حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُۙ قُلْنَا احْمِلْ ف۪يهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَاَهْلَكَ اِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ اٰمَنَۜ وَمَٓا اٰمَنَ مَعَهُٓ اِلَّا قَل۪يلٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hûd Sûresi, 40. Ayet
Daralt
X
-
Nihayet emrimiz geldi ve sular coşup yükseldi. Nuh'a dedik ki: 'Her türden (hayvan) birer çift ile -daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye bindir!' Zaten onunla birlikte pek azı iman etmişti.
Nihayet emrimiz geldi ve sular coşup yükseldi. Buradaki emrimiz geldi mealindeki cümle, onların hemen gelmesini istedikleri azabın gelmesi ile ilgili emrimiz geldi demektir. Nitekim başka bir ayette belirtildiğine göre onlar, "Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı başımıza getir!" demişlerdi. Geçmiş ümmetlerin peygamberlerinden azabı getirmesini istediklerinde adetleri böyle idi. Burada azaba Allah'ın emri denildi, çünkü onda Allah'tan başka kimsenin dahli yoktu. Aynı şekilde hastalığa da, onda yaratıklardan kimsenin dahli olmadığı için Allah'ın emri denilmektedir. Allah'ın emriyle kılındığı için namaza da Allah'ın emri denilir.
Sular coşup yükseldi. Ebu Avsece dedi ki: "Ve fare't-tennur" (التَّنُّورُ وَفَارَ) cümlesi, su coşup yükseldi, yani ortaya çıktı, tıpkı tencerenin kaynaması gibi kaynıyordu, demektir. Şu ayet-i kerime de bu anlamı doğrulamaktadır: "Cehennemin uğultusunu işitirler, neredeyse öfkesinden çatlayacak!" Bazıları bu kelimeye ortaya çıktı anlamını verir. "Tennur" (التَّنُّورُ) kelimesinin anlamında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları, o ekmek pişirilen fırındır, dedi. Dediler ki: Fırından suyun fışkırdığını gördüğünde ona bin! Su gökten iner, yerden kaynar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Hemen göğün kapılarını bardaktan boşanırcasına inen bir yağmura açtık. Yerden de sular fışkırttık". Lakin Cenab-ı Hak, suyun yerden çıkmasını ve kaynamasını, gemiye binme vaktinin alameti kıldı.
Nuh'a dedik ki: Her türden (hayvan) birer çifti gemiye bindir! Bu cümlenin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi, sular coşup kaynadığında biz ona dedik ki: Her türden (hayvan) birer çifti gemiye bindir! İkincisi, suların coşup yükselme vakti geldiğinde biz ona, her türden (hayvan) birer çifti gemiye bindir! dedik. Birer çift mealindeki ifadede geçen "zevc" (زَوْجٍ) kelimesi, eş demektir. Kadın cinsi "zevc"dir, erkek cinsi de "zevc"dir. Dolayısıyla erkek ve kadın "zevceyn" (زَوْجَيْنِ), yani iki zevc olurlar. En doğrusunu Allah bilir. Ayetteki birer çift mealindeki ifade, bir erkek ve bir kadın anlamına gelir. "Zevceyn" kelimesi ile, ruh sahibi olanlar kastedilmiş olabilir, maksat onların soyunun kesilmemesidir. Ruh sahibi veya başkaları anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar dışında aileni. Bazıları şöyle dedi: Buradaki aileni anlamındaki "ehleke" (أَهْلَكَ) sözcüğü ile Nuh'un ailesi ve ona iman eden müminler kastedilmiştir. Yani her türden (hayvan) birer çift gemiye bindir, aileni de bindir! Ancak daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar müstesna! Yani iman etmeyeceği Allah'ın ilminde bilinen kişiler müstesna! Yahut helak edileceği Allah'ın ilminde bilinen kişiler müstesna! Bazıları "ehleke" lafzıyla Cenab-ı Hakk'ın özellikle Nuh'un ailesini kastettiğini, sonra daha önce haklarında hüküm verilmiş olanları istisna ettiğini söyler; bunlardan maksat da oğlu ve karısıdır. Bunlar Nuh'un ailesi idi. Görmez misin ki Cenab-ı Hak bunun ardından ona iman edenleri belirtti, iman edenleri buyurdu. Yani ailenden sana iman edenleri gemiye bindir, ancak ailenden ve diğerlerinden helak edileceklerine dair daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar müstesna! Yahut iman etmeyeceğine dair daha önce haklarında hüküm verilmiş olanlar müstesna! Bu ayet, Hz. Nuh'un ailesinde zalim ve kafir olanların da bulunduğuna işaret eder, çünkü Nuh'un ailesinden bazı kişileri istisna etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Zaten onunla birlikte pek azı iman etmişti. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak bunu Resûlullah'a (s.a.) olan lütfunu ve verdiği nimetleri hatırlatma sadedinde belirtmiştir; çünkü Nuh aleyhisselam kavmi arasında çok uzun süre kalmış olmasına ve kavmini Allanın dinine uzun yıllar boyunca davet etmesine ve onlara öğüt vermesine rağmen kavminden çok az kimse kendisine iman etmişti. Resûlullah ( s.a.) ise ömrünün kısa ve kavmi arasında az bir zaman kalmış olmasına rağmen inanan insanların sayısı çok fazla idi. Cenab-ı Hak bu ayetle Hz. Peygambere olan nimetlerini tanıtıyor. Bu ayet, öğütler, nasihat edilen kişiye ancak öğüt verenin söylediklerini kendisinin yaşaması ölçüsünde fayda verir, görüşünü ileri sürenleri reddetmektedir. Hakikat böyle değildir. Gerçek olan, öğüt verilenlerin söyleneni kabul etmeleri ve onları yerine getirmeleri ölçüsünde fayda verdiğidir. Çünkü Nuh aleyhisselam öğütleri en çok yerine getiren ve en uzun süre insanları davet eden kişidir, buna rağmen kavminden çok az kişi iman etmişti. Bu, onların anlamadıkları için değildi, söylediğimiz sebeplerdendi. Müfessirlerin söylediği, Nuh aleyhisselam gemiye üzüm tanelerini koymuş, fakat şeytan onları almış ve ortaklık vermediği takdirde onları vermeyeceğini söylemiş şeklindeki ifadelerin doğruluğu konusunda bizim elimizde bilgi yoktur. Eğer rivayet doğru ise, bu, diğer içeceklerde ve şırada şeytanın hissesinin olmadığını gösterir. Ancak üzümden çıkan suda onun hissesi vardır. Üçte bir ve üçte iki takdiri de, ancak ve özellikle üzüm suyunda olur, başkasında değil. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Câe (جَاءَ)
Bu fiilin kökeni cim-ye-hemze köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir şeyin gelişi, bir yere ulaşması ve bir durumun vuku bulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cey'" kavramını hem fiziksel nesnelerin bir mekâna varması hem de zaman veya ilahi hüküm gibi soyut gerçekliklerin gerçekleşme anı için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki bağlamı inceleyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin sıradan bir varışı değil, ertelenmiş olan ilahi ceza vaktinin (tufanın) artık kaçınılmaz bir gerçeklik olarak varlık sahasına dahil olmasını ifade ettiğini belirtir. Öztürk'e göre bu eylem, peygamberin uzun süreli bekleyişinin ve inkârcıların alaycı meydan okumalarının sona erdiği o keskin ontolojik kırılma anını temsil eder.
Emrunâ (أَمْرُنَا)
Bu kelime elif-mim-ra kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün iki temel anlamı olduğunu belirtir: Birincisi bir şeyi işaret etmek ve buyurmak (emir), ikincisi ise bir iş, durum veya hadisedir. Râgıb el-İsfahânî, "emr" kavramının Kur'an'da hem "sözlü buyruk" hem de "ilahi yaratış ve takdir süreci" anlamlarında kullanıldığını; ayetteki "emrimiz" ifadesinin ise tufan ve helak kararının bizzat ilahi irade tarafından yürürlüğe konulmasını simgelediğini ifade eder. Bu kavramın teolojik derinliğini inceleyen Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah'a nispet edilen "emr"in, beşerî tarihe doğrudan müdahale eden mutlak ve yaratıcı kelamı temsil ettiğini belirtir. Izutsu'ya göre buradaki emr, sadece bir komut değil, evrensel nizamın (kozmosun) bir toplumu tasfiye edip yenisini inşa etmek üzere harekete geçmesidir.
Fâre (فَارَ)
Fışkırmak ve kaynamak anlamına gelen bu fiil fe-vav-ra köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının ısı veya basınç etkisiyle bir şeyin şiddetle galeyana gelmesi, fışkırması ve taşması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fevran" eylemini hem kaynayan kazanın taşması gibi fiziksel durumlar hem de öfkenin kabarması gibi manevi haller için açıklar. Ayetteki kullanımı tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin suyun yer altından volkanik bir basınçla ve aniden fışkırmasını tasvir eden dinamik bir eylem olduğunu ifade eder. Öztürk'e göre bu fiil, tufanın sadece yukarıdan gelen bir yağmur değil, arzın derinliklerinden gelen muazzam bir jeolojik patlama şeklinde başladığını resmeden oldukça somut ve sarsıcı bir tabiat tasviridir.
Et-Tennûru (التَّنُّورُ)
Bu kelimenin etimolojisi üzerine kadim ve modern literatürde geniş tartışmalar mevcuttur. İbn Fâris, kelimeyi te-nun-ra köküyle ilişkilendirerek ateşin yandığı fırın veya tandır olarak tanımlar. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin Arapça asıllı olmadığını, yabancı kökenli olup Arapçalaştırılmış (mu'arreb) sözcükler arasında yer aldığını belirtirler. Kelimenin kökenlerini inceleyen Arthur Jeffery, "tennûr" kelimesinin doğrudan Süryanice/Aramicedeki "tannûrâ" veya Akadca "tinûru" kelimelerinden geldiğini, bölgedeki tüm kadim dillerde "fırın/ocak" anlamında kullanılan teknik bir terim olduğunu teyit eder. Christoph Luxenberg, kelimenin Süryani-Arami arka planında sadece bir fırını değil, bazen "yerin derinlikleri" veya "yer altı su kaynaklarının merkezi" anlamını da çağrıştırdığını iddia eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin edebi işlevine odaklanarak; ateşin mekanı olan tandırdan suyun fışkırmasını, zıtların birbirine dönüşmesini simgeleyen sarsıcı bir mucize metaforu olarak okur. Ona göre "tennûr", tufanın dehşetini ve tabiat yasalarının ilahi emirle nasıl tersyüz edildiğini gösteren en güçlü beyani (retorik) unsurdur.
İhmil (احْمِلْ)
Yükle ve taşı anlamına gelen bu emir elif-ha-mim-lam kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının bir şeyi sırtına veya bir aracın üzerine alıp götürmek, ağırlık kaldırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "haml" eyleminin hem fiziksel bir yükü taşımak hem de bir sorumluluğu veya emaneti üstlenmek (mecazi haml) anlamına geldiğini ifade eder. Ayette gemiye canlıların alınması emrini tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemin sadece biyolojik bir kurtarma operasyonu olmadığını; Nuh'un o daracık mekânda (gemide) yeni bir dünyanın tohumlarını ve ahlaki sorumluluğunu da yüklenmesini ifade eden ontolojik bir "koruma" görevi olduğunu vurgular.
Zevceyni (زَوْجَيْنِ) ve İsneyni (اثْنَيْنِ)
Bu kelimeler z-v-c ve s-n-y köklerinden gelmektedir. İbn Fâris, "zevc" kökünün bir şeyin yanına eklenen diğeri, eşi ve benzeri olduğunu; "isnân"ın ise bir sayısının üzerine eklenen ikinci birim olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zevc kavramını her birinin diğeriyle bir bütün oluşturduğu, türlerin devamı için gerekli olan biyolojik eşleşme olarak tanımlar. Ayetteki "her türden birer çift ikişer tane" vurgusunu tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bunun doğadaki dengeyi ve hayatın sürekliliğini temsil eden evrensel bir yasaya işaret ettiğini belirtir. Öztürk'e göre bu ikili vurgu, geminin sadece rastgele bir sığınak değil, yaşamın tüm genetik ve türsel mirasının muhafaza edildiği sistemli bir "yaşam bankası" işlevi gördüğünü vurgulayan edebi bir tekit (pekiştirme) sanatıdır.
Ehlike (أَهْلَكَ)
Bu kelime elif-he-lam köküne dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının bir yere alışan, orada ikamet eden, aralarında yakınlık ve ünsiyet bulunan topluluk olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ehl" kavramını başlangıçta aynı evi ve yatağı paylaşan akrabalar için kullanırken, zamanla aynı inancı, yolu veya mesleği paylaşanları da kapsayacak şekilde genişlediğini ifade eder. Kelimenin Kur'an sosyolojisindeki yerini inceleyen Toshihiko Izutsu, "ehl" kavramının İslam öncesi kabile yapısında mutlak bir kan bağına dayandığını ancak Kur'an'ın bu kavramı "iman bağına" kaydırdığını belirtir. Ayetteki "aileni de gemiye al" emrini tahlil eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin devamındaki "hakkında hüküm verilmiş olanlar hariç" kaydıyla birlikte düşünüldüğünde; Kur'an'ın kan bağını değil, inanç birliğini "asli aile" (ehl) olarak tanımlayan devrimci bir ahlak anlayışı sunduğunu vurgular.
Âmene (آمَنَ)
Bu fiil hemze-mim-nun kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel manasının korkunun zıddı olan güvenlik (eman), kalbin sükûnet bulması ve birine duyulan sarsılmaz itimat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını insanın yaratıcısından gelen hakikati gönülden onaylayarak her türlü endişeden kurtulması ve O'nun koruması altına girmesi olarak tanımlar. Bu kavramın semantik evrimini analiz eden Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunda "eman"ın kabilevi ve dünyevi bir güvenlik iken; Kur'an'da mutlak yaratıcıya duyulan ontolojik bir güvene dönüştüğünü belirtir. Ayette inananların gemiye alınması emriyle iman arasındaki bağı tahlil eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, imanın burada sadece zihinsel bir tasdik değil, aynı zamanda fiziksel bir kurtuluşu (gemiyi) hak eden en temel varoluşsal "bilet" ve nitelik olduğunu ifade eder. Kılıç'a göre iman, tufanın yarattığı kozmik kaostan kurtulup ilahi emanın (güvenliğin) içine dahil olmanın yegâne şartıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla