Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 12. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اجْتَنِبُوا كَث۪يراً مِنَ الظَّنِّۚ اِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ اِثْمٌ وَلَا تَجَسَّسُوا وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضاًۜ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتاً فَكَرِهْتُمُوهُۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ تَـوَّابٌ رَح۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû-ctenibû keśîran mine-zzanni inne ba’da-zzanni iśm(un)(s) velâ tecessesû velâ yaġteb ba’dukum ba’dâ(an)(s) eyuhibbu ehadukum en ye/kule lahme eḣîhi meyten fekerihtumûh(u)(c) vettekû(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe tevvâbun rahîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bak bundan tiksindiniz! Allah'a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur."

      Zan, Şüphe ve Yakin Kelimelerinin Anlamı

      Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Burada yerinin, değerinin ve sebebinin bilinmesi gereken üç kelime vardır; biri zan, diğeri şek-şüphe, üçüncüsü de ilim ve yakîn kelimeleridir. Zanna gelince sanki o yok olup gitmesinden korkulan sebeplerin görünenine ait bilgidir. Şüphe ise zâhirî sebebi kaybolmuş yahut sebepleri birbirlerine mukabil ve eşit derecede olan bilgi konusudur; insan iki şey arasında mütereddit kalmakta, kalbi onlardan herhangi birinde karar kılamamaktadır. Yakîn de zâhirî sebepleri açıkta olan, yok olma ve geçip gitme korkusu bulunmayan bilgidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Zannın Çoğu Günahtır

      Zannın çoğundan sakının! Allah Teâlâ sanki, zevâlinin şerefine ve geçip gitmesine dayanan zâhirî sebeplere binâen aslında gerçekleşmemesi yahut zâil olması caiz olan bir sözün veya yapılan bir işin, sahibine kötülük getirmesini engellemektedir. En doğrusunu Allah bilir. Ayet-i kerîme her zandan sakınılması gerekmediğine ve her zannın günah olmadığına işaret etmektedir, çünkü Allah bazı zanlar günahtır buyurarak onun bir kısmını istisna etmektedir. Zannın istisna edilen ve sakınılması emredilmeyen kısmının, sebepleri galip gelen bölümü olması mümkündür. Sebeplerin galip gelmesi de çoğu kez ilme ve kesin bilgiye dayalı olarak yapılan iştir. Meselâ bir şeyi yapmaya zorlanan kişi, zorlayan kişinin halinden tehdidini yerine getireceğini açık olarak gördüğü zaman, söyleneni yapmasına ruhsat verilir yahut o iş onun için mübah hale gelir. Her ne kadar yapmaması yahut tehdit edildiği fiile tehdit edenin güç yetirememesi mümkün olsa da yapması mübahtır. İnsanlar arasındaki hükümlerde ve kanunlarda genel ölçü budur; bu hükümler zann-ı galibe göre verilir, kesin bilgiye göre değil. En doğrusunu Allah bilir. İstisna edilen ve günah olmayan zannın az kısmından maksadın hüsnüzan olması da muhtemeldir, çünkü bir insan hakkında hüsnüzanda bulunulması caizdir ve bunda günah yoktur. Sakınılması emredilen zan ise sebepleri araştırılmadan yahut bizzat görmeden yapılan kötü zandır. En doğrusunu Allah bilir.

      Tecessüs Yasaklanmıştır

      Gizlilikleri araştırmayın! Tecessüs, herhangi bir sebebi görülmediği halde insanlar hakkında kötü bilgiler toplamak için uğraşmaktır. Allah, böyle bir gayretin peşine takılmayı yasaklamaktadır yahut onu açıklamayı yasaklamakta ve örtüp gizlemeyi emretmektedir. Bu konuda peygamber aleyhisselâmdan çeşitli haberler rivayet edilmiştir. Rivayet edildiğine göre İbn Mesûd'a (r.a.), birinin sakalından şarap damlarsa görüşün nedir? diye sorulmuş, Abdullah b. Mesûd (r.a.) da şu cevabı vermiş: Biz, şayet bir olayı açık ve alenî olarak görürsek onu esas alırız, aksi halde Allah Teâlâ tecessüsü bize yasaklamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları tecessüs ile tahassüs kelimelerine farklı mâna verdiler, tecessüse kötülükleri ve çirkinlikleri araştırmak, tahassüse de hayırları ve mübah olan işleri öğrenmeye çalışmak anlamı verdiler. En doğrusunu Allah bilir.

      Gıybet Etmenin Haram Oluşu

      Birbirinizin gıybetini yapmayın! Gıybet iki şekilde olur. Birincisi, kişinin insanlardan gizlediği ve açıklanmasını istemediği kötü işlerini anlatmaktır. İkincisi, kendisinin söylemediği veya açıklamadığı kötü halin ve çirkin huyun açıklanmasıdır. Bu konuda Resûlullah'tan (s.a.), bir insanın, din kardeşinin hoşlanmadığı bir işini veya halini açıklamasını yasakladığı rivayet edilmiştir. Kendisine, biz onda var olan bir hali anlatıyoruz, olmayanı değil denilince de "Zaten olmayanı söylemek iftira olur" cevabını vermişti.

      Herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bak bundan tiksindiniz! Yani hiçbiriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanmaz. Burada Allah sanki şunu söylemektedir: İnsan nasıl ki onu yemekten hoşlanmıyor, aksine son derece tiksiniyor ise gıybet de yaşamakta olan kardeşinin etini yemektir. Dolayısıyla bu da çirkinlik konusunda ölü birinin etini yemekle aynıdır. Hiç kimse, gerek kendi isteğiyle ve gerek baskı yoluyla da olsa nasıl ki ölmüş birinin etini yemiyorsa, birbirinizin gıybetini de yapmayın ve birbirinizi kötü şekilde anmayın! Çünkü bunların ikisi de çirkinlikte eşittir.

      Allah'a itaatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur. Yani Allah'ın yasakladığı işleri yapmaktan sakının! Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir; yani tövbe edenin tövbesini kabul etmektedir. Rahmeti sonsuzdur; yani kul tövbe ettiği zaman Allah ona merhamet buyurur ve onu bağışlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ya eyyuhellezine (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ)

        İbn Fâris, ibareyi oluşturan "ya" edatının nida (çağrı), "eyyu" kelimesinin ise muhatabın dikkatini toplamak ve onu belirginleştirmek için kullanılan bir uyarı aracı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elleziyne" ism-i mevsulü ile birlikte bu hitabın sıradan bir kalabalığa değil, belirli bir inanç ve ahlak sözleşmesini kabul etmiş özel bir topluluğa yöneltildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu hitabın Kur'an'da kurucu bir formül olduğunu ve ardından gelecek olan ağır sosyal ahlak yasalarının, doğrudan bu grubun teolojik kimliğiyle bütünleştirildiğini vurgular.

        Amenu (آمَنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temel anlamının güvenmek, korkusuz olmak ve birine eman vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbin hakikati tasdik etmesi ve bu tasdikle sükunete ermesi olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "haymen" (güvenmek/sadakat göstermek) köküyle ilişkisine değinerek, inancın kuru bir kabulden ziyade derin bir sadakat bağı olduğunu savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında imanın, bireyleri birbirine kenetleyen ve aralarındaki sosyal şiddeti, şüpheciliği ve tahribatı engelleyen ontolojik bir güvenlik şemsiyesi olarak sunulduğunu belirtir.

        İctenibu (اجْتَنِبُوا)

        İbn Fâris, c-n-b kökünün asıl anlamının yan, taraf ve böğür olduğunu; mecazen bir şeyi bir kenara itmek, ondan uzak durmak ve onunla aynı tarafta (cenah) bulunmamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin fiziksel veya ahlaki olarak bir şeyden sakınmak ve araya mesafe koymak olduğunu; "terk edin" (zeru) veya "bırakın" emrinden çok daha şiddetli bir uzaklaşmayı, o fiilin semtine dahi uğramamayı ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, emrin ifteal babında gelmesinin, insanın iradesini zorlayarak, çaba sarf ederek ve bilinçli bir iç denetimle bu uzak durma eylemini sistemsel ve kararlı bir tutum haline getirmesi gerektiğini vurguladığını belirtir.

        Kesiran (كَثِيرًا)

        İbn Fâris, k-s-r kökünün miktar veya sayıca büyüklüğü, çokluğu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zannın büyük bir yekununa işaret ettiğini, çünkü insanın zihnine doluşan şüphelerin sayıca çok ve kontrolünün zor olduğunu açıklar.

        Min (مِّنَ)

        İbn Fâris, ayrılma ve bir bütünden parçayı ifade etme (teb'iz) işlevi gören edat olduğunu belirtir.

        Ez-zanni (الظَّنِّ)

        İbn Fâris, z-n-n kökünün kesin olmayan bilgi, tahmine dayalı inanç ve şüphe anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zannın, emarelere dayanarak zihinde oluşan ve doğru olma ihtimali kadar yanlış olma ihtimali de taşıyan kanaat olduğunu; ayette sakınılması emredilen zannın, insanlar hakkında kötüye yorulan, mesnetsiz ve tahripkar "sui-zan" (kötü zan) olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, zannın Kur'an epistemolojisinde "yakîn" (kesin bilgi) ve "ilm"in zıddı olarak konumlandırıldığını, sosyal ahlak bağlamında ise bilgisizlikten doğan yıkıcı bir önyargı mekanizması olarak toplumsal güveni içeriden zehirlediğini vurgular.

        İnne (إِنَّ)

        İbn Fâris, cümlenin anlamını pekiştiren, yargının şüphe götürmez bir hakikat olduğunu bildiren tekid edatı olduğunu belirtir.

        Ba'da (بَعْضَ)

        İbn Fâris, b-a-d kökünün bir şeyin parçası, kısmı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zannın tamamının değil bir kısmının günah olmasının, tedbir amaçlı araştırmaları veya iyiye yorma (hüsn-ü zan) gibi meşru düşünce süreçlerini istisna tuttuğunu ifade eder.

        Ez-zanni (الظَّنِّ)

        İbn Fâris, aynı kelimenin tekrar zikredilmesinin, sakınılması gereken o özel kısmın ahlaki ciddiyetine dikkat çektiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, burada kastedilen zannın bizzat günaha eşdeğer olan, iftiraya ve haksız yargılara zemin hazırlayan art niyetler olduğunu açıklar.

        İsmun (إِثْمٌ)

        İbn Fâris, e-s-m kökünün insanı iyilikten alıkoyan, yavaşlatan ve geciktiren eylem, günah ve vebal anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ism kavramının doğrudan akla ve şeriata aykırı, failini sevaptan mahrum bırakan ve cezayı hak ettiren kasıtlı ahlaki suçlar için kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin sadece hukuki bir ihlali değil, insanın ruhsal yapısında derin yaralar açan ve onu ilahi rahmetten uzaklaştıran ontolojik bir kirliliği temsil ettiğini belirtir.

        Vela tecessesu (وَلَا تَجَسَّسُوا)

        İbn Fâris, c-s-s kökünün elle dokunarak incelemek, nabız yoklamak, gizli olanı araştırmak ve casusluk yapmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tecessüsün başkalarının gizli hallerini, ayıp ve kusurlarını ortaya çıkarmak için merakla ve art niyetle araştırma yapmak olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu yasakla İslam toplumunda mahremiyetin (özel hayatın gizliliğinin) dokunulmaz bir hak olarak anayasal güvence altına alındığını ve insanların görünmeyen kusurlarını eşelemenin ağır bir ahlaki suç ilan edildiğini ifade eder.

        Vela yeğteb (وَلَا يَغْتَب)

        İbn Fâris, ğ-y-b kökünün gözden ırak olmak, gizlenmek ve örtünmek anlamına geldiğini; gıybetin de kişinin gıyabında (yokluğunda) arkasından konuşmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gıybeti, bir kimsenin duyduğunda hoşlanmayacağı fiziksel, ahlaki veya sosyal bir kusurunu o yokken başkalarına aktarmak olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin, kişinin yokluğunu fırsat bilerek onun haysiyetine ve şahsiyetine yönelik gerçekleştirilen "manevi bir suikast" olduğunu vurgular.

        Ba'dukum ba'dan (بَّعْضُكُم بَعْضًا)

        İbn Fâris, b-a-d kökünün bir bütünden parçaları ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, müminlerin aynı bedenin parçaları gibi olduklarını, dolayısıyla bir parçanın diğer parçayı arkadan vurmasının bütüne, yani toplumun tamamına zarar verdiğini açıklar.

        E yuhibbu (أَيُحِبُّ)

        İbn Fâris, h-b-b kökünün kalbin bir şeye meyletmesi, onu arzulaması ve sevmesi olduğunu belirtir. Başındaki soru edatının (hemze) kınama, şaşkınlık ve inkar (istifham-ı inkari) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın fıtraten tiksineceği bir eylemin "sevgi/istek" kelimesiyle yan yana getirilerek muhatapta derin bir psikolojik sarsıntı hedeflendiğini açıklar.

        Ehadukum (أَحَدُكُمْ)

        İbn Fâris, v-h-d veya e-h-d kökünün tekil şahsı ve bireyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cemaat içindeki her bir ferdin bu çirkin eyleme karşı bireysel olarak kendi vicdanında bu soruyu yanıtlaması gerektiğini açıklar.

        En ye'kule (أَن يَأْكُلَ)

        İbn Fâris, e-k-l kökünün yiyeceği çiğnemek, yutmak ve tüketmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yeme fiilinin burada maddi bir tüketimden ziyade, bir insanın onurunu ve şerefini acımasızca parçalayarak yok etmenin edebi ve sarsıcı bir mecazı olduğunu ifade eder.

        Lahme (لَحْمَ)

        İbn Fâris, l-h-m kökünün bedeni kaplayan et ve kas dokusu olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gıybetin hedefini somutlaştırarak, sözlü saldırının bedensel bir parçalanmaya eşdeğer tutulduğunu açıklar.

        Ehihi (أَخِيهِ)

        İbn Fâris, e-h-v kökünün kan bağıyla veya aynı yolda olmakla kurulan kardeşlik bağı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "başkasının eti" yerine "kardeşinin eti" denilerek eylemin iğrençliğinin zirveye taşındığını, sosyal bağın biyolojik bir şefkat bağı olarak sunulduğunu açıklar.

        Meyten (مَيْتًا)

        İbn Fâris, m-v-t kökünün hayatın zıddı olarak canlılığın yitirilmesi ve hissizlik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gıybet edilen kişinin ortamda bulunmadığı için tıpkı bir ölü gibi kendini savunamayacağını, ona saldırmanın çaresiz ve cansız bir bedeni parçalamak kadar alçakça bir korkaklık olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu eşsiz Kur'ani metaforun (ölü kardeşin etini yemek) insanın muhayyilesine yönelik en ağır psikolojik müdahalelerden biri olduğunu; gıybeti salt hukuki bir suç olmaktan çıkarıp, fıtrata aykırı, patolojik ve mide bulandırıcı bir yamyamlık olarak kodlayarak zihinlerde silinmez bir "kerahat" (tiksinti) algısı oluşturduğunu vurgular.

        Fekerihtumuhu (فَكَرِهْتُمُوهُ)

        İbn Fâris, k-r-h kökünün nefsin bir şeyden tiksinmesi, uzak durması, hoşlanmaması ve iğrenmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fıtratın ölü eti yemeyi iğrenç bulduğu gibi, aklın ve imanın da gıybeti aynı şekilde iğrenç bularak ondan tiksinmesi gerektiğini açıklar. Bu cümlenin bir emir değil, vicdanın uyanışını gösteren kesin bir tespit olduğunu ifade eder.

        Vettekullahe (وَاتَّقُوا اللَّهَ)

        İbn Fâris, v-k-y kökünün zarar verecek şeylerden korunmak, sakınmak olduğunu, Allah lafzıyla birlikte ilahi cezadan korunmayı ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gizli veya açık her türlü ahlaki zaaftan (zan, tecessüs, gıybet) sonra, Allah'ın her şeyi bildiği şuuruyla içsel bir oto-kontrol sistemine dönülmesi gerektiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, takvanın burada sosyal günahlara karşı insanın vicdanında kurduğu ahlaki kalkan olduğunu belirtir.

        İnnallahe (إِنَّ اللَّهَ)

        İbn Fâris, "inne" edatının ardından gelen ismi pekiştirerek, ilahi otoritenin hükmünün ve vaadinin kesinliğini vurguladığını belirtir.

        Tevvabun (تَوَّابٌ)

        İbn Fâris, t-v-b kökünün asıl anlamının rücu etmek, dönmek olduğunu; kul tövbe ettiğinde hatasından döndüğünü, Allah tövbeyi kabul ettiğinde ise kuluna merhametle ve lütufla yeniden yöneldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mübalağa kalıbında olmasının, kulların günahları ne kadar çok olursa olsun, Allah'ın tövbeleri kabul etmedeki dönüşünün eşsiz ve sürekli olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu ismin, sosyal ahlak yasalarını ihlal eden insanın pişmanlık duyduğu anda ontolojik çöküşten kurtulup yeniden ilahi lütuf dairesine dahil olmasını sağlayan dinamik bir merhamet mekanizması olduğunu vurgular.

        Rahim (رَّحِيمٌ)

        İbn Fâris, r-h-m kökünün şefkat, acıma, lütuf ve esirgeme anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hatasından dönen kula sadece azap etmemekle kalmayıp, onu manevi nimetlerle kuşatan, onaran ve iyileştiren ilahi merhameti nitelediğini açıklar. Angelika Neuwirth, ayet sonundaki bu kapanışın, ağır ahlaki eleştiriler ve sert mecazlarla sarsılan mümin psikolojisini, pedagojik bir denge unsuru olarak yeniden şefkatli ve ümitvar bir zemine oturtan estetik bir durak olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X