هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَز۪يزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Haşr Sûresi, 23. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: haşr suresi 23. ayet, şirkten münezzehiyet, haşr suresi, haşr 23, esmaül hüsna, allah, ilah, aziz, şirk, arz, mülk, iman, güven
-
"O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır; egemenliğin mutlak sahibidir, her türlü eksiklikten uzaktır, esenlik verendir, güven sağlayan ve kendisine güvenilendir, görüp gözeten ve yönetendir, üstündür, iradesine sınır yoktur, büyüklükte eşi olmayandır. Allah onların yakıştırdıkları ortaklardan tamamıyla münezzehtir."
Allah'ın İsimleri
O, kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır; egemenliğin mutlak sahibidir, her türlü eksiklikten uzaktır. Bu âyetteki "el-Melik" kelimesi mülk (الملك) kökünden gelmiştir. Her şeyin mülkiyeti O'na aittir. O'ndan başka hiç kimse için gerçek anlamda bir mülkiyet söz konusu değildir. Ayetteki "el-Kuddûs" lafzı hakkında iki görüş vardır. Bazıları şöyle der: Kuddûs, mübarek demektir, bereket de her türlü hayrın ismidir, yani bütün hayırlar O'ndan geliyor, demektir. Ancak lafızda kendisinden her türlü hayrın geldiği zat anlamı olsa da, yine de Cenâb-ı Hak için "ey mübarek!" denilmesi caiz değildir; çünkü Allah'ın isimleri arasında böyle bir ismin rivayet edildiği bilinmemektedir. Allah Teâlânın kendisi için beyan etmediği bir ismi O'na vermektense susmamız isabetli olur. Bundan dolayı "Allah'ın mübarek diye isimlendirilmesi" caiz değildir diyoruz. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Kuddûs hakkındaki ikinci yorum şöyledir: "el-Kuddus" (القدس) temiz demektir. Yani O, inkârcıların ve kâfirlerin, Allah'ın çocuğu ve ortağı olduğu şeklindeki sözlerinden münezzehtir. Ayetteki “es-Selam” (السلام) lafzının tefsirinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle der: Allah Teâlâ her türlü äfetten salim olduğu için kendine Selâm ismini vermiştir, buna mukabil bütün yaratıklar kendilerine âfetlerin gelmesinden kurtulmuş değildir. Bazıları da şöyle demiştir: Müminler O'nun azabından salim olduğu için kendini es-Selâm diye isimlendirmiştir. İlk yorum daha doğru görünmektedir.
“el-Mü'min” (المؤمن) lafzının yorumunda da ihtilaf edilmiştir. Bazıları bu kelimenin "emân" (الأمان) kökünden geldiğini, buna göre lafzın "müminleri azap görmekten emin kılan anlamına geldiğini, başka hiçbir kimsenin kimseyi O'nun azabından emin kılmasının mümkün olmadığı" anlamına geldiğini söylerler. Bazıları da şöyle der: Bu kelimenin aslı "iman"dır ki bu tasdik anlamına gelir. Sonra, bu da iki şekilde izah edilir: Biri, müminlere vâdettiği cennet sözünü tasdik eden demektir. Diğeri "el-Mü'min", müminlerin kendisini tasdik etmek için söyledikleri sözleri doğrulayandır, onların sözlerini tasdik edendir anlamına gelir. Bir kısmı da O, insanların ellerindeki Kur'ân'ın geleceğe dair verdiği bilgilerin doğruluğunu tasdik ettiğini haber vermek anlamında kendine "el-Musaddık" (المصدّق) ismini verdi, demişlerdir.
"el-Müheymin" (المهيمن) lafzının anlamında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, müheymin emîn anlamına, bazıları musallit, yani galip, bazıları da, şahit mânasına gelir demişlerdir. İlk yorumun sahibi, kelimenin aslının "mutemen"den (مؤتمن) yani güvenilen anlamına geldiğini ileri sürer ve bunun da emanet anlamına geldiğini söyler. Bu yorumun sahibi İbn Kuteybe’dir. Ona göre bu, her söylediği ve her yaptığında güvenilen, zulmetmeyen demektir. "Müheymin"e musallit anlamını verenlere göre, bunun aslı "heymene, yuheyminu" (هَيْمَنَ، يُهَيْمِنُ) fiilinden gelmektedir, oda (يُسَلِّطُ) yani galip gelen, kontrol altına alan demektir. Musallit'in anlamı sorulunca galip ve kāhir gibidir, demiştir. Çünkü O, bütün kullarına galiptir, hepsi O'nun mülküdür. Bunu "görüp gözeten" diye tefsir edenlere göre de Müheymin iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, O, kendisinden hiçbir şey gizlenememesi itibariyle kullarının yaptıklarına ve kulların kendilerine de şahittir. İkincisi de resûlüne indirdiği vahyin doğruluğuna şahittir; tıpkı şu âyet-i kerîmede ifade buyurulduğu gibi: "Sana da, kendisinden önceki kitapları tasdik edici ve onları koruyucu olarak bu kitabı hak ile indirdik". Yani ona şahit olmak üzere. Âyetteki “el-Aziz” (العزيز) sözü, O'ndan başka var olan her azîz zelildir, anlamına gelir.
el-Cebbâr (الجبار) sözü ise, iki şekilde açıklanabilir. Birincisi, Allah Teâlâ kendisine Cebbâr ismini vermiştir, çünkü O, her kırık şeyi onarmıştır. [İkincisi,] şöyle diyenler de vardır: O, olağanüstü güçlü ve azametli olduğu için kendine Cebbâr ismini vermiştir; O'ndan yani Cenâb- Hak'tan başka hiç kimseye bu ismin verilmesi caiz değildir. O, kendisine emsal ve benzerin bulunmasından çok yücedir. el-Mütekebbir (المتكبر) lafzı ise yücelik ve azametten gelmektedir. Bu ismin de başkasına verilmesi uygun değildir, çünkü yaratılan varlıklar yaratılış itibariyle birbirine benzer, dolayısıyla birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Eşit olduklarına göre de birinin diğerinden üstün olması mümkün değildir. Bu itibarla bu isim, sadece yüce Allah'a ait bir haktır. Tekebbür, başkalarına üstün olmak demektir. Onda asıl olan tek olmaktır, bu da kendisinin herhangi bir benzerinin bulunmamasıdır. Allah Teâlâ kendi zatına mütekebbir demiştir, çünkü O, zatı itibariyle büyüktür, büyüklüğü başkasından değildir. Bu sebepledir ki Allah'tan başka hiç kimsenin tekebbüre hakkı yoktur, demekteyiz. Çünkü O'nun ne aynısı, ne zıddı, ne de benzeri vardır. Yaratıklara gelince, onların hepsi aynı şekildedirler. Allah onların yakıştırdıkları ortaklardan tamamıyla münezzehtir, meâlindeki ilâhî beyan Cenâb-ı Hakkı mülhitlerin sözlerinden tenzih etmektedir. Allah bunu da kendisine isim yapmış, meleklere, peygamberlere ve müminlere böyle söylemelerini emretmiştir. Sübhanallah (سبحان الله) tesbihi, gerçeğin, kâfirlerin söyledikleri gibi olmasından Allah'a sığınırız, demektir. Cenâb- Hak kendine Cebbâr diye de isim vermiştir, çünkü O, "Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur" meâlindeki âyette ifade buyurduğu üzere, nesneleri kendi istediği gibi olmaya mecbur kılmıştır. O, eşyayı başkalarının istediği gibi değil, kendi istediği gibi yaratmıştır.
Cenâb- Hak, dört açıdan üstün ve münezzeh olandır. Birincisi, zulümden, haksızlıktan ve O'na lâyık olmayan her şeyden yüce olmasıdır. İkincisi, istediği gibi tasarrufta bulunmak ve zorlayabilmek gücüne sahip olması itibariyle eşyaya üstün olmasıdır. Yani hiçbir kimse O'nu zorlayamaz, ama O bütün yaratıkları zorlar. Üçüncüsü, her türlü ihtiyaçtan ve âfete mâruz kalmaktan üstün olmasıdır; halbuki O'ndan başka hiçbir kimse bundan kurtulmuş değildir. Dördüncüsü, zâlimlerin O'nun hakkında söyledikleri çocuğu, benzeri, zıddının bulunması gibi sözlerden ve mahlûkatın başına gelen her türlü kötülüklerden yüce olmasıdır. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır.
Yorumu Yorumla
-
Allah (اللَّهُ)
Kelimenin e-l-h kökünden türediği genel kabul görmektedir. İbn Fâris, bu ismin her türlü ibadete layık olan, sığınılan ve mutlak otorite sahibi tek varlığı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah isminin bu ayette kendisinden başka ilah bulunmadığı vurgusuyla (Tevhid) birleştiğini, tüm ilahi sıfatların kendisinde toplandığı eşsiz zatı ifade ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklü geçmişine işaret ederek, bölgedeki "Alaha" formunun bu ismin etimolojik zeminini oluşturduğunu aktarır. Theodor Nöldeke, kelimenin kadim Sami dünyasındaki yüce tanrı kavramıyla (El/Il) yapısal bir bütünlük arz ettiğini ve İslam'ın merkezinde tekil bir Yaratıcıyı nitelemek üzere özel bir isme dönüştüğünü ifade eder.
İlâh (إِلَهَ)
Kelimenin kökü olan e-l-h harfleri; yönelmek, sığınmak ve ibadet etmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın ihtiyaç duyduğunda sığındığı ve yücelttiği makamın yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilâh" kelimesinin tapınılan her varlık için kullanılabileceğini, ancak ayetteki kesin olumsuzlama (nefy) ile bu sahte kutsalların tamamının reddedildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel dünyasında bu kelimenin tevhidin ontolojik sınırını çizdiğini, varlık hiyerarşisinde şirki parçalayarak mutlak otoriteyi tek bir merkeze sabitlediğini vurgular.
El-Melik (الْمَلِكُ)
Kelimenin kökü olan m-l-k harfleri; güç yetirmek, sahip olmak, hükmetmek ve yönetmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye mutlak bir şekilde malik olma ve onun üzerinde tasarrufta bulunma gücünün yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Melik isminin Allah'a nispet edildiğinde, evrenin ve içindeki her şeyin yegane sahibi ve hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın mutlak yöneticisi olduğunu ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, bu kelimenin Sami dillerinin tamamında kral, yönetici ve otorite sahibi anlamında ortak bir kök (m-l-k) olduğunu aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki bu sıfatın sadece siyasi bir egemenliği değil, kozmik ve ontolojik bir hükümranlığı simgelediğini vurgular.
El-Kuddûs (الْقُدُّوسُ)
Kelimenin kökü olan k-d-s harfleri; temizlik, arınmışlık, bereket ve her türlü eksiklikten uzak olmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde saf bir temizlik ve paklığın bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kuddûs isminin, Allah'ın yaratılmışlara ait her türlü beşeri, maddi ve manevi kusurdan, zaaftan ve noksanlıktan mutlak surette arınmış ve münezzeh olduğunu nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin muhtemelen Aramice veya Süryanicedeki "kudsha" (kutsal) kelimesiyle derin bir etkileşim içinde olduğunu ve antik Yakın Doğu dillerinde kutsallığı tanımlayan ortak bir mirasa dayandığını ifade eder. Gabriel Said Reynolds, bu sıfatın Yaratıcı'nın aşkınlığını (transandans) ve yaratılanlardan tamamen farklı olan kutsal doğasını simgelediğini belirtir.
Es-Selâm (السَّلَامُ)
Kelimenin kökü olan s-l-m harfleri; barış, esenlik, hastalıktan ve afetten korunma, selamet anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde her türlü zarar ve bozulmadan uzak, sağlam bir yapıya sahip olma durumunun yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Selâm isminin, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde her türlü kusurdan, zevalden ve fani olmaktan salim olan, aynı zamanda yaratılmışlara da esenlik veren varlığı ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin "sh-l-m" şeklindeki Sami kökünden geldiğini ve bütünlük, barış, güvenlik anlamlarını barındırdığını aktarır. Toshihiko Izutsu, bu ismin ontolojik bir güvenliği ve mutlak huzur kaynağını temsil ettiğini vurgular.
El-Mü'min (الْمُؤْمِنُ)
Kelimenin kökünü oluşturan e-m-n harfleri; güven vermek, korkuyu gidermek, emin kılmak ve tasdik etmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde nefsin sükunet bulması ve endişenin ortadan kalkması yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın Mü'min isminin, kullarına zulmetmemek suretiyle onlara güven veren, vaatlerini gerçekleştiren ve kıyamet gününde inananları azabından emin kılan varlık manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin ism-i fâil (etken) formunda doğrudan Allah için kullanılmasının eşsizliğine dikkat çekerek, O'nun evrendeki varoluşsal güvenliğin ve mutlak emniyetin yegane garantörü olduğunu belirtir.
El-Müheymin (الْمُهَيْمِنُ)
Bu kelimenin kökeni konusunda dilbilimciler arasında ağırlıklı olarak iki görüş vardır; ya h-y-m-n kökünden gelir ya da e-m-n kökünün farklı bir forma (hemzenin h'ye dönüşmesiyle) bürünmüş halidir. İbn Fâris, kelimenin koruyan, gözeten, şahit olan ve bir şeyin üzerine kanat geren anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Müheymin isminin Allah'ın yarattıklarını gözetip koruyan, onların bütün eylemlerine şahit olan ve hiçbir şeyi gözden kaçırmayan mutlak denetleyici gücünü ifade ettiğini açıklar. El-Cevâlîkî, kelimenin Süryanca kökenli "mhaymna" kelimesiyle akraba olduğunu ve Arapçaya güvenilir gözetmen ve şahit anlamıyla yerleştiğini kaydeder. Arthur Jeffery de bu kelimenin etimolojik olarak Süryanice'den geçtiğini ve dini terminolojide bekçi, koruyucu ve şahit anlamında kullanıldığını doğrular.
El-Azîz (الْعَزِيزُ)
Kelimenin kökü olan a-z-z harfleri; mutlak güç, şiddet, üstünlük, nadirlik ve mağlup edilemezlik anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde yenilmeyen, baskın gelen ve eşi benzeri bulunmayan bir kuvvetin yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Azîz isminin, iradesine asla karşı konulamayan, her şeye galip gelen ve hiçbir gücün kendisini aciz bırakamayacağı mutlak kudret sahibini nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu sıfatın tüm evrenin boyun eğmek zorunda kaldığı ilahi egemenliği ve sarsılmaz haşmeti temsil ettiğini ifade eder.
El-Cebbâr (الْجَبَّارُ)
Kelimenin kökünü oluşturan c-b-r harfleri; zorlamak, boyun eğdirmek, eksikleri tamamlamak ve kırığı sarmak gibi hem baskınlık hem de onarıcılık anlamları taşır. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye zorla yön vermek ve bozuk olanı düzelterek sağlamlaştırmak yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Cebbâr isminin, dilediğini zorla da olsa yaptırmaya muktedir olan, iradesi karşısında hiçbir direncin duramayacağı varlığı ifade ettiğini, aynı zamanda yoksulların ve kırık kalplerin eksiğini giderip onları onaran anlamına da geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicedeki "gabbara" (güçlü, dev, kahraman) kelimesiyle olan ortak Sami kökenine dikkat çeker. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ismin Allah'ın hem varlığa mutlak nizam veren ezici gücünü hem de evrendeki ontolojik ve ahlaki kırılmaları tamir eden onarıcı lütfunu aynı anda barındırdığını vurgular.
El-Mütekebbir (الْمُتَكَبِّرُ)
Kelimenin kökü olan k-b-r harfleri; büyüklük, yücelik ve azamet anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün her türlü küçüklüğün ve basitliğin zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kibir ve tekebbür vasıflarının insan için kullanıldığında haddi aşmak ve yerme (kınama) ifade ettiğini, ancak Allah için kullanıldığında bunun hakiki ve meşru bir büyüklük olduğunu; O'nun yaratılmışlara ait her türlü sıfatın, zulmün ve kötülüğün çok üstünde, mutlak bir azamet ve kibriya sahibi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kibrin insan doğasında ontolojik bir yalan ve sınır ihlali iken, Allah için zikredildiğinde Yaratıcı ile yaratılan arasındaki varoluşsal farkı ortaya koyan en meşru ve gerçekçi sıfat olduğunu ifade eder.
Sübhân (سُبْحَانَ)
Kelimenin kökü olan s-b-h harfleri; suda yüzmek, hızla uzaklaşmak ve akıp gitmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir varlığın kusur ve noksanlıktan hızla uzaklaştırılarak tenzih edilmesi fikrinin yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tesbih" eyleminin Allah'ı O'na yakışmayan her türlü iftira ve ortaktan uzak tutmak, O'nun yüceliğini büyük bir gayretle ilan etmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu ifadenin sadece dilsel bir zikir değil, tüm evrenin ilahi aşkınlığı onayladığı kozmik bir haykırış ve şirke karşı keskin bir teolojik duruş olduğunu vurgular.
Yüşrikûn (يُشْرِكُونَ)
Kelimenin kökü olan ş-r-k harfleri; ortak olmak, pay sahibi olmak ve birleştirmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde iki varlığın veya payın birbirine karıştırılarak eşdeğer tutulması anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramının dini terminolojide, mutlak ve tek olması gereken uluhiyet ve rububiyet (yaratıcılık ve yöneticilik) makamında Allah'a denk veya yardımcı başka varlıklar icat etmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, şirkin tevhid inancının tam zıttı ve ontolojik bir düşmanı olduğunu, bu ayetin sonunda kullanılarak, sayılan tüm o eşsiz ve mutlak ilahi sıfatların ardından müşriklerin uydurduğu sahte ortakların acizliğinin ve geçersizliğinin kesin bir mühürle ilan edildiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla