleştirmek olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin namazın bireysel ve toplumsal hayatta bir "kurum" ve "disiplin" olarak ikame edilmesini temsil ettiğini vurgular.
es-Salâte (الصَّلَاةَ)
İbn Fâris, s-l-v kökünün "ibadet, dua ve bir şeye yönelmek" manasına geldiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçaya Aramaic/Süryanice "slota" kelimesinden geçtiğini ve teknik bir ibadet terimi olarak yerleştiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, namazın kul ile Rabbi arasındaki en yüksek bağlılık ve tazim eylemi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, namazı İslam'ın inanç sisteminin pratik ve merkezi direği olarak analiz eder.
ve Yunfikû (وَيُنفِقُوا)
İbn Fâris, n-f-k kökünün "tükenmek, çıkmak ve bir malın elden çıkması" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "infak"ın kişinin sahip olduğu imkanları Allah rızası için başkalarıyla paylaşması olduğunu, bunun da bencillikten çıkış (nifakın zıddı) manası taşıdığını söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, infakın toplumsal adaletin ve müminler arası dayanışmanın ekonomik zemini olduğunu vurgular.
Mimmâ (مِمَّا)
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu yapının "min" (den/dan) ve "ma" (şey) kelimelerinin birleşimi olduğunu, müminin sahip olduğu her şeyden değil, Allah'ın kendisine lütfettiği imkanların bir kısmından vermesi gerektiğini (teb'îz) nitelediğini belirtir.
Razaknâhum (رَزَقْنَاهُمْ)
İbn Fâris, r-z-k kökünün "verilen pay, nasip ve faydalanılan her türlü lütuf" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rızkın hem maddi besinleri hem de manevi bilgiyi ve hidayeti kapsadığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, mülkiyetin gerçek sahibinin Allah olduğunu, insana verilenlerin ise sadece birer "emanet" ve "test" aracı olduğunu vurgular.
Sirran (سِرًّا)
İbn Fâris, s-r-r kökünün "gizlemek, içte saklamak ve bir şeyin özü" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gizli infakın ihlasın zirvesi olduğunu ve gösterişten uzak kalmayı simgelediğini söyler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "sir" kavramının müminin kalbi derinliğini ve sadece Allah ile olan baş başa kalışını nitelediğini analiz eder.
ve Alâniyeten (وَعَلَانِيَةً)
İbn Fâris, a-l-n kökünün "açığa çıkmak, gizliliğin kalkması ve aşikarlık" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, açıkça infak etmenin başkalarına örnek olmak ve toplumsal teşviki sağlamak amacıyla meşru kılındığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, infakın bu iki formunun (gizli-açık) hayatın her anını kapsayan bütüncül bir cömertlik ahlakını temsil ettiğini söyler.
Min Kabli (مِّن قَبْلِ)
İbn Fâris, k-b-l kökünün "öncelik, bir şeyin başlangıcı ve karşı karşıya gelmek" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "kabliyet"in burada zamanın darlığını ve fırsat eldeyken eyleme geçilmesi gerektiğini hatırlatan bir uyarı olduğunu ifade eder.
en Ye’tiye (أَن يَأْتِيَ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, varmak ve bir işin vuku bulması" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ahiret vaktinin kesinliğini ve kaçınılmaz bir şekilde yaklaştığını nitelediğini söyler.
Yevmun (يَوْمٌ)
İbn Fâris, y-v-m kökünün "zaman dilimi ve vuku bulan büyük hadise" anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "yom") kökenlerine değinir. Râgıb el-İsfahânî, burada kastedilenin kıyamet günü veya hesap vakti olduğunu, o vaktin kendine has dehşetiyle diğer günlerden ayrıldığını ifade eder.
Lâ Bey’un (لَّا بَيْعٌ)
İbn Fâris, b-y-i kökünün "bir şeyi satmak, bir malı bedel karşılığı devretmek" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, ahirette hiçbir fidye veya bedelin kabul edilmeyeceğini, insanın amelleri dışında hiçbir "takas" imkanının kalmayacağını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ticari metaforlar üzerinden insanın dünyadaki tercihlerinin "kazanç veya kayıp" olarak ahirete nasıl yansıdığını analiz ettiğini vurgular.
ve Lâ Hilâlun (وَلَا خِلَالٌ)
İbn Fâris, h-l-l kökünün "bir şeyin arasının açılması, boşluk ve samimi dostluk" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hilal" kelimesinin burada insanın zor anında kendisine şefaat edecek veya yardım edecek olan "karşılıksız dostlukları" temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ahiretteki mutlak yalnızlığı ve dünyevi bağların (akrabalık veya çıkar dostluğu) ilahi adalet karşısında hiçbir hükmünün olmayacağını nitelediğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "hilal"in kalplerin birbirine sızması manasından hareketle, ahiretteki o büyük günde kişinin sadece kendi hakikatiyle baş başa kalacağını simgelediğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla