Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 6. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ جَٓاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ۬ فَتَبَيَّنُٓوا اَنْ تُص۪يبُوا قَوْماً بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلٰى مَا فَعَلْتُمْ نَادِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû in câekum fâsikun binebe-in fetebeyyenû en tusîbû kavmen bicehâletin fetusbihû ‘alâ mâ fe’altum nâdimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın."

      Gelen Haberleri Tahkik Etmek Gerekir

      Ey iman edenler! Yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın. Müfessirlerin tamamı veya çoğunluğu bu âyetin, Velîd b. Ukbe b. Ebû Muayt hakkında geldiğini söylemekte ittifak ederler. Resûlullah (s.a.) onu zekât toplaması için Benî Mustalik kabilesine ve civardaki diğer kabilelere göndermişti. Câhiliye döneminde o kabile ile Velid arasında düşmanlık vardı. Onun geldiğini duyan kabile mensupları kendisini karşılamaya çıkmışlardı. Ancak Velîd bu durumdan korkup geri döndü ve Hz. Peygamber'e, kabile zekâtlarını vermeye yanaşmadılar, dedi. Müteakiben Resûlullah (s.a.), Halid b. Velîd'i gönderdi. Halid onların namaz kıldıklarını ve itaatkâr davrandıklarını gördü. Sonra insanlar zekâtlarını topladılar ve getirip kendisine verdiler. Halid de verilen zekâtı götürüp Resûlullah'a (s.a.) teslim etti. İşte bu olay üzerine, Ey iman edenler! Yoldan çıkmışın biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın, meâlindeki âyet indi. Ancak bu mesele müfessirlerin dedikleri gibi ise burada Velîd b. Ukbe'nin getirdiği haberin doğruluğunu araştırmak söz konusu değildir. Çünkü âyet, o adamın getirdiği haberden sonra nâzil olmuştur. Bu beyan ise bundan sonra yoldan çıkmış birinin (fâsıkın) herhangi bir konuda getireceği haberin doğruluğunu araştırmayı emretmektedir. Dolayısıyla bu âyet öncelikle, bir fâsıkın getireceği habere dair hükmü açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra o adamın münafık olması da muhtemeldir, Allah ise münafığın getireceği haberin doğruluğunu araştırmayı emretmemekte, bu konuda bir hüküm koymamaktadır. Çünkü nifak, insanın içinde olur, dışarıdan anlaşılmaz. Fâsık birinin ise durumu açıktır, dolayısıyla Allah onun getireceği haberin doğruluğunu araştırmamızı emretmektedir. Bu da âyet-i kerîmenin Velîd b. Ukbe hakkında gelmediğini gösterir. Çünkü münafıklardan başka bir kimsenin, burada söylendiği gibi müslümanları kışkırtması mümkün değildir. Bu itibarla müfessirlerin söylediklerinde vehim söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir.

      Adil Birinin Getirdiği Haber-i Vâhidin Kabulü Gerekir

      Bu âyet, söyleyenin âdil olması kaydıyla haber-i vâhidin kabul edileceğine de işaret etmektedir. Çünkü râvisi âdil olduğu halde haber-i vâhid kabul edilmeyecek olsaydı, âyetteki fâsık kelimesinin hakaretten başka bir mânası olmazdı. Hakaret ise akılsızların işidir, Allah Teâlânın bu şekilde nitelenmesi ise caiz değildir. Bu bakımdan âyette fısk kelimesinin belirtilmesi, bir insanın şahitliğini reddetme hükmünün ancak fâsık olması haline mahsus olduğuna işaret eder. Ayetteki fısk kelimesi akılsız biri tarafından kullanılmadığından dolayı, âdil olan biri hakkında bu hüküm uygulanmaz. Çünkü âyetin verdiği dinî hüküm, fâsık birinin getirdiği habere mahsustur, âyetten bundan başka bir mâna anlaşılmaz. Hükmün fâsık veya âdil tek kişinin verdiği her haber için genel olduğu düşünülürse, o zaman âyette fâsık kelimesi hakaret için belirtilmiş olur, bu ise hikmete uygun değildir. Dolayısıyla bu husus bizim dediğimiz gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bilmeden birilerine zarar vermemeniz için. Yani zâhirde fâsıklık ithamı sebebiyle bilmeden birilerine zarar vermiş olursunuz. Hakikatte ise âdil birinin verdiği haberle bir insanın zarar görmesi caizdir. Ancak insanlar arasında hükümlerin ve haberlerin kabul edilmesi, hakikatlere göre değil, zâhirî duruma göre söz konusu olur. Şahitliklerin kabulü ve onlarla hüküm vermek de böyledir. İnsanlar hakkında konulan bütün dinî hükümler, ancak ahvalin ve işlerin zahir hallerine göre konulmuştur, bunun her zaman hakikate uygun düşmesi ise mümkün değildir. Çünkü hâkim, şahitler âdil olduklarında onların şahitliğine dayanarak bir insanın öldürülmesine veya elinin kesilmesine hükmeder, fakat hakikatte durum böyle olmayabilir. Hz. Yakub'un çocuklarına söylediği şu söz de buna delildir: "Daha önce kardeşi Yûsuf hakkında size ne kadar güvendiysem, bunun hakkında da size ancak o kadar güvenirim!" Onlar baba bir kardeşlerini erzak almak üzere kendileriyle birlikte Hz. Yûsuf'a göndermesini babalarından istediklerinde, Hz. Yakub daha önce onların hatasını ve cinayetini bildiği için kendilerine güvenmedi. Çünkü daha önce onlara şöyle demişti: "Doğrusu onu götürmeniz beni endişelendiriyor; farkında olmadığınız bir sırada onu kurt yer diye korkuyorum". Önceleri onlardan bir hata ve cinayet görülmediği için Hz. Yakub onları suçlamamış, sadece Yûsuf'u kurt yer diye bir gerekçe ileri sürmüştü. Fakat Yûsuf'a yaptıkları ortaya çıkınca onları suçladı ve yaptıklarından dolayı onlara güvenmediğini söyledi. Bu da ithamın ret sebebi olduğunu ve haberin doğruluğunu araştırmanın, meselenin iç yüzünü bilmek açısından değil zâhirî açıdan bilgisizliği gidermek için gerekli olduğunu gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra yaptığınıza pişman olmamanız için. Yani zâhir durumun hilafına olarak yaptığınızdan pişman olmamanız için. Çünkü haberin doğruluğunu araştırmayı terkettikleri takdirde pişman olacaklar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ya eyyuhellezine (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ)

        İbn Fâris, ibareyi oluşturan unsurlardan "ya" edatının nida (çağrı) için kullanıldığını, "eyyu" kelimesinin ise bu nidadaki muhatabı belirginleştirmek ve ona odaklanmak amacıyla aracı bir lafız olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hitapta tenbih (uyarı) ve pekiştirme işlevi gören bu yapının, hitabın sıradan bir kitleye değil, belirli bir inanç grubuna hasredildiğini gösterdiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu hitabın burada müminleri sadece ibadete değil, ciddi bir sosyal ve epistemolojik sorumluluğa davet eden, uyarıcı bir çerçeve oluşturduğunu belirtir.

        Amenu (آمَنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temel anlamının güvenmek, korkusuz olmak, emin kılmak ve emanette bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın nefsin sükunete ermesi olduğunu, terim olarak ise hakikati kalp ile onaylamayı ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "haymen" (güvenmek) kökeniyle ilişkili olabileceğine dikkat çekerek, bu kavramın geniş bir sadakat çerçevesini kapsadığını savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında imanın salt zihinsel bir kabul değil, bilginin kaynağını sorgulamayı, adaletle hükmetmeyi ve toplumsal güvenliği korumayı gerektiren aktif bir şuur hali olarak sunulduğunu ifade eder.

        İn (إِنْ)

        İbn Fâris, şart bildiren bu edatın, eylemin kesinliğinden ziyade ihtimal dahilinde olan, vuku bulması muhtemel bir duruma işaret ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ardından gelecek olan kriz durumunun (güvenilmez birinin haber getirmesi) her zaman yaşanabilecek bir toplumsal risk taşıdığını, müminin bu şarta karşı zihnen teyakkuzda olması gerektiğini ifade eder.

        Caekum (جَاءَكُمْ)

        İbn Fâris, c-y-e kökünün bir yere varmak, gelmek ve bir mesafeyi kat ederek ulaşmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sıradan fiziksel bir gelişten çok, önemli bir haberin, durumun veya şahsın muhatabın alanına girmesi, ona ulaşması anlamında kullanıldığını; burada yoldan çıkmış bir kişinin taşıdığı bilginin müminlerin gündemine dahil olmasını ifade ettiğini açıklar.

        Fasikun (فَاسِقٌ)

        İbn Fâris, f-s-k kökünün asıl anlamının taze hurmanın kabuğunu yırtıp dışarı çıkması olduğunu, mecazen dini ve ahlaki sınırları aşıp yoldan çıkan, itaat dairesinden ayrılan kimseler için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fıskın şeriatın ve aklın belirlediği koruyucu çerçevenin dışına taşmak olduğunu, fasık kelimesinin karakter olarak güvenilmez, sözüne ve eylemine itibar edilmez kişiyi nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, fısk kavramının İslam öncesi dönemdeki bedevi başına buyrukluğundan evrilerek, ahlaki nizama başkaldıran, toplumsal güveni zedeleyen ve sadakat bağlarını koparan karakteri tanımladığını vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fasık kimliğinin burada doğrudan bilgi aktarımı bağlamında zikredilmesinin, salt haberin içeriğinden ziyade, kaynağın ahlaki seciyesinin ve geçmişinin sorgulanması gerektiğine dair kurucu bir prensip koyduğunu belirtir.

        Binebein (بِنَبَإٍ)

        İbn Fâris, n-b-e kökünün sıradan bir haberden farklı olarak, içinde büyük bir önem, toplumsal fayda veya zarar barındıran sarsıcı bilgi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nebe" kelimesinin duyulduğunda insanın eyleme geçmesini gerektiren, boş ve asılsız olmayan haberler için kullanıldığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Aramice veya İbranice'deki peygamberlik ve vahiy bağlamındaki haberleşme kelimeleriyle semantik bir akrabalığı olduğunu, Kur'an'ın bunu ciddi ve sonuç doğurucu kamusal haberler için kullandığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kelimeyle sıradan bir dedikodunun değil, toplumsal infiale, savaşa veya haksız bir askeri müdahaleye yol açabilecek stratejik bir bilginin kastedildiğini ifade eder.

        Fetebeyyenu (فَتَبَيَّنُوا)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün iki şeyin arasını ayırmak, örtülü olanı açığa çıkarmak, şüpheyi giderip netleştirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu emrin, gelen haberin doğru kısımları ile yanlış kısımlarını birbirinden titizlikle ayrıştırıp hakikati tüm çıplaklığıyla ortaya koymak için derinlemesine araştırma yapmak (tahkik) olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin epistemolojik bir süzgeç görevi gördüğünü, bilginin duygusal tepkilerle değil, rasyonel ve objektif kriterlerle test edilmesi zorunluluğunu ontolojik bir ahlak yasası olarak sunduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, farklı kıraatlerde "fetesebbetu" (sabit kadem olun, acele eyleme geçmeyin) şeklinde de okunan bu kelimenin, erken dönem İslam toplumunda bilgiye dayalı kriz yönetiminin temelini oluşturduğunu ve tepkisel şiddeti engellediğini ifade eder.

        En tusiybu (أَنْ تُصِيبُوا)

        İbn Fâris, s-v-b kökünün gökten inen yağmur veya atılan bir ok gibi bir şeyin doğrudan hedefine varması, isabet etmesi ve etkilemesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin genellikle istenmeyen bir durumun, felaketin veya haksız bir cezanın bir kimsenin başına gelmesi, onu vurması anlamında kullanıldığını açıklar. Ayetteki "en" edatıyla birlikte, teyit edilmemiş bilgiyle eyleme geçmenin masum insanlara felaket getirme riskine işaret ettiğini belirtir.

        Kavmen (قَوْمًا)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün bir iş için birlikte ayağa kalkan, dayanışma içindeki topluluk anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin aynı amaca yönelmiş veya aynı mekanda bulunan toplulukları ifade ettiğini söyler. Kelimenin belirsiz (nekre) formda kullanılmasının, tahkiksiz eylem sonucunda haksızlığa uğrama potansiyeli olan, kimliği fark etmeksizin herhangi bir masum grubu kapsadığını ifade eder.

        Bicehaletin (بِجَهَالَةٍ)

        İbn Fâris, c-h-l kökünün bilginin zıttı olduğunu, bir şeyi olduğundan farklı bilmek, yanlış anlamak veya hiç bilmemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, cehaletin sadece bilgisizlik olmadığını; inançta sapmayı, gerçeği araştırmadan hüküm vermeyi ve doğru bilinenin aksine taşkınca hareket etmeyi de kapsadığını açıklar. Toshihiko Izutsu, "cehalet" kavramının Kur'an'daki en temel semantik karşıtlığının "ilim" (bilgi) değil, "hilm" (akılcı itidal, sükunet ve kendini tutma) olduğunu vurgular. Burada kastedilenin, sadece bilgisizlik değil, araştırılmamış bir haber üzerine fevri, öfkeli ve dürtüsel bir taşkınlıkla yıkıcı eyleme geçmek olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu ifadenin entelektüel bir eksiklikten ziyade ağır bir ahlaki zafiyeti, düşüncesizliği ve psikolojik bir savrulma halini temsil ettiğini ifade eder.

        Fetusbihu (فَتُصْبِحُوا)

        İbn Fâris, s-b-h kökünün aslen sabah vaktine girmek olduğunu, ancak zamanla bir halden başka bir hale geçmek, köklü bir biçimde dönüşmek ve "olmak" anlamlarında kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin, kişinin önceki meşru ve masum durumunu kaybederek tamamen yeni, geri dönüşü zor ve ağır bir psiko-sosyal duruma (pişmanlık haline) evrilmesini ifade ettiğini açıklar.

        Ala (عَلَى)

        İbn Fâris, istila, zarar ve üstünlük bildiren bir edat olduğunu, burada eylemin sonucunun failin kendi aleyhine işleyeceğini ve kendi üzerine manevi bir yük olarak çökeceğini ifade ettiğini belirtir.

        Ma fealtum (مَا فَعَلْتُمْ)

        İbn Fâris, f-a-l kökünün bir işi icra etmek, eylemde bulunmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kelimesinden farklı olarak "fiil"in, bilinçli ve uzun süreli bir plandan ziyade, ani bir kararla, refleksle veya düşüncesizce yapılan hatalı davranışları da kapsadığını, burada tahkik edilmeden bedeviyat güdüsüyle yapılan haksız saldırıya işaret ettiğini açıklar.

        Nadimine (نَادِمِينَ)

        İbn Fâris, n-d-m kökünün elde edilemeyen veya elden kaçan bir fırsat yahut yapılan geri dönülemez bir hata sebebiyle kalpte duyulan derin acı, keder ve pişmanlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nedametin insanın eyleminin vahim sonuçlarını gördükten sonra aklının başına gelmesi ve kendi vicdanıyla yüzleştiğinde duyduğu çaresizlik hissi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin tahkik (araştırma) yapılmadan gerçekleştirilen fevri eylemin ontolojik bedelini yansıttığını; masum bir topluluğa zarar vermenin, failin kendi vicdanında yaratacağı onulmaz psikolojik yıkımı, suçluluk duygusunu ve ahlaki çöküntüyü temsil ettiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X