Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hâkka Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hâkka Sûresi, 33. Ayet

    اِنَّهُ كَانَ لَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ الْعَظ۪يمِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnehu kâne lâ yu/minu bi(A)llâhi-l’azîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Çünkü o, ulu Allah'a iman etmezdi."

      Çünkü o, ulu Allah'a iman etmezdi. Bu ifade onların bu cezayı neden hak ettiklerini açıklamaktadır. O da kendilerinin Cenâb- Hakk'a iman etmemeleridir. Öte yandan “Allah'a iman etmezdi” cümlesinin mânası, O'nun vahdâniyetine inanmazdı, ya da peygamberler göndermesine inanmazdı veya ölümden sonra dirilmeye inanmazdı şeklinde de olabilir. Yoksa onlar Allah'a iman ediyorlardı. Fakat peygamberlere ve ölümden sonra dirilmeye iman etmeyen kimse gerçekte mümin değildir. Çünkü gerçek Tanrı, peygamberler gönderen ve öldükten sonra diriltmeye kādir olandır. Kâfir ise Allah'ın diriltme gücü olduğunu benimsemez, peygamberler gönderdiğini de kabul etmez. Bu durumda gerçekten ulu Allah'a iman etmiş sayılmaz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnehu (إِنَّهُ)

        Râgıb el-İsfahânî, "inne" edatının bir hükmü pekiştirmek, şüpheyi gidermek ve haberin kesinliğini vurgulamak için kullanıldığını; "hu" zamiriyle birleşerek azap içindeki suçlunun mahkumiyet gerekçesini sarsılmaz bir sebep-sonuç ilişkisiyle ortaya koyduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin cümlenin başında yer almasının, muhatabın dikkatini doğrudan suçun temel kaynağına çektiğini ve bir önceki ayetlerde tasvir edilen ağır cezaların rastgele değil, bu kesin gerekçeye dayandığını bildiren teolojik bir vurgu taşıdığını tahlil eder.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün bir şeyin meydana gelmesi, varlık kazanması ve bir hal üzere sabitlenmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sadece geçmiş zamanı bildirmekle kalmayıp, söz konusu niteliğin o kişide kökleşmiş bir karakter ve süreklilik arz eden bir seciye haline geldiğini; ayetteki kullanımının, inkarcının bu tutumunun geçici bir yanılma değil, bilinçli ve ısrarlı bir hayat tarzı olduğunu nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin suçlunun dünyadaki tüm varoluşsal serüvenini özetleyen bir işlev gördüğünü, onun yaşamı boyunca bu inkarcı kimliği benimsediğini ve bu kimliğin ahiretteki hüsranının asıl mimarı olduğunu vurgular.

        Lâ Yü'minü (لَا يُؤْمِنُ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün güven, emanet ve korkunun zıddı olan huzur/emniyet anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramının kalbin bir hakikate mutlak güven duyması ve teslim olması olduğunu; "lâ yü'minu" (inanmıyordu) ifadesinin ise bu güven bağının kasten koparılmasını ve kalbin ilahi hakikate karşı bütünüyle kapatılmasını ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında iman kavramının Allah ile kul arasındaki ontolojik bir ahit ve güven köprüsü olduğunu, bu olumsuzlamanın ise insanın yaratıcısıyla olan en temel bağını reddederek kendini mutlak bir manevi boşluğa itmesi anlamına geldiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin Mekke dönemindeki bağlamında, sadece teorik bir inançsızlığı değil, aynı zamanda ilahi otoriteyi ve beraberinde getirdiği ahlaki sorumlulukları reddeden aktif bir direnci simgelediğini vurgular.

        Billâh (بِاللَّهِ)

        İbn Fâris, Allah lafzının e-l-h kökünden türediğini, "ilah" kelimesinin kendisine ibadet edilen, sığınılan ve yüceliği karşısında hayrete düşülen varlık manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin tüm kemal sıfatlarını kendinde toplayan yegane yaratıcıya mahsus özel bir isim olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken analizinde İslam öncesi Arap şiirinde ve Güney Arapçası yazıtlarında mevcut olan "İlah/Al-İlah" formlarıyla tarihsel bağına işaret ederek, Kur'an'ın bu kavramı mutlak bir tevhidi ve tek otoriteyi nitelemek üzere merkeze aldığını aktarır. Toshihiko Izutsu, ayetteki "be" harf-i cerinin iman fiiliyle birleşerek inancın doğrudan doğruya Allah'ın zatına yönelmesini sağladığını, bunun da teslimiyetin odağını kesinleştiren semantik bir vurgu olduğunu tahlil eder.

        El-Azîm (الْعَظِيمِ)

        İbn Fâris, a-z-m kökünün büyüklük, sertlik, güç ve dayanıklılık anlamlarına geldiğini; kemiğe (azm) sertliği sebebiyle, büyük işlere de (muazzam) kapsayıcılığı sebebiyle bu kökten isimler verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Azîm" sıfatının Allah için kullanıldığında, O'nun zatının, kudretinin ve otoritesinin insan idrakini ve her türlü ölçüyü aşan mutlak yüceliğini nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın ayette inkarın vahametini göstermek için seçildiğini; zira isyanın büyüklüğünün, isyan edilen makamın azametiyle doğru orantılı olduğunu, sonsuz büyük (Azîm) bir varlığı inkar etmenin sonuçlarının da aynı derecede devasa bir yıkım getireceğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamında kendi kibrini ve dünyevi gücünü "büyük" sanan inkarcı tipolojiye karşı, gerçek ve tek büyüklüğün kime ait olduğunu sarsıcı bir şekilde hatırlatan teolojik bir ihtar olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X