Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 11. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسٰٓى اَنْ يَكُونُوا خَيْراً مِنْهُمْ وَلَا نِسَٓاءٌ مِنْ نِسَٓاءٍ عَسٰٓى اَنْ يَكُنَّ خَيْراً مِنْهُنَّۚ وَلَا تَلْمِزُٓوا اَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْاَلْقَابِۜ بِئْسَ الِاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْا۪يمَانِۚ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ yesḣar kavmun min kavmin ‘asâ en yekûnû ḣayran minhum velâ nisâun min nisâ-in ‘asâ en yekunne ḣayran minhun(ne)(s) velâ telmizû enfusekum velâ tenâbezû bil-elkâb(i)(s) bi/se-l-ismu-lfusûku ba’de-l-îmân(i)(c) vemen lem yetub feulâ-ike humu-zzâlimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey iman edenler! Erkekler başka erkeklerle alay etmesinler; onlar kendilerinden daha iyi olabilirler; kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler; alay edilen kadınlar alay edenlerden daha iyi olabilirler. Biriniz diğerinizi karalamayın, birbirinize kötü ad takmayın. İman ettikten sonra fâsıklıkla anılmak ne kötüdür! Günahlarına tövbe etmeyenler yok mu, işte zâlimler onlardır."

      İnsanlarla Alay Etmek Yasaklanmıştır

      Ey iman edenler! Erkekler başka erkeklerle alay etmesinler. Ayetin zahiri, bir cemaatin başka bir cemaatle alay etmesini yasaklamaktadır. Çünkü alay etmek genellikle gruplar arasında olur. Bireyler arasındaki alay daha azdır, buradaki yasak onları da kapsar. Dolayısıyla âyetteki alay etme yasağı hem gruplar ve hem de bireyler olmak üzere herkesi içine alır. En doğrusunu Allah bilir.

      Âyette sözü edilen alay etme fiili iki şekilde yorumlanır. Birincisi, fiil ve davranış olarak alay etmektir. Buna göre âyet şunu söylemektedir: Bir kavim, davranışlarıyla başka bir kavimle alay etmesin! Çünkü onlar, bu davranışlarındaki niyetlerinde bunlardan daha hayırlı olabilirler. Yahut onlar, mutlak olarak daha hayırlı insanlar olabilir. Yani onların yaptıkları Allah katında bunların yaptıklarından daha samimi ve Allah'ın kabulüne daha yakın olabilir. İkincisi, onların hilkati, yani yaratılış şekilleri ile alay etmektir. Bu alay da onlara değil, onları yaratana gider. Onlar, Allah tarafından yaratılmış oldukları tarza rıza göstermişlerdir. Dolayısıyla bu yaratılış halleri ile onlar bunlardan daha hayırlı olabilirler.

      Onlar kendilerinden daha iyi olabilirler. Bu ilâhî beyan da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onların bugün içinde bulundukları hal ve davranışları, gelecekte daha hayırlı olabilir. İkincisi, onlar Allah katında bunlardan daha iyi durumda olabilirler. Nitekim Allah bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur: "Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır". Cenâb-ı Hak bu âyette, Allah katında en değerli kişilerin, sahip oldukları övünç sebepleriyle gururlananlar değil, Allah'a itaatsizlikten en çok sakınanlar olduğunu haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler; alay edilen kadınlar alay edenlerden daha iyi olabilirler. Allah Teâlâ burada, kadınların birbiriyle alay etmelerini yasaklamaktadır. Çünkü kadınlar, erkeklerle karışık bir hayat yaşamadıkları için onların alayları erkekler arasında görülmez. Genel olarak hayat, her cinsin kendi cinsiyle bir arada yaşamak şeklinde devam eder. İşte bundan dolayı alay etme yasağı burada ayrıca belirtilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Başka bir ihtimal de şudur: "Öldürülenler hakkında kısas size gerekli kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın". Cenâb-ı Hak sonra hür, köle, kadın ve erkeği aynı mânada birleştirerek "Kısasta sizin için hayat vardır" buyurdu. Burada kısas edilmesi gerekenleri aynı mânada toplamakta; hür, köle, erkek, kadın herkes bu hükme girmektedir. İşte bu örnekte Cenâb-ı Hak kısası önce tahsis edip, sonra genelleştirdiği gibi yukarıdaki âyette de kadınları tahsisen belirtmiş olabilir. Bir önceki cümlede erkeklerin birbirleriyle alay etmelerini yasaklarken, Onlar kendilerinden daha iyi olabilirler buyurmaktaydı. Aslında bu cümle erkeklerin kadınlarla, kadınların da erkeklerle alay etmelerini de içine almaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Biriniz diğerinizi karalamasın. Bu cümledeki "lemz" (لمز) kelimesiiğnelemek, iğnelemek anlamına gelir. Bazıları bunun dille yapılan iğneleme anlamına geldiğini, bazıları da ağız ve dudak hareketleriyle yapılan kusurlu bulma mânasına geldiğini söyler. Bazıları ise, gözle yapılan ayıplayıcı işaretlerdir, der. Hâsılı bu yollarla başkasını aşağılamak ve hakaret etmektir. İbn Kuteybe ise kelimeye ayıplamak mânasını verir, buna göre de âyet, birbirinizi ayıplamayın demektir. Ebû Avsece de ayıplamaya benzer bir harekettir, der. Sonra âyette, geçen "enfüseküm (انفسكم) kelimesi iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, kendinizi karalamayın mânasına gelebilir. Yani kendi kusurlarınızı insanlar arasında anlatarak kendinizi karalamayın. Burada, kendi kusurlarını örtmeleri ve gizli hayatlarını ortaya dökmemeleri emri vardır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu kelime ile diğer müminlerin şahsiyetleri kastedilmektedir. Çünkü onların şahsiyetleri, tek bir kişinin şahsiyeti gibidir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette, "Evlere girdiğinizde, kendinize selâm verin" buyurmaktadır. Buna göre buradaki âyet, sanki şöyle demektedir: Birbirinizi ayıplamayın! En doğrusunu Allah bilir.

      Kötü Lakap Takmak

      Birbirinize kötü ad takmayın. Yani birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. Buradaki "تنابز" (تَنَابَزُوا) kelimesi lakap takmak anlamına gelir. Bir hadiste, "Lakapları Râfiza olan bir kavim" buyurulur. Aslında âyette sadece "lâ tetenâbezû (لا تتنابزوا) denilmiş olsaydı yeterdi, aynı mânayı ifade ederdi. Fakat sanki şuna işaret edilmektedir: Birbirinizin lakaplarını açığa vurmayın, çünkü sizin açığa vurduğunuz lakap insanların zoruna gider. En doğrusunu Allah bilir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Müminlere bu fiil yasaklanmıştır, çünkü insanlar müslüman olduktan sonra da Câhiliye döneminde yapmış oldukları küfür ve günah olan işlerle isimlendiriliyorlar, bu lakaplarla anılıyorlar ve diyorlardı ki: Ey kâfir! Ey fâsık! Bunlara benzer lakaplarla çağırıyorlardı. Böyle olduğuna şu âyet de işaret etmektedir: İman ettikten sonra fâsıklıkla anılmak ne kötüdür! Müminlerin bunlara benzer lakaplarla anılmaları mümkündür, âyet-i kerime insanlara kendi isimlerinden başka isimler verilmesini yasaklamakta, sadece kendi isimleriyle bilinmelerini emretmektedir. Aynı şekilde sahip oldukları isimler ve özelliklerden başka lakaplarla anılmalarını da yasaklamaktadır. Çünkü bu lakaplarla anılmak onların zoruna gider ve kendilerini kızdırır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Günahlarına tövbe etmeyenler yok mu, işte zâlimler onlardır. Yani zâlimler bir şeyi ait olmadığı yere koyanlardır, (yani yapılmaması gerekeni yapanlardır). En doğrusunu Allah bilir.

      İman ettikten sonra fâsıklıkla anılmak ne kötüdür! Bu ilâhî beyan iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, söylediğimiz gibi müminin fâsıklığa nispet edilmesidir ki, iman ettikten sonra ona böyle bir isim verilmektedir. Buradaki yasak, iman etmeden önce yapmış olduğu bir fiilin, iman ettikten sonra da ona isim verilmesine ve böyle bir nispetin yapılmasına yöneliktir. Allah sanki şunu söylemektedir: İman ettikten sonra onlara bu türlü isimler vermeyin! En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, kişi iman ismini ve fiilini kendi tercihiyle seçip aldıktan sonra başkalarının onun için fâsık ismini tercih etmeleri ne kötüdür! Buradaki yasak imandan sonra fâsıklığın tercih edilmesinedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ya eyyuhellezine (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu terkibi oluşturan "ya" edatının nida (çağrı), "eyyu" kelimesinin ise muhatabın dikkatini toplamak ve onu belirginleştirmek için kullanılan bir uyarı aracı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elleziyne" ism-i mevsulü ile birlikte bu hitabın sıradan bir kalabalığa değil, belirli bir inanç ve ahlak sözleşmesini kabul etmiş özel bir topluluğa (müminlere) yöneltildiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu hitabın Kur'an'da kurucu bir formül olduğunu ve ardından gelecek olan ahlaki yasaların, doğrudan bu grubun teolojik kimliğiyle bütünleştirildiğini vurgular.

        Amenu (آمَنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temel anlamının güvenmek, korkusuz olmak ve birine eman vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbin hakikati tasdik etmesi ve bu tasdikle sükunete ermesi olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "haymen" (güvenmek/sadakat göstermek) köküyle ilişkisine değinerek, inancın kuru bir kabulden ziyade derin bir sadakat bağı olduğunu savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında imanın, bireyleri birbirine kenetleyen ve aralarındaki sosyal şiddeti, alaycılığı ve psikolojik tahribatı engelleyen ontolojik bir güvenlik şemsiyesi olarak sunulduğunu belirtir.

        La yeshar (لَا يَسْخَرْ)

        İbn Fâris, s-h-r kökünün birini hafife almak, onunla alay etmek, onu küçük düşürmek ve hor görmek anlamına geldiğini belirtir. Ayrıca birini zorla ve bedelsiz olarak bir işte çalıştırmak (tashir) anlamının da bu kökten türediğini, her iki durumda da muhatabın iradesinin ve onurunun yok sayıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sihriye" kavramının bir kimsenin kusurlarını veya zayıflıklarını açığa vurarak onu toplum önünde gülünç duruma düşürmek, eğlence konusu yapmak olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu nehiy (yasak) fiilinin, cahiliye toplumundaki kabilevi üstünlük kompleksini ve başkalarını aşağılayarak var olma güdüsünü ortadan kaldıran radikal bir sosyal ahlak yasası olduğunu vurgular.

        Kavmun (قَوْمٌ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün ayağa kalkmak, dikilmek ve dayanışma içinde olmak anlamına geldiğini; bu kelimenin özel olarak önemli işler ve savaşlar için bir araya gelen "erkekler topluluğu" manasında kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, aynı amaca yönelmiş zümreyi ifade ettiğini, ayetteki bağlamıyla kadınlardan ayrı olarak erkek grubunu nitelediğini ve toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden her iki gruba da eşit ahlaki sorumluluk yüklendiğini açıklar.

        Min (مِّن)

        İbn Fâris, ayrılma, başlangıç ve bir bütünden parçayı (teb'iz) ifade eden bir edat olduğunu belirtir. Ayette alay eyleminin hedef yönünü belirlediğini ifade eder.

        Kavmin (قَوْمٍ)

        İbn Fâris, alay edilen ve küçük düşürülen diğer erkekler topluluğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin belirsiz (nekre) formda kullanılmasının, sosyal statüsü veya kimliği ne olursa olsun hiçbir grubun diğerini aşağılama hakkına sahip olmadığını gösterdiğini belirtir.

        Asa (عَسَىٰ)

        İbn Fâris, bir durumun gerçekleşmesini ummak, beklenti içine girmek (teracci) ve yakınlık bildiren bir fiil olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin insanlar tarafından kullanıldığında bir umut veya ihtimal ifade ettiğini, ancak Kur'an'da Allah tarafından kullanıldığında kesinlik (vücub) bildirdiğini ve alay edilenlerin hakikatte alay edenlerden daha üstün olabileceği gerçeğini sabitlediğini açıklar.

        En yekunu (أَن يَكُونُوا)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün bir şeyin varlık sahasına çıkması, oluşması ve meydana gelmesi anlamına geldiğini belirtir. "En" edatıyla birlikte durumun varoluşsal gerçekliğine işaret ettiğini ifade eder.

        Hayran (خَيْرًا)

        İbn Fâris, h-y-r kökünün bir şeye yönelmek, onu seçmek, fayda sağlamak ve üstünlük anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayrın akıl, adalet ve erdem gibi fıtraten rağbet edilen mutlak iyilik ve üstünlük olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, buradaki hayır kavramının bedevi kültüründeki maddi güç, soy veya kabile çokluğuna dayalı zahiri üstünlüğü reddettiğini; gerçek üstünlüğün ve değerin ilahi ölçülere (takvaya ve ahlaka) dayalı ontolojik bir kalite olduğunu vurgular.

        Minhum (مِّنْهُمْ)

        İbn Fâris, kıyaslama (tafdil) bildiren "min" edatı ile alay eden erkekleri gösteren "hum" zamirinden oluştuğunu; üstünlüğün kimden kime göre olduğunu netleştirdiğini belirtir.

        Vela nisaun (وَلَا نِسَاءٌ)

        İbn Fâris, n-s-v kökünün (veya n-s-e) gecikmek, geride kalmak veya unutulmak anlamlarıyla ilişkili olabileceğini belirtir. Tekili kendi kökünden olmayan (imraetun) ve sadece "kadınlar topluluğunu" ifade eden bir isim olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, erkeklerin zıddı olarak kadın cinsini nitelediğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın sosyal ahlak yasalarını koyarken erkeklerin yanı sıra kadınları da açıkça muhatap almasının, bireysel sorumluluk ve ahlaki eylem noktasında tam bir cinsiyet eşitliği (mükellefiyet) tablosu çizdiğini, dedikodu ve alayın her iki cins için de aynı derecede yıkıcı olduğunu vurgular.

        Min nisain (مِّن نِّسَاءٍ)

        İbn Fâris, alay eylemine maruz kalan diğer kadınlar zümresini işaret ettiğini belirtir.

        Asa en yekunne hayran minhunne (عَسَىٰ أَن يَكُنَّ خَيْرًا مِّنْهُنَّ)

        İbn Fâris, kadınlara özgü zamirlerle (yekunne, minhunne) aynı şüphesiz ihtimalin ve ilahi ölçünün tekrarlandığını; alay edilen kadınların, alay edenlerden Allah katında çok daha değerli ve hayırlı olabileceği gerçeğinin altını çizdiğini ifade eder.

        Vela telmizu (وَلَا تَلْمِزُوا)

        İbn Fâris, l-m-z kökünün birini eliyle, sözüyle, kaş göz hareketiyle dürtmek, onda kusur aramak ve onu ayıplamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lemz" kelimesinin bir kimsenin yüzüne karşı veya arkasından gizli işaretlerle, imalarla onun onurunu zedeleyecek şekilde kusurlarını ifşa etmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin İslam'ın inşa ettiği yeni ahlak nizamında, insanın kişisel şerefinin ve dokunulmazlığının korunmasına yönelik çok kritik bir müdahale olduğunu; kabile toplumlarındaki yaygın "birbirini iğneleme" adetinin kesin bir dille yasaklandığını belirtir.

        Enfusekum (أَنفُسَكُمْ)

        İbn Fâris, n-f-s kökünün can, ruh, zat ve bir şeyin bizzat kendisi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "kardeşlerinizi ayıplamayın" yerine "kendinizi ayıplamayın" ifadesinin kullanılmasının çok derin bir mecaz barındırdığını; müminlerin inanç bağıyla tek bir nefis (vücut) haline geldiklerini, dolayısıyla başkasının onuruna yapılan saldırının aslında kişinin kendi onurunu zedelemesi ve kendini ayıplaması anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin toplumsal aidiyeti ve empatik bilinci en üst düzeye çıkaran edebi ve sosyolojik bir vurgu olduğunu ifade eder.

        Vela tenabezu (وَلَا تَنَابَزُوا)

        İbn Fâris, n-b-z kökünün temel anlamının bir şeyi hakir görerek, fırlatıp atmak ve bir kenara itmek olduğunu belirtir. Buradan hareketle insanlara hoşlanmadıkları isimleri bir ok gibi fırlatmaya "tenabüz" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin "tefa'ul" babında (müşareket) kullanılmasının, insanların birbirlerine karşılıklı olarak kötü ve aşağılayıcı lakaplar takmalarını, birbirlerini kötü isimlerle çağırmalarını ifade ettiğini açıklar.

        Bil-elkabi (بِالْأَلْقَابِ)

        İbn Fâris, l-k-b kökünün, kişinin asıl isminden farklı olarak sonradan takılan ve onda belirginleşen vasıf (lakap) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lakabın övme veya yerme amacıyla takılabileceğini, ancak buradaki bağlamda kişinin fiziksel kusurları, geçmişi veya hoşlanmadığı özellikleriyle onu tahkir etmek için uydurulmuş aşağılayıcı sıfatları temsil ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İslam toplumunda bireyin şahsiyetinin ve isminin mahremiyet taşıdığını, onu rızası dışında bir lakapla etiketlemenin insan haklarına yönelik bir ihlal ve manevi bir tecavüz olduğunu vurgular.

        Bi'se (بِئْسَ)

        İbn Fâris, b-e-s kökünün şiddet, darlık, çirkinlik ve kötülük anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyi şiddetle yermek, kötülemek ve kınamak için kullanılan bir "zem" fiili olduğunu, işlenen eylemin ne derece tiksindirici olduğunu vurguladığını açıklar.

        El-ismu (الِاسْمُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeninin s-m-v (yükseklik, yücelik) veya v-s-m (alamet, damga, işaret) olabileceğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir varlığı diğerlerinden ayırıp tanınmasını sağlayan lafız olduğunu ifade eder. Ayette, insanın lakaplarla çağrılmasının bir "isim" (kimlik) ve "nam" haline gelmesinin kastedildiğini söyler.

        El-fusuku (الْفُسُوقُ)

        İbn Fâris, f-s-k kökünün olgunlaşan taze hurmanın kabuğunu yırtarak dışarı çıkması anlamından türediğini; mecazen hak yoldan ayrılmak, itaatin sınırlarını yırtıp günaha dalmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şeriatın ve aklın belirlediği koruyucu ahlak dairesinin dışına çıkmak, pervasızca kötülük işlemek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, fısk kavramının, mümin toplumun ahlaki nizamına başkaldıran, o nizamı içeriden çürüten ve toplumsal güveni sarsan yıkıcı davranışları tanımladığını belirtir.

        Ba'de (بَعْدَ)

        İbn Fâris, b-a-d kökünün zaman veya mekan olarak bir şeyin arkasından gelmeyi, sonralığı ifade ettiğini belirtir. Zıtlık bağlamında "kabl" (önce) kelimesinin karşılığıdır.

        El-iymani (الْإِيمَانِ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünden türeyen ve kalpteki mutlak tasdiki, güveni temsil eden kelime olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "iman ettikten sonra fasıklık isminin (damgasının) ne kadar kötü olduğu" vurgusunun, kişinin inançla kazandığı yüksek manevi rütbeyi, cahiliye adetlerine (alay ve lakap takma) dönerek kendi elleriyle çöpe atması ve ahlaki bir irtidad (gerileme) yaşaması anlamına geldiğini ifade eder.

        Vemen (وَمَن)

        İbn Fâris, "ve" bağlacı ile akıllı varlıklar için kullanılan şart veya mevsul edatı olan "men" (kim ki) kelimesinin birleşiminden oluştuğunu belirtir.

        Lem yetub (لَمْ يَتُبْ)

        İbn Fâris, t-v-b kökünün geri dönmek, bir hatadan, günahtan veya yanlış bir yoldan vazgeçip asıl iyi duruma rücu etmek anlamına geldiğini belirtir. Başındaki "lem" edatıyla birlikte eylemin geçmişten şu ana kadar hiç gerçekleşmediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, tövbenin insanın işlediği kötülüğün çirkinliğini idrak ederek pişmanlıkla Allah'a yönelmesi olduğunu; ayette bu alaycılık ve lakap takma huylarından vazgeçmeyenlerin durumunun sorgulandığını açıklar.

        Fe-ulaike (فَأُولَٰئِكَ)

        İbn Fâris, uzaktaki veya rütbece belirli bir noktadaki kimseleri işaret eden, sonuca bağlama edatı (fe) ile birleşmiş bir işaret ismi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tövbe etmeyip günahlarında ısrar eden bu zümrenin, kesin bir yargıyla diğer insanlardan ayırt edilerek mimlendiğini ifade eder.

        Humu (هُمُ)

        İbn Fâris, yargıyı pekiştiren, hasr (sınırlandırma) işlevi gören ve hükmü sadece o muhataplara tahsis eden bir fasıl zamiri olduğunu belirtir.

        Ez-zalimune (الظَّالِمُونَ)

        İbn Fâris, z-l-m kökünün asıl anlamının bir şeyi kendi yeri ve hakkı olmayan bir yere koymak, noksanlaştırmak ve ışıksızlık/karanlık (zulmet) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulmün adaletin tam zıddı olarak başkasının hakkını çiğnemek, haddi aşmak ve tecavüzkar davranmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, zalim kavramının Kur'an'da sadece fiziksel bir şiddeti değil, ontolojik bir bozulmayı ifade ettiğini; başkasıyla alay eden ve ona kötü lakap takan kişinin, aslında ilahi yaratılışın haysiyetine saldırdığı için "adaleti bozan asıl mütecaviz" (zalim) konumuna düştüğünü vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, tövbe etmeyenlerin zalim ilan edilmesinin, sosyal ahlak ihlallerinin Kur'an'da doğrudan teolojik bir suç ve insanın kendi fıtratına yaptığı bir ihanet olarak değerlendirildiğinin en açık kanıtı olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X