يُثَبِّتُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِي الْاٰخِرَةِۚ وَيُضِلُّ اللّٰهُ الظَّالِم۪ينَ وَيَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İbrahim Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sağlam tutar; Allah zalimleri de şaşırtır ve Allah dilediğini yapar.
Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sağlam tutar. Cenab-ı Hak hazan bu ayette olduğu gibi imanı sabit tutmaktan, hazan de aşağıdaki ayette olduğu gibi onun artmasından söz etmektedir: "imanlarına iman katsınlar diye". Bazan da başlangıç ve yenileme anlamında ondan bahsetmektedir: "Ey iman edenler! İman ediniz!". "Bizi dosdoğru yola ilet!". Çünkü yenileme ve başlangıç, hemen meselenin vukuunda ortaya çıkar, çünkü o fiiller biter, yok olup gider ve kalmaz. Var olan bir şeye ilave etmek anlamındaki ziyade ile var olanın sabit kalması, hepsi hakikatte aynı anlama gelir.
İnsanın Fiilleri
Allah zalimleri şaşırtır. Cenab-ı Hak saptırmayı hazan kendine, hazan de şeytana nispet etmektedir, hiç şüphe yok ki şeytana nispet edildiğinde eleştiri manasına gelir. Zikredilen şey Allah'a nispet edildiğinde, şeytana nispet edilenden farklı bir anlama gelir. Allah'a nispet edildiğinde, kâfirdeki şaşırma fiilini yaratan Allah'tır, anlamına gelir. Şeytana nispet edildiğinde ise, onun süslemesi ve sevdirmesi anlamına gelir. Her iki nisbetin doğru anlaşılması için bu ayırımı yapmak gerekir. Mutezile'nin dediği gibi, ona sapıtan (ضَالّ) ismini vermesine gelince, birine sapıtan veya inkâr eden ismini verdiği her kişi için mutlaka bir saptıranın olması ve ona saptıran (مُضِلّ) isminin verilmesi gerekir. Onun sapıtan veya inkâr edip saptıran diye isimlendirilmemiş olduğuna göre, Cenab-ı Hak ancak fiili onun şahsında gerçekleştiren kendisi olduğu için kendine saptıran anlamındaki "mudıll" (مُضِلّ) adını vermiştir. Daha önce de söylediğimiz gibi Allah ondaki sapıtma fiilini yaratandır. Mutezile şöyle diyor: Allah bütün insanlara doğru yolu göstermiştir, ancak insanlar doğru yola girmediler ve Allah onları saptırmadığı halde kendileri sapıttılar. Bu görüş, ayetin görünüşünü delilsiz olarak başka tarafa çekmektir.
Allah dilediğini yapar. Mutezile'nin iddiasına göre Allah dilediği her şeyi yapmaya kadir değildir. Çünkü diyorlar, Allah bütün insanların iman etmelerini diledi, fakat insanlar iman etmediler. Cenab-ı Hak kendisi için şunu da söylüyor: "Dilediğini yapan yalnız O'dur". Fakat onlar diyorlar ki: Allah hepsinin iman etmesini diledi, ancak dilediğini yapamadı, buna gücü yetmedi, aksine insanlar Allah'ın dilediğini değil kendi dilediklerini yaptılar. Onların bu yorumları Kur'anın zahirine aykırıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sağlam tutar. Bu ilahi kelam sanki "Allah'ın güzel söze nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi?" mealindeki ayetin sılası gibidir. Bunu söyleyenin yorumuna göre; güzel sözden maksat Kur'an’dır, buna göre sağlam söz de Kur'andır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Allah sağlam söze iman edenleri, Kur'an'ı kabul ettikleri ve ona göre amel ettikleri için dünya hayatında sağlam tutar; ahirete iman edip ölümden sonra dirilmeyi ikrar ettikleri için de onları ahirette sağlam tutar. Allah zalimleri de şaşırtır; çünkü onlar Kur'anı kabul etmemişler, onu reddetmişler, büyüklenmişler ve inatçılık yapmışlardır. Güzel sözden maksadın tevhit ve iman olduğunu söyleyenlere göre de, sağlam söz imandır; Allah kendi tercihleriyle kabul ettikleri için dünya hayatında onları imanlarında sağlam tutar. Ahiret hayatı konusunda ise şöyle söylenmiştir: Onları mezarlarında münker ve nekire cevap vermek konusunda sağlam tutar, onların sorularına doğru cevap vermelerini mümkün kılar. Allah zalimleri de şaşırtır; çünkü onlar dünya hayatında imanı kabul etmediler, dünyada kabul etmedikleri için mezarda da onu kabul etmezler. Allah sağlam söze iman edenleri dünya hayatında sağlam tutar mealindeki ilahi kelamın anlamı muhtemelen şu ayet-i kerimede belirtilmektedir: "Allah esenlik yurduna çağırıyor ve dilediğini doğru yola iletiyor". Davetini kabul edeni Cenab-ı Hak dünyada sağlam tutuyor, ahiret hayatında da onlara esenlik yurduna götüren yolu gösteriyor. Davetini reddeden kâfiri de, dünya hayatında daveti reddettiği için ahirette esenlik yurduna götüren yoldan da saptırıyor. Bunun en doğrusunu Allah bilir.
Allah dilediğini yapar. Daveti kabul edip doğru yolu tercih edene doğru yolu gösteriyor, daveti kabul etmeyip sapıklığı tercih edeni de saptırıyor.
Yorumu Yorumla
-
Yusebbitu (يُثَبِّتُ)
İbn Fâris, kelimenin kökü olan s-b-t harflerinin temel anlamının "bir şeyin olduğu yerde kalması, sarsılmaması ve devamlılık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tesbit" eyleminin bir şeyi güçlendirmek ve onu dış etkilere karşı dayanıklı kılmak manasına geldiğini, ayette Allah'ın müminlerin kalplerindeki imanı ve hakikati sarsılmaz kıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Allah’ın mümin üzerindeki ontolojik bir "sabitlik" lütfu olarak analiz eder; müminin kaotik dünya şartlarında bile vahiyle kurduğu bağ sayesinde sarsılmaz bir duruş sergilediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin hem bu dünyadaki zorluklar karşısında hem de ölüm anında müminlere verilen psikolojik ve teolojik bir "dayanak" anlamı taşıdığını belirtir.
Allahu (اللَّهُ)
İbn Fâris, ismin aslına dair e-l-h kökünü işaret ederek, "kulluk edilen ve yüceliği karşısında hayrete düşülen varlık" olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu ayette Allah isminin, imanı sabit kılan ve hidayeti yöneten mutlak özne olarak konumlandığını analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça öncesi kökenlerine dair Aramice "Alaha" ve Süryanice formlarla ilişkisine değinerek, monoteistik bir terim olarak evrildiğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ismin bütün kemal sıfatlarını barındıran ve tarihe hidayetle müdahale eden yegâne güç olduğunu vurgular.
ellezîne (الَّذِينَ)
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin ismi mevsul (bağlaç) olduğunu ve kendisinden sonra gelen "iman" vasfını taşıyan belirli bir topluluğu işaret ederek onları hükmün odağına yerleştirdiğini ifade eder.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün temel anlamının "güven, korkunun zıddı ve tasdik etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın sadece zihni bir kabul değil, kalbin Allah’ın vaadine tam bir itimatla sükûnete ermesi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin teknik bir terim olarak Süryanice "haymanuta" ve İbranice "emuna" kavramlarıyla olan tarihsel bağını vurgular. Toshihiko Izutsu, iman kavramını insan ile Allah arasındaki ontolojik bağı yeniden kuran temel bir tercih olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, imanın kişiyi varoluşsal kaygılardan kurtaran ilahi bir emniyet dairesi olduğunu belirtir.
bi-el-Kavli (بِالْقَوْلِ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün temel anlamının "bir şeyi açığa çıkarmak, seslendirmek ve iradeyi beyan etmek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kavl"in burada müminin dilinden düşürmediği ve hayatının merkezine koyduğu "kelime-i tevhit" (Kelime-i Tayyibe) olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, dil ile ikrar edilen bu sözün, müminin hakikatle kurduğu sözleşmenin temel simgesi olduğunu analiz eder.
es-Sâbiti (الثَّابِتِ)
İbn Fâris, s-b-t kökünün "yerinde durmak, sarsılmamak ve istikrar bulmak" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın güzel bir sözün (imanın) köklerinin derinlikte olmasını ve hiçbir şüphenin onu yerinden sökemeyeceğini nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sabitliğin hakikatin değişmez karakterini ve müminin bu sarsılmaz gerçeğe olan bağlılığını temsil ettiğini vurgular.
fi-el-Hayâti (فِي الْحَيَاةِ)
İbn Fâris, h-y-y kökünün "ölümün zıddı olan canlılık, büyüme ve güç" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, hayatı hayvani ve insani olarak iki mertebede ele alır; bu ayetteki kullanımın, müminin imanıyla anlam kazanan varlık sürecini nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hayat kavramının burada insanın iradesini hangi gayeye kanalize ettiğini gösteren ontolojik bir duruşu temsil ettiğini ifade eder.
ed-Dünyâ (الدُّنْيَا)
İbn Fâris, d-n-v kökünün "yakınlık ve alçaklık" anlamına geldiğini, ahirete nispeten daha aşağıda ve yakın olması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice veya Süryanice "dunya" (maddi alem) formundan geçtiğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, dünyayı "en yakın ve en süfli hayat" olarak tanımlayarak, insanın imtihan edildiği geçici alanı temsil ettiğini ifade eder.
ve fi-el-Âhirati (وَفِي الْآخِرَةِ)
İbn Fâris, e-h-r kökünün "bir şeyin sonu, geride kalan kısmı" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "dünya" kavramının zıddı olarak insanın ölümden sonraki nihai durağını ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ahiretin dünya hayatındaki eylemlerin ontolojik sonucuna ulaştığı mutlak mertebe olduğunu vurgular.
ve Yudillu (وَيُضِلُّ)
İbn Fâris, d-l-l kökünün "kaybolmak, yoldan sapmak ve bir şeyin zayi olması" manasına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "idlal" (saptırma) eyleminin Allah’a nispet edilmesinin, kişinin kendi iradesiyle seçtiği sapıklığı Allah’ın bir yasası olarak tescil etmesi manasına geldiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hidayet imkânlarını kasten kapatanların ulaştığı nihai sonucu simgelediğini belirtir.
ez-Zâlimîne (الظَّالِمِينَ)
İbn Fâris, z-l-m kökünün "ışığın yokluğu ve bir şeyi kendisine ait olmayan yere koymak" manalarına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramının burada haktan sapmak ve Allah’ın mülkünde O’na isyan etmek suretiyle adaleti çiğnemek olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, zalim sıfatının ilahi sınırları ihlal eden ve hakikati baskıyla boğmaya çalışanları nitelediğini analiz eder.
ve Yef’alu (وَيَفْعَلُ)
İbn Fâris, f-e-l kökünün "bir işi iradeyle ortaya koymak ve bir eylemde bulunmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil"in bir amaca matuf eylem olduğunu ve Allah’ın mutlak iradesinin her an varlık üzerinde tasarruf sahibi olduğunu ifade eder.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, bu kelimenin bir ismi mevsul olarak "o şey ki" manasına geldiğini ve Allah'ın dilemesine bağlı olan her türlü eylemi kapsadığını belirtir.
Yeşâu (يَشَاءُ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün "bir şeyi kastetmek ve vücut vermek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşiet"in (dileme) Allah'ın hikmet ve kudretle birlikte işleyen karar verme süreci olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki dileme eyleminin Allah'ın evrene koyduğu ahlaki ve ontolojik yasalar çerçevesinde işlediğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla