وَيَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مَالاًۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ وَمَٓا اَنَا۬ بِطَارِدِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ اِنَّهُمْ مُلَاقُوا رَبِّهِمْ وَلٰكِنّ۪ٓي اَرٰيكُمْ قَوْماً تَجْهَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hûd Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
Ey kavmim! Buna karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim ecrim sadece Allah'a aittir. (Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim; onlar (imanları sayesinde) Rab'lerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi bilgisizliğe gömülmüş bir topluluk olarak görüyorum.
Ey kavmim! Buna karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Yani risaleti size tebliğ etmeme karşılık yahut risalet davamı ispat için getirdiğim delile karşılık veyahut sizi dine davet etmemin karşılığı olarak sizden bir şey istemiyorum. Bunlara karşılık sizden hiçbir ücret talep etmiyorum. Öyleyse sizi davet ettiğim dinden ve size sunduğum delil ve gerekçeden niçin yüz çeviriyorsunuz?
"Yoksa, sanki sen onlardan bir ücret istiyorsun da bunun ağırlığı altında kalmaktan mı çekiniyorlar?" mealindeki ayet de bu anlama gelir. Yani onlara tebliğ ettiğin ve davet ettiğin şey için kendilerinden ücret istemiyorsun ki, ağır bir külfet altına girmemek için onu kabul etmeyip reddediyorlar. Açıklamaya çalıştığımız ayet de bu anlamdadır. İnsanın zarar göreceği endişesi ancak onu hakkı kabul etmekten, ona yönelmekten ve ona vefa göstermekten engelleyeceğinden dolayı yahut hak kendisine açıkça belli olmadığından ona yanaşmayacağı için Cenab-ı Hak bunu zikretmektedir. Böylece her ne kadar onların yeterli bir gerekçeleri olmasa da, Allah katında ileri sürebilecekleri gerekçeyi ve sebebi de ortadan kaldırmaktadır. Şöyle buyurmaktadır: "İnsanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye!" Eğer peygamberler onlardan bir ücret istemiş olsalardı, onu reddetmek ve kabul etmemekte bir mazeretleri olurdu. İnsanları mal karşılığında veya bir mal olmaksızın kabul edip itaat etmekle mükellef tutması Allah'ın hakkıdır. İkincisi, malım az ve ihtiyacım fazla olmasına rağmen sizi davet ettiğim ve size tebliğ ettiğim şeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum, çünkü bu durumda elinizdeki mala göz diktiğim veya şahsi menfaatim için sizi davet ettiğim fıkri içinizde uyanabilir. Aksine ben sizi davet ettiğim şeye ancak bizzat sizin menfaatiniz için davet ediyorum.
Benim ecrim sadece Allah'a aittir. Yani bu konuda benim mükafatımı ve ücretimi siz değil, Allah verecektir.
(Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim. Bu beyan göstermektedir ki, onlar peygamberlerinden, kendileri için özel bir meclis kurmasını, kendisine uyan o zayıf insanları ve ayak takımını ayırmasını ve onları dışlamasını istiyorlardı. Şu ayet-i kerime de bunu vurgulamaktadır: "Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma!" Müfessirler dediler ki: (Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim; yani sizin nezdinizde zayıf olan ve ayak takımından görülen insanların imanlarını kabul etmeyecek kişi ben değilim. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: "Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz". Onlar, ayak takımından görülen kişiler sana zahirde uyuyorlar, fakat onların içleri öyle değildir, diyorlardı. Bundan dolayı onlara şöyle dedi: "Ben, sizin hor gördüğünüz kimseler için, ı\llah onlara faydalı şeyler vermeyecektir' diyemem. Onların içlerinde olan düşünceleri Allah daha iyi bilir". Yani o ayak takımından sayılan insanların içlerinde ne bulunduğunu en iyi Allah bilir. Burada da aynı şeyi söylüyor: (Siz istiyorsunuz diye) ben iman edenleri kovacak değilim; çünkü onların kalplerinde olan düşünceleri en iyi bilen Allah'tır.
Onlar (imanları sayesinde) Rab'lerine kavuşacaklardır. Bu beyanın iki yoruma ihtimali vardır. Birincisi, onlar Rab'lerine kavuşacaklar ve imanlarından dolayı reddettiğim için beni Allah'a şikayet edecekler, bana düşman olacaklar ve benden kendilerini kovmamın hesabını soracaklar. İkincisi, onlar Rab'lerine kavuşacaklar, yani onların imanları zahiri olsun hatmi olsun, imanlarıyla Rab'lerine kavuşacaklar; hangi halde olularsa olsunlar onlar Rab'lerine gidecekler, Allah da onlara yaptıklarının karşılığını verecektir. Nitekim Cenab-ı Hak şu ayette bunu dile getiriyor: "Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünseydiniz bunu anlardınız!"
Fakat ben sizi bilgisizliğe gömülmüş bir topluluk olarak görüyorum. Bu beyan, benim davet ettiğim vahiylere karşı sizi cehalet içinde görüyorum anlamına gelebilir. Yahut, onlar ancak zahirde iman ettiler ve sana tabi oldular, içlerinden iman etmediler sözlerinde cahillik ediyorlardı. Veyahut onları kovmam halinde başıma gelecek olanları bilmiyorsunuz demektir.
Yorumu Yorumla
-
Yâ Kavmi (وَيَا قَوْمِ)
İbn Fâris, k-v-m kökünün temel manasının ayağa kalkmak, dik durmak, bir işi sevk ve idare etmek olduğunu belirtir. "Kavm" kelimesi, bir amaç uğruca veya zorluk anında beraberce ayağa kalkan topluluğu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramın başlangıçta sadece erkekler için kullanıldığını ancak daha sonra ortak bir bağ, inanç veya vatan etrafında birleşen tüm topluluğu kapsadığını belirtir. Kelimenin semantik dönüşümünü tahlil eden Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi cahiliye dönemindeki saf kabilevi asabiyetten (kan bağından) çekip çıkardığını ve peygamberin merhametle hitap ettiği teolojik bir kitleye dönüştürdüğünü ifade eder. Nuh'un "Ey kavmim!" seslenişi, bu sosyolojik bağı bir tebliğ zeminine dönüştürme çabasıdır.
Es'eluküm (أَسْأَلُكُمْ)
İbn Fâris, s-hemze-l kökünün bir şeyi istemek veya bir şey hakkında bilgi talep etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin iki boyutuna dikkat çeker: Birincisi cehaleti gidermek için bilgi sormak, ikincisi ise bir menfaat veya mal talep etmektir. Ayetteki bağlamda bu kelime, peygamberin tebliğine karşılık dünyevi bir menfaat beklentisinde olmadığını ifade eden hukuki ve ahlaki bir beyandır. Toshihiko Izutsu, peygamberlerin bu "ücret istememe" tavrını, onların cahiliye kâhinlerinden veya dünyevi liderlerden ayrılan en temel ontolojik ve ahlaki farkı olarak niteler.
Mâlen (مَالًا)
İbn Fâris, m-v-l kökünün temel anlamının sahip olunan her türlü değer, mülk ve mal varlığı olduğunu belirtir. Araplar başlangıçta özellikle develer için bu kelimeyi kullanırken, zamanla her türlü ticari ve maddi değeri kapsamıştır. Râgıb el-İsfahânî, "mal" kelimesini insanın arzuladığı ve mülkiyetine geçirdiği şeyler olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu teyit etmekle birlikte, Kur'an'ın bu kelimeyi dünyevi kibrin ve otoritenin bir aracı olarak gören müşrik zihniyetine karşı, geçici bir imtihan aracı olarak yeniden tanımladığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Mekke ve çevresindeki tüccar toplumda "mal"ın en yüksek değer olduğunu, Nuh'un bu talebi reddetmesinin kurulu ekonomik-teolojik sisteme radikal bir başkaldırı niteliği taşıdığını analiz eder.
Ecriye (أَجْرِيَ)
İbn Fâris, e-c-r kökünün bir işin veya emeğin karşılığında verilen bedel, ücret ve ivaz olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ecr" kavramını yapılan bir iyiliğe karşılık olarak sunulan hak edilmiş değer olarak tanımlar; Kur'an'da genellikle bu karşılığın Allah tarafından verileceği vurgulanır. Arthur Jeffery, kelimenin "ücret" anlamındaki teknik kullanımının Süryanice "agara" kelimesiyle tarihsel ve semantik bir paralellik taşıdığını ileri sürer. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin kullanımının peygamberin bağımsızlığını ilan ettiğini; tebliğin dünyevi bir pazarlık konusu değil, karşılığı sadece mutlak otorite (Allah) tarafından ödenecek ilahi bir görev olduğunu vurguladığını belirtir.
Târidi (بِطَارِدِ)
İbn Fâris, t-r-dal kökünün bir şeyi uzaklaştırmak, kovmak, dışlamak ve peşini bırakmamak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tard" eylemini bir kimseyi bulunduğu yerden veya konumdan hor görerek uzaklaştırmak olarak açıklar. Ayetteki bağlamda bu kelime, aristokrat elitlerin (mele') aşağı tabaka (erâzil) olarak gördüğü inananların dışlanması talebine karşı peygamberin reddini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin toplumsal sınıflaşmaya karşı Kur'an'ın eşitlikçi duruşunu simgelediğini belirtir. Öztürk'e göre Nuh, inananları kovmayacağını (târid) söyleyerek, kabilevi elitizmin yerine iman eksenli bir kardeşliği ikame etmiştir.
Mulâkû (مُلَاقُو)
İbn Fâris, l-k-y kökünün iki şeyin karşı karşıya gelmesi, birbirine kavuşması ve yüzleşmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lika" kavramını hem fiziksel karşılaşma hem de basiretle gerçeği fark etme olarak tanımlar. Ayetteki "Rabbine mülaki olmak" (kavuşmak) ifadesi, eskatolojik bir kesinlik bildirir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın zaman algısındaki en kritik terimlerden biri olduğunu, tüm varoluşun nihayetinde Allah'ın huzurunda mutlak bir yüzleşme (likaullah) ile sonuçlanacağını simgeleyen teolojik bir varış noktasını ifade ettiğini analiz eder.
Techelûn (تَجْهَلُونَ)
İbn Fâris, c-h-l kökünün temel manasının bilginin zıddı (cehalet) olduğunu ancak daha geniş anlamda bir şeyi asıl yerinden başka yere koymak, sertlik, kabalık ve taşkınlık yapmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cehaleti üç boyutta ele alır: Doğru bilgiden yoksun olmak, gerçeğin aksine inanmak ve doğruya aykırı eylemde bulunmak. Toshihiko Izutsu, "cehl" kavramının Kur'an öncesi Araplarda "bilgisizlik"ten ziyade "hilm"in (akılcılık, olgunluk ve yumuşaklık) zıddı olduğunu vurgular. Izutsu'ya göre "tecehelûn" eylemi, aristokrat elitlerin sırf kibir ve taşkınlıkları yüzünden hakikati görememeleri, rasyonel düşünmek yerine körü körüne bir inat ve duygusal tepkisellik (cahiliye kibri) içinde olmalarıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk ise bu kelimenin, kendilerini bilgili ve üstün gören elitlerin aslında ne kadar sığ ve ahlaki bir körlük içinde olduklarını deşifre eden ironik bir hitap olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla