Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 14. Ayet

    قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّاۜ قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلٰكِنْ قُولُٓوا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْا۪يمَانُ ف۪ي قُلُوبِكُمْۜ وَاِنْ تُط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَا يَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيْـٔاًۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâleti-l-a’râbu âmennâ(s) kul lem tu/minû ve lâkin kûlû eslemnâ velemmâ yedḣuli-l-îmânu fî kulûbikum(s) ve-in tutî’û(A)llâhe verasûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey-â(en)(c) inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bedeviler, 'İman ettik' dediler. Şunu söyle: Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre sadece boyun eğdik deyiniz. Bununla beraber Allah'a ve resûlüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir."

      İman - İslâm Aynıdır

      Bedeviler, İman ettik dediler. Şunu söyle: Henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre sadece boyun eğdik deyiniz. Bu âyet her ne kadar genel (العام) mahiyette ise de onunla "has (الخاص) murat edilmiştir, yani bazı bedevîler kastedilmiştir. Çünkü âyeti genele hamletmek, Allah Teâlânın verdiği haberi yalanlamak mânasına gelir. Çünkü bütün bedevîler böyle söylemiş değildirler, ayrıca bütün bedevîlere de iman gönüllerinize yerleşmedi denilmesi gerekmez. Fakat onlara sadece boyun eğdik deyiniz denilir. Bu da onların tümüne değil sadece bir kısmına hâstır. Ayet onların münafıklarıyla ilgili de olabilir, çünkü onlar iman etmedikleri halde iman ettiklerini söylüyorlardı. Cenâb-ı Hak onların iman etmediklerini, ancak teslim olduklarını, kılıç korkusuyla ve müminlerin sahip oldukları imkânlara ortak olmak için müminlere boyun eğdiklerini peygamberine bildirince, onların iman ettik demelerini de yasakladı, çünkü kalplerinde imandan eser yoktu. Bunun yerine Allah onlara, teslim olduk demelerini emretti. Buna göre âyete de söylediğimiz şekilde mâna verilmelidir. Yani boyunlarından kılıcın çekilmesi için boyun eğdik, teslim olduk! Cenâb-ı Hakk'ın burada İslâm ile imanı ayrı saydığı, iman ettik demelerini yasakladığı ve teslim olduk demelerini emrettiğini ileri sürerek ve şayet İslâm ile iman aynı şey olsalardı böyle demesi uygun olmazdı diyerek bu âyetten İslâm ile imanın ayrı şeyler olduğu neticesini çıkarmak doğru değildir. Biz deriz ki: Burada kullanılan İslâm kelimesi, iman ile aynı olan İslâm mânasında değildir, teslim olmak zâhirde boyun eğmek anlamındadır. Zâhirî açıdan bakıldığında ona İslâm da iman da denilir. Ancak iman ve İslâm'ın hakikati, aynı şeye varır; çünkü iman, her şeyin Allah Teâlânın rablığına ve birliğine şehadet ettiğini tasdik etmektir. İslâm da hiç kimseyi ortak kılmadan her şeyi sadece Allah'a teslim etmektir. İnsan, âlemdeki her şeyin Allah Teâlâya ait olduğuna, her şeyi O'nun yarattığına, her eserin, ustasının varlığına delil ve şahit olduğuna inandığı zaman, bu şahitliğiyle kendi yaratanını da tasdik etmiş olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Henüz iman gönüllerinize yerleşmedi. İman, kalbe girsin veya girmesin duyu organlarıyla hissedilen ve parçalardan oluşan bir olgu değildir. Ancak imanın mânası burada, kalbin fiilinin yok sayılmasıdır, o fiil de tasdiktir. Allah sanki şunu söylemektedir: Sizin kalpleriniz iman etmedi. Nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: "Onlar, kalpleri inanmadığı halde ağızlarıyla 'iman ettik' derler". Kerrâmiye mezhebine göre imanın kalpte değil dilde ve sözde olduğuna dair bu iki âyet-i kerîme birbirine aykırı düşmektedir. Çünkü münafıklar dilleriyle iman ettiklerini söylemişlerdi, fakat sonra Allah onların iman etmediklerini haber verdi. Onlar ise şöyle dediler: Aksine, biz iman ettik. Bunun üzerine onlara denildi ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?", "De ki: Buna Allah mı izin verdi yoksa Allah adına hüküm mü uyduruyorsunuz?". Bu ilâhî beyanlarda Resûlullah'ın (s.a.) peygamberliğine büyük ve güçlü bir delil vardır. Çünkü âyette, henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre sadece boyun eğdik deyiniz buyurulmaktadır. Bu sözü onlara peygamber aleyhisselâm söylemişti ve onlar da bu sözü inkâr edememişler, bunu kendisine Allah'ın bildirdiğini anlamışlardı. Kılıçtan korktuklarından dolayı Hz. Peygamber'in bilmemesi için de kalplerinde olanı da açıklamamışlardı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Bununla beraber Allah'a ve resûlüne itaat ederseniz yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmaz. Bu ilâhî beyan, münafıkların müminlerle yaptıkları sözleşme ile ilgili olarak Hudeybiye seferinden sonraki tutumları hakkında Fetih sûresinde belirtilen şu ilâhî beyanın sılası olması mümkündür: "Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız". Başka âyetlerde de buna benzer açıklamalar yapılmıştır. Allah şunu söylemektedir: Eğer Allah'a ve resûlüne itaat ederseniz, peygamber aleyhisselâmın cihada ve savaşa gitmek konusundaki davetine Hudeybiyeden sonra da uyarsanız, Allah sizin yaptığınız amellerden hiçbir şey eksiltmeyecektir. En doğrusunu Allah bilir. Ayete şöyle de mâna verilebilir: Eğer Resûlullahın (s.a.) vefatından sonra da Allah'a ve resûlüne itaat ederseniz, Allah yaptığınız hiçbir şeyi boşa çıkarmayacaktır, yani daha önce yapmış olduğunuz amelleri eksiltmeyecek, sonradan yaptıklarınızı da boşa çıkarmayacaktır. Şayet ona isyan eder ve hayatta iken ondan geri kalırsanız... Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: "Şayet Allah seni onlardan bir toplulukla tekrar karşılaştırır da başka bir sefere çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: Bundan böyle benimle asla sefere çıkmayacak ve benim maiyetimde düşmana karşı asla savaşmayacaksınız". Burada Allah, onların Hz. Peygamber'le birlikte savaşa çıkmalarını ebediyen yasaklamakta, sonra şunu söylemektedir: Şayet vefatından sonra ona itaat eder ve Allah yolunda cihat ederseniz, Allah yaptığınız hiçbir itaati boşa çıkarmaz, aksine kabul eder. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin münafıklar hakkında gelmiş olması ve tövbe edip Allaha ve resûlüne itaat ettikleri takdirde onları bağışlayacağını vâdettiği mânasına gelmiş olması da muhtemeldir. Nitekim Allah, küfürden tövbe ettikleri takdirde bütün kâfirleri bağışlayacağını şu beyanında vâdetmektedir: "Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır". İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bunun gibidir. Cenâb-ı Hak başka âyetlerde meâlen şöyle buyurmaktadır: "Allah, bu sadık kulları sadakatleri konusunda sorumlu kılsın diye ondan söz aldı", "Münafıkları da dilerse cezalandırsın, dilerse bağışlasın!" En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Bu âyet, bütün müminlerle ilgilidir; eğer Allah'a ve resûlüne itaat ederlerse, Allah amellerinizden hiçbir şeyi eksiltmeyecektir, yani amellerinizi zayi etmeyecek, aksine sevap verecektir. Nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: "Onlar, asla zararla sonuçlanmayacak bir ticaret umabilirler". Yani Allah için bir iş yapanın amelini Allah zayi etmeyecek, başkaları için iş yapanın yaptığı ise zayi olacak ve ondan hiçbir sevap alamayacaktır. Ayetin, İslâm'a giren müminler hakkında gelmiş olması da muhtemeldir; buna göre Allah şunu söylemektedir: Müslüman olduğunuz takdirde, küfür halinde iken yaptığınız güzel amellerinizin sevabından hiçbir şeyi eksiltmeyecektir. Nitekim âyet-i kerîmede, "Eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır" buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir cümlesinin mânası açıktır, tefsire ihtiyacı yoktur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kaleti (قَالَتِ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün söz söylemek, bir düşünceyi veya durumu lafızlarla beyan etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin burada sadece sesli bir ifadeyi değil, aynı zamanda bir iddiayı ve kişinin kendisini konumlandırdığı durumu (iman ettik iddiasını) deklare etmesini temsil ettiğini açıklar.

        El-A'rabu (الْأَعْرَابُ)

        İbn Fâris, a-r-b kökünden geldiğini, şehirleşmemiş, çölde yaşayan ve bedevi hayatı süren göçebeleri ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Arap" kelimesinin şehirlileri ve yerleşikleri de kapsayan genel bir isim olduğunu, ancak "A'rab" kelimesinin kural tanımaz çöl bedevileri için kullanılan özel bir isimlendirme olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin salt bir coğrafi veya etnik aidiyeti değil, Kur'an'ın inşa etmeye çalıştığı medeni ve ahlaki nizamın karşısında duran kaba, şekilci ve çıkarcı bir zihniyeti (bedeviyat) temsil ettiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin erken dönem İslam toplumundaki merkez-taşra sosyolojisini yansıttığını, bedevilerin dini bir inançtan ziyade gelişen yeni siyasi otoriteye karşı pragmatik bir tutumla yaklaştıklarını belirtir.

        Amenna (آمَنَّا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün güvenmek, korkusuz olmak ve kalben mutlak bir tasdikle bağlanmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın nefsin sükunete ermesi ve ilahi hakikati içselleştirerek onaylaması olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "haymen" (güvenmek/sadakat göstermek) köküyle ilişkisine değinerek, inancın derin bir aidiyet bağı olduğunu savunur. Ayette bedevilerin bu kavramı içi boşaltılmış, salt bir siyasi itaat beyanı olarak kullandıkları ifade edilmektedir.

        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün emir kipi olduğunu ve elçiye, bedevilerin iddialarını düzeltmesi için ilahi otorite adına konuşma yetkisi ve talimatı verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu emrin muhatapların zihnindeki yanlış kavramsal çerçevenin doğrudan peygamberin diliyle tashih edilmesini sağlayan kesin bir müdahale olduğunu açıklar.

        Lem tu'minu (لَمْ تُؤْمِنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünden gelen fiilin başındaki "lem" edatının eylemi geçmiş zamana dair kesin olarak olumsuzladığını, "iman etmediniz" diyerek iddialarının kökten reddedildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ifadenin onların yalan söylediğini değil, iman kavramının içini dolduramadıklarını, inancın kalpteki ontolojik varlığından henüz yoksun olduklarını yüzlerine vurduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu reddiyenin, imanın sıradan bir sözlü beyanla elde edilebilecek ucuz bir statü olmadığını, varoluşsal bir sarsıntı ve kalbi bir devrim gerektirdiğini ortaya koyduğunu vurgular.

        Velakin (وَلَٰكِنْ)

        İbn Fâris, bu edatın istidrak (yanlışı düzeltip doğrusunu ortaya koyma) işlevi gördüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bedevilerin geçersiz sayılan "iman ettik" iddialarının yerine, durumlarına tam olarak uyan hakiki vasfın (teslim olmanın) yerleştirilmesi için cümlenin yönünü çevirdiğini ifade eder.

        Kulu (قُولُوا)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün emir kipi olduğunu ve onların asıl söylemeleri, beyan etmeleri gereken gerçek durumun onlara dikte edildiğini belirtir.

        Eslemna (أَسْلَمْنَا)

        İbn Fâris, s-l-m kökünün barış yapmak, can güvenliğini sağlamak, boyun eğmek ve teslim olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "İslam"ın dışsal bir otoriteye itaat edip kılıcı bırakmak olduğunu, bu ayette kalbi tasdik olmaksızın sadece dille yapılan şekli bir boyun eğişin ve siyasi teslimiyetin kastedildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayetin "iman" ile "islam" kavramları arasına çok net bir ontolojik ve semantik hiyerarşi koyduğunu; bedevilerin henüz derin ahlaki bir şuura (imana) erişmediklerini, sadece yeni siyasi güce karşı dirençlerini kırıp itaat ettiklerini (islam) ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin burada dini bir rütbeden ziyade, sosyolojik bir entegrasyonu ve meşru iktidara boyun eğme mecburiyetini yansıttığını belirtir.

        Velemma (وَلَمَّا)

        İbn Fâris, bu edatın henüz gerçekleşmemiş ancak gelecekte gerçekleşmesi beklenen ve umulan bir olumsuzluk bildirdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lem" edatından farklı olarak "lemma" edatının, imanın şu an için kalplerde olmadığını ancak zamanla, eğitimle ve samimiyetle kalplere yerleşme ihtimalinin bulunduğunu, dolayısıyla bedevilerin tamamen inançsızlıktan ziyade bir geçiş sürecinde olduklarını ifade ettiğini açıklar.

        Yedhuli (يَدْخُلِ)

        İbn Fâris, d-h-l kökünün bir şeyin içine girmek, nüfuz etmek ve dışarıda olmanın (huruc) zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin imanın somut bir nesne gibi algılanarak insanın iç dünyasına, en gizli merkezine işlemesi, orayı mekan tutması mecazını taşıdığını açıklar.

        El-iymanu (الْإِيمَانُ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünden türeyen ve güven/tasdik anlamına gelen bu kelimenin, teslimiyetin (islam) ardından ulaşılması gereken nihai hedef ve ahlaki olgunluk aşaması olarak zikredildiğini belirtir.

        Fiy (فِي)

        İbn Fâris, içinde bulunma, zarfiyet ve kapsayıcılık bildiren bir harf-i cer olduğunu, eylemin nüfuz edeceği mekanı belirlediğini ifade eder.

        Kulubikum (قُلُوبِكُمْ)

        İbn Fâris, k-l-b kökünün dönmek, çevrilmek ve halden hale girmek anlamına geldiğini, kalbin duygu ve düşünce merkezi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bedensel bir organ olmasının ötesinde kalbin insanın algı, irade ve inanç merkezi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, dille söylenen "islam"a (teslimiyete) karşılık, "iman"ın yerleşeceği ontolojik zeminin sadece kalp olduğunu; Kur'an'ın şekilciliği reddederek dini varoluşun merkezine insan kalbini (bâtını) yerleştirdiğini vurgular.

        Ve in (وَإِنْ)

        İbn Fâris, şart bildiren edat olduğunu, ardından gelecek mükafatın veya sonucun belli eylemlerin yerine getirilmesine bağlandığını belirtir.

        Tutiy'u (تُطِيعُوا)

        İbn Fâris, t-v-a kökünün boyun eğmek, rıza ile tabi olmak ve emre uymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, itaatin zorlamayla (kerhen) değil, içten bir istekle ve samimiyetle buyruklara icabet etmek olduğunu açıklar. İmanın kalbe yerleşme sürecinin, şekli bir teslimiyetten ziyade pratik hayatta gösterilecek samimi bir itaat eylemiyle başlayacağını ifade eder.

        Allahe (اللَّهَ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyerek ibadet edilecek yegane yaratıcıyı ifade eden lafzatullah olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, mutlak itaatin yönlendirileceği nihai otoriteyi temsil ettiğini savunur.

        Ve resulehu (وَرَسُولَهُ)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün mesajla gönderilen elçi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a itaatin zorunlu pratik yansımasının, O'nun mesajını getiren ve uygulayan elçiye itaatle bütünleşik olduğunu, bu ikisinin birbirinden ayrılamayacağını açıklar.

        La yelitkum (لَا يَلِتْكُمْ)

        İbn Fâris, v-l-t (veya l-y-t) kökünün asıl anlamının bir şeyi eksiltmek, kısmak, noksanlaştırmak ve hakkını tam vermemek olduğunu belirtir. Başına gelen olumsuzluk edatıyla, eksiltme eyleminin kökten reddedildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin "la yenkuskum" (sizden eksiltmez/hakkınızı yemez) manasında olduğunu, dille teslim olup amelde itaat edenlerin eylemlerinin değerinin, henüz tam kamil bir imana erişmemiş olsalar bile, ilahi adalet terazisinde hiçbir şekilde zayi edilmeyeceğini açıklar.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, teb'iz (bir kısmı/bazısı) veya beyan (açıklama) işlevi gören edat olduğunu belirtir.

        A'malikum (أَعْمَالِكُمْ)

        İbn Fâris, a-m-l kökünün bilinçli, kasıtlı ve iradeye dayalı olarak ortaya konan her türlü eylem ve iş olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan ve rastgele fiillerden (fi'l) farklı olarak amelin süreklilik ve niyet barındırdığını ifade eder. Bedevilerin kabile asabiyetinden sıyrılıp İslam toplumu içinde gösterdikleri her türlü meşru çabanın bu kapsama girdiğini belirtir.

        Şey'en (شَيْئًا)

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün var olan, irade edilen ve mevcudiyet kazanan herhangi bir nesne, zerre veya miktar anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, belirsiz (nekre) yapısıyla kullanılmasının, amelin zerre kadar, en ufak bir parçasının dahi ilahi kayıt sisteminde kaybolmayacağını vurguladığını açıklar.

        İnnallahe (إِنَّ اللَّهَ)

        İbn Fâris, tekid (pekiştirme) edatı ve ilahi özel ismin birleşiminden oluştuğunu, Allah'ın vaadinin ve merhametinin kesinliğini muhatabın zihnine kazıdığını belirtir.

        Ğafurun (غَفُورٌ)

        İbn Fâris, ğ-f-r kökünün örtmek, kirden ve hatadan korumak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalplerinde henüz tam iman bulunmadığı halde İslam dairesine giren bedevilerin geçmiş cahiliye günahlarını ve şu anki iddialı tavırlarını örten, mübalağalı bir bağışlayıcılığı nitelediğini açıklar.

        Rahim (رَحِيمٌ)

        İbn Fâris, r-h-m kökünün şefkat, acıma, lütuf ve esirgeme duygusunu barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, günahları affetmekle (ğafur) kalmayıp, o eksik imana ve şekli teslimiyete rağmen onlara lütuf ve merhametle muamele eden, manevi bir onarım sağlayan ilahi şefkati ifade ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu isimlerin ayet sonunda zikredilmesinin, azarlanmış ve iddiaları çürütülmüş bedevileri tamamen dışlamayıp, onları ümmetin içine entegre olmaya, itaatle ahlaki tekamüllerini tamamlamaya teşvik eden büyük bir pedagojik merhamet kapısı olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X