Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hucurât Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hucurât Sûresi, 1. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tukaddimû beyne yedeyi(A)llâhi ve rasûlih(i)(s) vettekû(A)llâh(e)(c) inna(A)llâhe semî’un ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Ey iman edenler! Allah ve resûlünün önüne geçmeyin, Allaha itaatsizlikten sakının! Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir."

      Allah ve Resûlünün Önüne Geçmek

      Ey iman edenler! Allah ve resûlünün önüne geçmeyin! Bazıları şöyle dedi: Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer, Resûlullah'ın (s.a.) huzurunda bir konuda tartışıyorlardı. O esnada sesleri de yükselmişti. Bunun üzerine şu âyetler geldi: Ey iman edenler! Allah ve resûlünün önüne geçmeyin, Allah'a itaatsizlikten sakının! Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir. "Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın; sonra farkında olmadan amelleriniz boşa gider". Allah ve resûlünün önüne geçmeyin meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basrînin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Yani kurban günü Resûlullah'tan (s.a.) önce kurbanlarınızı kesmeyin! Çünkü bazı insanlar kurban günü, Resûlullah (s.a.) kurban (bayram) namazını kılmadan önce hayvanlarını kesiyorlardı. Katâde de şöyle dedi: Bize rivayet edildiğine göre bazı insanlar şöyle diyorlardı: Şöyle şöyle bir âyet gelse yahut şöyle şöyle yapılsa... İşte bunun üzerine bu âyetler geldi ve onlara, Allah gerekli açıklamayı yapmadıkça söz ve fiil olarak Resûlullah'ın (s.a.) önüne geçmemelerini emretti. Bu âyetlerin nüzülüyle ilgili buna benzer açıklamalar yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bize göre ise Ey iman edenler diye başlayan bu âyetin aslı şudur: Ey iman edenler! Bilin ki, yaratmak ve emretmek Allah'a aittir. Dolayısıyla Allah'ın ve Resûlullah'ın (s.a.) emrettiği ve yasakladığı işlerin dışında hiçbir işi, hiçbir emri, hiçbir sözü, hiçbir fiili, hiçbir hükmü ve hiçbir yasağı öne almayın! Aksine Allah'ın emrine ve yasağına uyun, iman edip, yaratmanın ve emretmenin kendisine ait olduğunu kabul ettiğiniz Allah'ın buyruklarını gözetin! O'nun emirlerini ve yasaklarını koruyun! Allah ve resûlünün herhangi bir emrine ve yasağına aykırı davranmaktan sakının! Söylediğimiz gibi yaratmanın ve yaratılanlara emretme yetkisinin sadece Allah'a ait olduğuna iman etmelerinden dolayı her iş, her söz, her fiil, kaza, hüküm, kurban kesmek ve benzeri her emir bu hükme dâhildir. Çünkü âyettekine benzer hitaplar şayet özel bir şahıs hakkında gelmiş olsa bile, bu hüküm herkesi kapsar. Aynı şekilde âyet, belli bir emir ve fiil için gelse dahi, bütün işler aynı hükme girer. Ayetteki hitap genel ve mutlak olduğuna göre hükmün herkes için ve her şey için geçerli olduğundan başka nasıl bir yorum yapılabilir? Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Rivayet edildiğine göre Mesrûk, Hz. Aişe'nin (r.a.) yanına gitmişti. Hz. Aişe, Mesrûka içecek ikram etmesini hizmetçisine emretti. Mesrûk ise ben oruçluyum, dedi. O gün, oruç tutulması şüpheli sayılan gündü. Hz. Aişe, bugün oruç tumak yasaklanmıştır, dedi ve şu âyeti okudu: Ey iman edenler! Allah ve resûlünün önüne geçmeyin! Yani oruçta ve diğer işlerde önüne geçmeyin. Burada Hz. Aişe, Allah ve resûlünün önüne geçmek, sözde veya fiilde Resûlullah'a (s.a.) muhalefet etmeye dair âyetin genel hükmünü dikkate almıştır. Allah ve resûlünün önüne geçmeyin ilahî buyruğu hakkında Ebû Ubeyde Ma'mer b. Müsenna'nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: O'nun dışındaki emir ve yasağa uymakta acele etmeyin!

      Allah'a itaatsizlikten sakının! Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir. Yani söz ve fiil olarak Allah'ın emir ve yasağına muhalefetten sakının! Allah'ın emir ve yasağını size emreden Resûlullah'a (s.a.) muhalefetten ve onun sizi davet etmiş olduğu her işe aykırı davranmaktan sakının! Şüphesiz Allah her şeyi işitmektedir, yani her sözünüzü işitmektedir. Ve bilmektedir, yani fiillerinizi ve amellerinizi bilmektedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Allah'ın ve resûlünün önü ifadesinden bedenin organları mânası anlaşılmamıştır. Yaratmaya dair anladıkları gibi bundan eller mânasını da çıkarmamışlardır. "Kendi ellerimle yarattım" meâlindeki âyete insanlar, bilinen el mânasını nasıl verirler? Aksine "Kendi ellerimle yarattım" sözüne, ben onu, aykırı davranacağını veya isyan edeceğini bildiğim bir ilimle yarattım, ne yapacağını haberim olmadan yaratmış değilim mânasını vermeleri gerekir. Şu ilâhî beyanlar da bu mânayı teyit etmektedir: "Allah yaptıklarınızı görmektedir... Allah, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır". Yani Allah onların neler yapacaklarını bilerek yaratmıştır, yapacaklarından habersiz olarak yaratmış değildir. Buna göre Allah'ın ve resûlünün önüne geçmeyin buyruğuyla, uzuvları ve sayıları değil, Allah'ın emrini ve yasağını anlamaları gerekir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ya eyyuhellezine (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu ibareyi oluşturan unsurlardan "ya" edatının nida (çağrı) için kullanıldığını, "eyyu" kelimesinin ise bu nidadaki muhatabı belirginleştirmek ve dikkat çekmek amacıyla aracı bir lafız olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ya" edatının hem uzak hem de yakın seslenmelerde kullanılabildiğini, "eyyu" ekinin ise hitapta tenbih (uyarı) ve tekid (pekiştirme) işlevi gördüğünü ifade eder. "Elleziyne" ism-i mevsulü ise hitabın genel bir gruptan ziyade, belirli vasıfları (iman edenler) taşıyan özel bir kitleye hasredildiğini gösterir. Toshihiko Izutsu, bu kalıbın Kur'an terminolojisinde inananlar topluluğunu (müminun) bir araya getiren, onlara toplumsal ve dini bir kimlik kazandıran merkezi bir hitap formülü olduğunu vurgular. Gabriel Said Reynolds, bu tür hitap formüllerinin arka planında semitik hitabet geleneğinin izlerinin görüldüğünü ve muhatabın zihnini gelecek olan emre veya yasağa hazırladığını ifade eder.

        Amenu (آمَنُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünün elif, mim ve nun (e-m-n) harflerinden oluştuğunu; bu kökün temel anlamının güvenmek, korkusuz olmak ve emanette bulunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın nefsin bir şeye inanarak sükunete ermesi ve korkudan kurtulması olduğunu, terim olarak ise Allah'ın birliğini ve Resulü'nün getirdiklerini kalp ile onaylamayı ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin teknik anlamının Aramice "haymen" (inanmak/güvenmek) kökenli olabileceğine dikkat çeker ve Kur'an'ın bu kavramı eski Arapça kullanımından daha geniş bir inanç çerçevesine taşıdığını savunur. Toshihiko Izutsu, "emene" kökünün İslam öncesi dönemde kabile içindeki güvenlik ve sığınma bağlamında kullanıldığını, ancak Kur'an ile birlikte bu güvenin nesnesinin kabileden Allah'a kaydırılarak ahlaki ve ontolojik bir boyut kazandığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, amenu fiilinin sadece zihni bir tasdik değil, kişinin tüm varlığıyla ilahi hakikate teslim olması ve bu yolla emniyete kavuşması süreci olduğunu belirtir.

        La tukaddimu (لَا تُقَدِّمُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünün kaf, dal ve mim (k-d-m) olduğunu; bunun bir şeyin önü, başlangıcı veya bir şeyi öne geçirmek anlamına geldiğini belirtir. Ayak (kadem) kelimesinin de vücudun en önünde yer aldığı için bu kökten geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bir şeyi diğer bir şeyin önüne geçirmek veya bir işe vaktinden önce girişmek anlamında kullanıldığını söyler. Ayetteki kullanımıyla, Allah ve Resulü'nün emri gelmeden önce bir hüküm vermeyi veya bir eylemde bulunmayı yasakladığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin geçişli (müteaddi) bir yapıda olduğunu ancak nesnesinin hazfedildiğini (düşürüldüğünü), bunun da "hiçbir şeyi (söz, fikir, eylem) Allah ve Resulü'nün önüne geçirmeyin" şeklinde kapsamlı bir anlam doğurduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin nüzul ortamındaki arka planına dikkat çekerek, Müslümanların Hz. Peygamber'in huzurundaki konuşma ve karar alma hiyerarşisini düzenleyen edebi bir çerçeve çizdiğini ifade eder.

        Beyne (بَيْنَ)

        İbn Fâris, be, ya ve nun (b-y-n) kökünden gelen bu kelimenin iki şeyin arası, ayrışma ve açıklık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyne" kelimesinin iki nesne, iki zaman veya iki durum arasındaki mesafeyi ve bağı ifade eden bir zarf olduğunu açıklar. Gabriel Said Reynolds, semitik dillerde bu kelimenin sadece fiziksel bir "ara" değil, iki otorite veya kişi arasındaki ilişkiyi ve hiyerarşik konumu belirlemek için de kullanıldığını ifade eder. Ayetteki "beyne yedey" terkibinin bir parçası olarak, bu kelimenin birinin huzurunda veya otoritesi altında bulunmayı simgelediğini vurgular.

        Yedey (يَدَيْ)

        İbn Fâris, ya ve dal (y-d) kökünden gelen bu kelimenin aslen el anlamına geldiğini, ancak mecazen güç, kudret ve nimet anlamlarında da kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yed" kelimesinin insanın bir işi yapma gücünü temsil ettiğini, "beyne yedeyhi" (ellerinin arasında/önünde) tabirinin ise bir kimsenin huzurunda olmayı veya bir şeyin tam karşısında bulunmayı ifade eden yaygın bir Arapça deyim olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin buradaki kullanımının fiziksel bir el ile ilgisi olmadığını, tamamen ilahi otorite karşısındaki insanın konumunu ve edebini belirleyen bir mecaz (idiom) olduğunu ifade eder.

        Allah (اللَّه)

        İbn Fâris, kelimenin aslı hakkında farklı görüşler olsa da genel olarak "ilah" (e-l-h) kökünden türetildiğini ve başına "el-" takısı gelerek sadece o tek varlığa mahsus kılındığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin ibadete müstahak olan, kulların dehşet ve hayretle yöneldiği tek mutlak yaratıcıyı ifade eden bir "ism-i has" (özel isim) olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin İslam öncesi Arapça kitabelerde ve çevre dillerde (Aramice Alaha, Süryanice Eloho) benzer formlarda bulunduğunu, Kur'an'ın bu kelimeye tevhid inancı doğrultusunda nihai semantik şeklini verdiğini savunur. Theodor Nöldeke, kelimenin kökeni ne olursa olsun, İslam öncesi Hicaz bölgesinde "yüce tanrı" anlamında zaten bilindiğini ve Kur'an'ın bu mevcut kavramı tekleştirerek merkezi bir konuma yerleştirdiğini belirtir.

        Resulihi (رَسُولِهِ)

        İbn Fâris, ra, sin ve lam (r-s-l) kökünün bir şeyi serbest bırakmak veya peş peşe göndermek anlamına geldiğini, "resul" kelimesinin ise bir mesajla gönderilen elçi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, resulün gönderen ile gönderilen arasında mesajı ulaştıran vasıta olduğunu, Kur'an'da bu terimin hem melekler hem de insanlar arasından seçilen peygamberler için kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, "resul" kavramının Arap toplumundaki sıradan haberci anlamından sıyrılarak, arkasında ilahi bir otoritenin (gönderenin) kesin gücü ve iradesi bulunan "yetkilendirilmiş temsilci" anlamına büründüğünü vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin sonundaki "hi" zamirinin Allah'a raci (ait) olmasının, elçinin otoritesinin doğrudan kaynağına işaret ettiğini belirtir.

        Vetteku (وَاتَّقُوا)

        İbn Fâris, vav, kaf ve ya (v-k-y) kökünden gelen bu fiilin bir şeyi başka bir şeyle korumak, siper almak ve sakınmak anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, takvanın nefsi korkulan şeyden korumak olduğunu, dini terim olarak ise Allah'ın emirlerine sarılıp yasaklarından kaçınarak O'nun azabından korunmak anlamına geldiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kavramın Kur'an'da bir "iç denetim" ve "sürekli uyanıklık" hali olarak sunulduğunu, sadece korku değil, bir sorumluluk bilinci olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, takvayı insanın kendisini ilahi sınırlarla disipline etmesi ve varoluşsal bir dikkat geliştirmesi olarak tanımlar.

        Inne (إِنَّ)

        İbn Fâris, bu harfin tekid (pekiştirme) için kullanıldığını ve cümlenin içeriğindeki hükmün kesinliğini, şüphe götürmez olduğunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inne"nin muhatabın zihnindeki tereddüdü gidermek ve arkasından gelecek olan sıfatların (semiun, alim) önemine dikkat çekmek için kullanılan bir vurgu aracı olduğunu açıklar.

        Semiun (سَمِيعٌ)

        İbn Fâris, sin, mim ve ayn (s-m-a) kökünden gelen bu kelimenin sesleri idrak etmek ve duymak anlamında olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah hakkında kullanıldığında bu sıfatın sadece işitmek değil, aynı zamanda duaları kabul etmek ve kullarının her türlü sözünden haberdar olmak anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu sıfatın Allah'ın her an her yerde hazır ve nazır olduğunu, insan eylemlerinin gizli yönlerini bile kavradığını simgeleyen ahlaki bir gözetim kavramı olduğunu belirtir.

        Alim (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, ayn, lam ve mim (a-l-m) kökünün bir şeyi alametleriyle tanımak, bilmek ve cahillikten kurtulmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilmin bir şeyin hakikatini olduğu gibi kavramak olduğunu, "Alim" sıfatının ise bilgisi sınırsız olan, her şeyi tüm incelikleriyle bilen Allah'a mahsus olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "Alim" isminin sadece teorik bilgi değil, varlığın her hücresine nüfuz eden kuşatıcı bir bilinci temsil ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, bu ismin genellikle ayet sonlarında "Semiun" ile birlikte gelmesinin, ilahi adaletin ve gözetimin mükemmelliğini vurgulayan edebi bir form olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X