Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 2. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَرْفَعُٓوا اَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلَا تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ اَنْ تَحْبَطَ اَعْمَالُكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تَشْعُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ terfe’û asvâtekum fevka savti-nnebiyyi velâ techerû lehu bilkavli kecehri ba’dikum liba’din en tahbeta a’mâlukum ve entum lâ teş’urûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider."

      Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın! Bazıları şöyle dedi: Bu âyet, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer hakkında gelmiştir. Onlar Resûlullah'ın (s.a.) huzurunda bir konuda tartışıyorlardı. O esnada sesleri de yükselmişti. Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet, bir grup insan hakkında gelmiştir. Onlar Resûlullah'a (s.a.) bir şey sordukları zaman, Hz. Peygamber'den önce kendileri hüküm veriyorlardı. Bize göre ise böyle bir şey mümkün değildir. Söylendiği gibi ne seslerini Hz. Peygamber'in sesinden fazla çıkarmaları, ne bağırmaları ve ne de emir ve yasak hükmünü vermekte Resûlullah'ın (s.a.) önüne geçmeleri ihtimal dâhilindedir. Bunlardan dolayı Resûlullah'ın (s.a.) ashabına, onun emirlerine ve koyduğu yasaklara uyan kişilere bu hitabın yapılmış olması söz konusu değildir. Çünkü onların seslerini Resûlullah'ın (s.a.) sesinden fazla çıkarmaları ve bağırmaları yahut emir ve yasak koymakta onun önüne geçmeleri ihtimali yoktur. Ancak yanılarak veya gaflete düşerek yahut onun izniyle yaptıkları bir münazarada ve ilmî bir tartışmada seslerini yükseltirler. Çünkü onların kalplerinde Resûlullah (s.a.), herhangi bir iş veya sözle önüne geçmeye yahut seslerini yükseltmeye veya bağırmaya cesaret göstermekten çok daha üstün ve pek yüce bir değere sahipti. Dolayısıyla âyetin bu hükmü müşrikler ve münafıklar hakkında olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Masum Olmakla, Yasak Koyma İlişkisi

      Ayet eğer iman edenlere hitap ediyorsa, o zaman iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bu emir imtihanın başlangıç dönemi ile ilgilidir, Allah müminleri bununla imtihan etmekte, bu konuda onlardan öne geçmek, sesini yükseltmek ve bağırmak gibi herhangi bir davranış görülmediği halde kendilerine bunları emretmektedir. Cenâb-ı Hak, dilediği kişileri henüz mükellefiyetin başında dilediği buyruklarla imtihan eder, onlara emirler verir ve yasaklar koyar. Daha önce de söylediğimiz gibi peygamberler şirk ve isyandan korunmuş (mâsum) oldukları halde Allah onlara şirk ve isyanı yasaklıyor. İsmet yasak koymaya engel değildir, çünkü ortada bir emir veya yasak bulunduğu takdirde ancak peygamberin mâsum olduğu anlaşılır. Buna göre ayette yasaklanan öne geçmek, sesini yükseltmek ve bağırmak, her ne kadar ashâb-ı kiramda görülmediyse de imtihanın başlangıcında bu yasakların konulmuş olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. İkinci ihtimal de şudur: Cenab-ı Hak bunları ashâb-ı kirama, Resûlullah'ın (s.a.) meclisine katılan münafıkların ve diğer kâfirlerin ders almaları için söylemektedir. Çünkü münafıklar ve diğer kafirler Resûlullah'ın (s.a.) meclisine katılırlar ve Hz. Peygamber'e de birbirlerine davrandıkları gibi davranırlardı. En doğrusunu Allah bilir.

      Hz. Peygamber'e Saygısızlık Yapmak Küfre Götürür

      Sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider. Allah Teâlâ bunu müminlere, Resûlullah'ın (s.a.) huzurunda daima dikkatli ve uyanık olmaları ve ona karşı her zaman saygılı davranmalarını sağlamak amacıyla, herhangi bir zaman diliminde yanılarak ve gaflete düşerek onu hafife almamaları ve küçümsememeleri için söylemektedir, böyle yaparlarsa yaptıkları amelleri boşa gider. Çünkü Resûlullah'a (s.a.) karşı böyle bir davranış, insanı küfre götürür, bunu yanılarak ve gafletle yapmış olsa bile kendisini mazur kılmaz. Onlar her ne kadar kendi aralarında kasıtlı olarak yapmadıkları işlerde mâzur sayılırlarsa da Resûlullah'a (s.a.) karşı sakınmak kudretine ve dikkatli davranmak imkanına sahiptirler. Kendi aralarında yaptıkları bu tür davranışlardan sorumlu tutulmazlar, çünkü Allah aralarındaki bu tür davranışlarından dolayı onları sorguya çekmeyi kaldırmıştır. Fakat herkesin aynı şekilde sorumlu tutulması caiz olmakla birlikte, -salavatların en üstünü kendisine olsun- peygamber aleyhisselâm hakkında bu tür davranışlardan sorguya çekilmeyi kaldırmamıştır.

      Kerâbîsî şöyle der: Bazılarına göre bu âyetin bir hikmeti de şudur: İnsanlar büyük günah işledikleri için yaptıkları ameller de boşa gider (ihbât), nitekim Hasan-ı Basrînin şöyle dediği rivayet edilmiştir: (Kötü) bir amelin, yapılan (hayırlı) amelleri boşa çıkardığını insanlar anlamıyorlar mı? Allah şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, resûle itaat edin ve yaptıklarınızı boşa çıkarmayın". Şöyle de söylenmiştir: Ayetten maksat, yaptığı isyan fiilinin kötülüğü ile övünmektir, böylece insan büyük günahları işlemeyi önemsemez hale gelir, büyük günahı da basit görür, sonunda küfretmeyi de önemsemez ve küfre girer. Böylece ilk işlediği günah her ne kadar küçük olsa da yapmış olduğu amellerin sevabının boşa gitmesine sebep olur. Çünkü her tehlikeli işin temeli, yaptığı kötülüğü küçük görmektir. Biz deriz ki: İşlenen günah yapılan itaati yok etmez, ancak peygamber aleyhisselâmı hafife almak küfürdür, ondan Allah'a sığınırız.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ya eyyuhellezine (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu ibareyi oluşturan unsurlardan "ya" edatının nida (çağrı) için kullanıldığını, "eyyu" kelimesinin ise bu nidadaki muhatabı belirginleştirmek ve dikkat çekmek amacıyla aracı bir lafız olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ya" edatının hem uzak hem de yakın seslenmelerde kullanılabildiğini, "eyyu" ekinin ise hitapta tenbih (uyarı) ve tekid (pekiştirme) işlevi gördüğünü ifade eder. "Elleziyne" ism-i mevsulü ise hitabın genel bir gruptan ziyade, belirli vasıfları (iman edenler) taşıyan özel bir kitleye hasredildiğini gösterir. Toshihiko Izutsu, bu kalıbın Kur'an terminolojisinde inananlar topluluğunu bir araya getiren, onlara toplumsal ve dini bir kimlik kazandıran merkezi bir hitap formülü olduğunu vurgular. Bu ayet bağlamında, elçiye karşı gösterilecek edep kurallarının doğrudan bu kimliğin bir parçası olarak sunulduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, bu tür hitap formüllerinin arka planında semitik hitabet geleneğinin izlerinin görüldüğünü ve muhatabın zihnini gelecek olan emre veya yasağa hazırladığını ifade eder.

        Amenu (آمَنُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünün e-m-n harflerinden oluştuğunu; bu kökün temel anlamının güvenmek, korkusuz olmak ve emanette bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın nefsin bir şeye inanarak sükunete ermesi ve korkudan kurtulması olduğunu, terim olarak ise Allah'ın birliğini ve Resulü'nün getirdiklerini kalp ile onaylamayı ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin teknik anlamının Aramice "haymen" (inanmak/güvenmek) kökenli olabileceğine dikkat çeker ve Kur'an'ın bu kavramı eski Arapça kullanımından daha geniş bir inanç çerçevesine taşıdığını savunur. Toshihiko Izutsu, "emene" kökünün İslam öncesi dönemde kabile içindeki güvenlik ve sığınma bağlamında kullanıldığını, ancak Kur'an ile birlikte bu güvenin nesnesinin Allah'a ve O'nun elçisine kaydırıldığını ifade eder. Bu ayette imanın, elçinin huzurunda takınılacak tavırla doğrudan ilişkilendirildiğini vurgular.

        La terfeu (لَا تَرْفَعُوا)

        İbn Fâris, r-f-a kökünün bir şeyi aşağıdan yukarıya doğru hareket ettirmek veya bir şeyin değerini artırmak, yükseltmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin hem cisimlerin fiziksel olarak yükseltilmesi hem de manevi mertebelerin yüceltilmesi için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki nehiy (yasaklama) formuyla birlikte, sesin elçinin sesinden daha yüksek bir seviyeye çıkarılmasının yasaklandığını, bunun aynı zamanda elçinin otoritesine karşı bir üstünlük taslama girişimi olarak görüldüğünü açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin müminlerin elçi karşısındaki konumunu belirleyen ahlaki bir sınır olduğunu ve fiziksel bir eylem üzerinden kalbi bir saygı düzenlemesi yapıldığını belirtir.

        Asvatekum (أَصْوَاتَكُمْ)

        İbn Fâris, s-v-t kökünün kulakla algılanabilen her türlü seda ve gürültü anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sesin nefesin boğazdaki bir engelle karşılaşması sonucu oluştuğunu, burada ise özellikle iradeli konuşma seslerinin kastedildiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, "asvat" (sesler) şeklindeki çoğul kullanımın, topluluk içindeki her bir ferdin kendi bireysel ses tonundan ve üslubundan sorumlu tutulduğunu gösterdiğini savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin kullanılmasının amacının bedevi kültüründeki sert ve kaba hitap tarzını dönüştürmek ve yerine medeni, vakarlı bir iletişim dili koymak olduğunu belirtir.

        Fevka (فَوْقَ)

        İbn Fâris, f-v-k kökünün bir şeyin üstünde bulunmak, aşmak ve yükseklik anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "fevka" kelimesinin hem mekansal bir üstünlüğü hem de rütbe ve şan bakımından daha yukarıda olmayı temsil ettiğini belirtir. Ayette, sesin elçinin sesinden "daha yukarıya" çıkarılmaması emredilerek, hiyerarşik bir edep sınırı çizildiğini açıklar. Gabriel Said Reynolds, semitik dillerde bu zarfın otorite ilişkilerini tanımlamakta merkezi bir rol oynadığını ve burada elçinin sesinin (sözünün) her türlü beşeri sözden üstün tutulması gerekliliğini pekiştirdiğini ifade eder.

        Savti (صَوْتِ)

        İbn Fâris, s-v-t kökünün temel anlamının nida ve seda olduğunu, ayetteki tekil kullanımın elçinin tekil otoritesini ve sözünün birliğini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, müminlerin çoğul seslerine (asvat) karşılık elçinin sesinin tekil (savt) olarak zikredilmesinin, onun sözünün merkeziyetine ve biricikliğine işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin burada sadece fiziksel bir ses dalgasını değil, peygamberlik kurumunun getirdiği ilahi mesajın tınısını ve ağırlığını temsil ettiğini ifade eder.

        En-Nebiyyi (النَّبِيِّ)

        İbn Fâris, kelimenin n-b-a (haber vermek) kökünden gelmesi durumunda "Allah'tan haber getiren", n-b-v (yükselmek) kökünden gelmesi durumunda ise "makamı yüce olan" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nebi kelimesinin Allah ile akıllı varlıklar arasında elçilik yapan kimse olduğunu, bu makamın yüksekliği sebebiyle ona özel bir hitap tarzı gerektiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak İbranice "nabi" ile ilişkili olduğunu ve Kur'an'ın bu terimi vahyi taşıyan kurumsal bir kimlik olarak kullandığını savunur. Theodor Nöldeke, bu ismin elçinin şahsi adından ziyade makamını (Nebi) öne çıkararak, Müslümanların ona bireysel bir arkadaş gibi değil, ilahi bir temsilci gibi davranmaları gerektiğini vurguladığını belirtir.

        Vela techeru (وَلَا تَجْهَرُوا)

        İbn Fâris, c-h-r kökünün bir şeyi gizlemeyip açığa vurmak, sesini yükseltmek ve aşikâr kılmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cehr" kelimesinin bir şeyi herkesin duyabileceği şekilde en yüksek tonda ifade etmek olduğunu, ayette ise elçiye karşı bu tür bir pervasızlığın yasaklandığını açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin yasaklanmasının, elçinin huzurunda zihinsel ve ruhsal bir toparlanma (sekine) gerekliliğini ortaya koyduğunu ifade eder. Christoph Luxenberg, kelimenin Aramice arka planındaki "anlatmak/açıklamak" anlamlarıyla bağ kurulabileceğini, ancak Kur'an bağlamında bunun tamamen sesli bir hitap eylemiyle sınırlandığını iddia eder.

        Bil-kavli (بِالْقَوْلِ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün söz söylemek, telaffuz etmek ve bir fikri beyan etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin sadece ses çıkarmaktan farklı olarak, içinde bir anlam ve hüküm barındıran ifade biçimi olduğunu ifade eder. Ayette, elçiye yönelik her türlü sözlü beyanın belirli bir nezaket çerçevesinde olması gerektiği vurgulanmaktadır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da "kavl"in eylemle bütünleşen bir söz olduğunu ve elçiye söylenen sözün aslında Allah'a karşı bir tavır yansıttığını belirtir.

        Kecehri (كَجَهْرِ)

        İbn Fâris, "cehr" mastarının başına gelen "ke" edatının bir benzetme ve kıyaslama işlevi gördüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ifadenin insanların kendi akranları ve arkadaşları arasındaki sıradan, teklifsiz konuşma tarzını simgelediğini ifade eder. Ayetteki uyarının, elçiyi bu sıradan arkadaşlık seviyesine indirgeyen üslubun yanlışlığına yönelik olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu benzetmenin psikolojik bir bariyer kurmayı amaçladığını ve peygamberlik makamının sıradan beşer ilişkilerinden tecrit edildiğini vurgular.

        Badikum (بَعْضُكُمْ)

        İbn Fâris, b-a-d kökünün bir şeyin parçası, cüzü veya bir bütünden ayrılan kısım anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bazı" kelimesinin insanlar arasındaki benzerlik ve eşitlik durumuna işaret ettiğini, müminlerin birbirlerine karşı davrandıkları gibi elçiye davranmamaları gerektiğini anlatmak için seçildiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin müminler arasındaki yatay ilişkiyi temsil ettiğini, oysa elçi ile müminler arasındaki ilişkinin dikey bir hiyerarşi barındırdığını belirtir.

        En tahbeta (أَنْ تَحْبَطَ)

        İbn Fâris, h-b-t kökünün temelinde bir hayvanın zehirli veya fazla ot yiyerek karnının şişmesi ve ölmesi mecazının bulunduğunu belirtir. Bu kökün amellerin boşa gitmesi, faydasız kalması ve yok olması anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "hıbt" kavramının dini literatürde kazanılan sevapların silinmesi ve yapılan işlerin manevi değerini kaybetmesi anlamında kullanıldığını ifade eder. Ayette, elçiye saygısızlığın imanın kazanımlarını nasıl tehlikeye attığına dair sert bir uyarı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin amellerin ontolojik olarak boşa çıkmasını temsil ettiğini ve edepsizliğin ameli etkisiz bırakan bir "manevi virüs" gibi tasvir edildiğini savunur.

        Amalukum (أَعْمَالُكُمْ)

        İbn Fâris, a-m-l kökünün niyet ve iradeyle gerçekleştirilen her türlü eylem olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, amel kelimesinin rastgele yapılan işlerden farklı olarak, akıl ve kasıtla yapılan süreklilik arz eden davranışlar olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, İslam inanç sisteminde amelin imanın dışa vurumu olduğunu, bu yüzden amellerin boşa çıkmasının kişinin dini varlığını tehdit eden en ağır sonuçlardan biri olduğunu vurgular.

        Teşurune (تَشْعُرُونَ)

        İbn Fâris, ş-a-r kökünün bir şeyi duyularla, incelikle ve derinlemesine hissetmek anlamına geldiğini belirtir. Kıl kadar ince detayları fark etmeyi temsil ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, şuurun duyular vasıtasıyla ulaşılan ve gizli kalan hakikatleri idrak etme gücü olduğunu söyler. Ayetin "ve entum la teş'urune" şeklinde bitmesinin, yapılan edepsizliğin yıkıcı etkisinin o anda hissedilemeyeceği ve amellerin kaybının sinsice gerçekleşeceği konusunda bir ikaz olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavramın insan bilincinin gaflet anlarına ve davranışlarının uzun vadedeki sonuçlarını görememe zaafına dikkat çektiğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X