وَالَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّـنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِاِخْوَانِنَا الَّذ۪ينَ سَبَقُونَا بِالْا۪يمَانِ وَلَا تَجْعَلْ ف۪ي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا رَبَّـنَٓا اِنَّكَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Haşr Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sonradan gelenler, haşr suresi, şefkat, haşr suresi 10. ayet, dua, merhamet, haşr 10, bağışlanma talebi, kin beslememe, rab, rahim, kalp, mağfiret, rahmet, iman, güven
-
"Bunların ardından gelenler de "Ey Rabbimiz" derler, "Bizi ve bizden önceki iman etmiş kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma. Rabb'imiz! Kuşkusuz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin."
Ölülere Dua Etmek ve İstiğfarda Bulunmak
Bunların arkasından gelenler de; 'Ey Rabb'imiz, bizi bağışla derler. Cenâb-ı Hak, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ümmetinde, geçmişine dil uzatanların bulunabileceğini kesinlikle bilmektedir, bundan dolayı onlara, atalarına mağfiret dilemelerini emretmiştir.
Bu âyette, Râfizîlere, Hâricîlere ve Mûtezile mensuplarına ait sözlerin yanlış olduğunu gösteren işaretler vardır. Şöyle ki, Râfizîler, insanlar hilafeti Ebû Bekir es-Sıddîka (r.a.) vermekle küfre girmiştir, derler. Hâricîler, Ali b. Ebû Talib (r.a.), Muâviye ve arkadaşları ile savaşmakla küfre girmiştir, derler. Mûtezile de, savaşta doğruluktan ayrılan kişi imandan çıkmış olur, derler. Şimdi, söz konusu gruplar, işledikleri günahlar zelle türünden küçük hatalar olsa bile, onları tekfir eder veya imandan çıkarırlar. Bu durumda onlar için istiğfarda bulunmanın anlamı yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak müşrikler için istiğfarda bulunmayı yasaklamıştır. Cenâb- Hak, bu âyette onlar için istiğfara izin verdiğine göre, bu, onların işledikleri günahların kendilerini imandan çıkarmadığını gösterir. Ayrıca âyet, onların arasında kardeşlik bağının var olduğunu da ifade etmektedir; hepimiz bilmekteyiz ki öncekilerle sonrakiler arasındaki kardeşlik, sadece dinde kardeşlik anlamındadır. Şayet onlar mümin olmasalardı kardeşliğin sürmesi anlamsız olurdu. En doğrusunu Allah bilir. Bir de Cenâb-ı Hak, kalplerimizde, iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma! diye buyurmaktadır. Şayet söz konusu grupların yaptıkları kendilerini imandan çıkarmış olsaydı, bu duanın anlamı kalmazdı. Zira müminlerin kalplerinde olması gereken, kâfirlere karşı düşmanlık ve nefrettir. Şanı yüce olan Allah bu âyette, müminlerin kalplerinden nefret ve kıskançlığı gidermek için onlara bu duayı emrettiğine göre, onlar da mümin gruplar içinde yer alır. En doğrusunu Allah bilir. Bir de müminlere atalarına istiğfar etmelerinin emredilmesinde, onlar, şayet Allah'ın lütfu ve bağışlaması olmasaydı ceza görmelerini gerektirecek birtakım günahlar işlemiş olduklarına dair işaret vardır. Her ne kadar bu günah işleyenler yaptıklarını içtihat ederek gerçekleştirmişlerse de bunlara istiğfarda bulunulmasının emredilmesi aynı zamanda her müçtehidin isabet etmediğini bildirme hikmetini de içerir.
Kalplerimizde, iman edenlere karşı kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma! Yani düşmanlık bırakma! Muhtemeldir ki burada daha önce yaşayıp göçen müminler kastedilmektedir. Her müminin kastedilmiş olması da mümkündür.
Rabb'imiz! Kuşkusuz sen çok şefkatlisin, çok merhametlisin! Rahmet, Cenâb-ı Hakk'ın kullarına olan lütuf ve ihsanıdır. O'nun şu kelâmına bakmaz mısın? "Rabb'imiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin". Allah Teâlâ burada rahmetinin, kendisinden bir hediye ve kullarına bir ihsanı olduğunu haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
İstiğfarın Anlamı
Şunu da belirtelim ki yaşarken istiğfar etmenin iki anlamı vardır: Birincisi, mağfireti gerektiren sebebin gelmesini istemektir, ikincisi de, mağfiret gerçeğidir. Ölüm halinde mağfiretin kendisini istemekten başka bir şey yapılamaz. Şânı yüce olan Allah, müminleri öldükten sonra istiğfara davet ettiğinde öldükten sonra istiğfar haline -biraz önce kaydettiğimiz gibi- yöneldiğine göre, bunun gerçek mânada mağfiretten başka bir anlamının bulunmadığı ortaya çıkar. Bu da onların işledikleri günahların kendilerini imandan çıkarmadığını gösterir. Çünkü Cenâb- Hak, büyük günah işleyenlerin mağfiretlerinin mümkün olmadığına hükmetmiş olsaydı, onlar için istiğfar emrini vermesinin bir hikmeti kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir.
Câfer b. Harb şöyle demiştir: Kalplerimizde, kötü bir düşünce ve duyguya yer bırakma! meâlindeki âyet, onların kalplerinde bir şey bıraktığına işaret etmez. Çünkü birine, "falana bir şey yapma" denince, bundan istediği zaman ona bir şey yapabileceği anlamı çıkmaz. Fakat buna şöyle cevap verilebilir: Cenâb- Hak başka bir âyette, onlarda düşmanlık duygusunu koyduğunu gösteren bir ifade mevcuttur. O'nun şu beyanına bakmaz mısın? "Aralarına kıyâmet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk". Şayet, "onları kendi hallerine bıraktı, kalplerine bir şey koymadı" denilirse şöyle cevap veririz: Âyet, kendileri hiçbir şey yapmadıkları halde Cenâb- Hak, onların kalplerinde düşmanlık yarattı anlamına gelmez. Buna göre, Allah Teâlâ bu şeyleri kulun fiil işlediği anda yarattığı sabit olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Câû (جَاءُوا) Kelimenin kökü olan c-y-e harfleri, bir yere varmak, gelmek ve ulaşmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir yöne doğru hareket etme ve nihayetinde oraya vasıl olma anlamının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meci" (gelmek) eyleminin genellikle irade sahibi varlıklar için kullanıldığını, bu ayetteki kullanımın ise tarihsel süreçte Muhacir ve Ensar'dan sonra gelen nesillerin İslam dairesine girişlerini ve onların izinden gidişlerini nitelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Kur'an'ın kronolojik yapısında toplulukların birbirini takip eden zincirleme varoluşlarını ve inanç mirasını devralmalarını simgelediğini vurgular.
Yekûlûne (يَقُولُونَ) Kelimenin k-v-l harflerinden oluşan kökü; söz söylemek, dile getirmek ve bir düşünceyi beyan etmek anlamlarını taşır. İbn Fâris, bu kökün temelinde dilin hareket ettirilmesiyle seslerin anlamlı bir yapıya dönüşmesi yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin sadece dille söylenen bir söz değil, bazen bir inancın ve zihinsel bir kabulün dışa vurumu olduğunu, ayette ise sonraki nesillerin seleflerine karşı duydukları derin sevgi ve bağlılığın sözlü bir duaya dönüştüğünü açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da bu fiilin inananların kolektif bilincini ve ümmet içindeki dilsel birliği temsil eden merkezi bir eylem olduğunu ifade eder.
Rabbenâ (رَبَّنَا) Kelimenin r-b-b kökü; sahip olmak, yönetmek, bir şeyi ıslah etmek ve olgunlaştırmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün bir nesneyi başlangıçtan itibaren adım adım mükemmele doğru götüren "terbiye" edici gücü simgelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb isminin mutlak otoriteyi ve rızık veren, koruyan varlığı nitelediğini, ayetteki nida formunun ise kulun bu mutlak otoriteye sığınarak talepte bulunmasını ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kökenine dikkat çekerek, Aramice ve Süryanice'deki "Rab" (efendi, büyük) kavramlarıyla olan derin bağını vurgular.
İğfir (اغْفِرْ) Kelimenin kökü olan ğ-f-r harfleri; örtmek, gizlemek ve bir şeyi kirlenmekten korumak anlamlarına gelir. İbn Fâris, savaşçının başını koruyan "miğfer" kelimesinin de bu kökten geldiğini, dolayısıyla mağfiretin günahın üzerini örterek kişiyi onun kötü sonuçlarından korumak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilahi bağışlamanın sadece günahın silinmesi değil, kulun onurunun korunması ve ilahi koruma altına alınması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'ın ahlak sisteminde ilahi rahmetin bir tecellisi olarak, insanın eksikliklerini kapatan sarsılmaz bir merhamet eylemi olduğunu vurgular.
İhvâninâ (إِخْوَانِنَا) Kelimenin e-h-v kökü; arkadaşlık, benzerlik ve aynı kökten gelme anlamlarını barındırır. İbn Fâris, kardeşlik bağının (uhuvvet) sadece kan bağıyla değil, aynı amaca ve inanca sahip olmakla da kurulduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihvân" kelimesinin burada din kardeşliğini nitelediğini, farklı zamanlarda yaşamış olsalar bile inananların birbirlerini "kendi benlikleri gibi" kardeş gördüklerini ifade eder. Toshihiko Izutsu, İslam’ın getirdiği yeni toplumsal düzende bu kelimenin kabile bağlarını aşan, inanç temelli evrensel bir akrabalık modelini temsil ettiğini söyler.
Sebekûnâ (سَبَقُونَا) Kelimenin s-b-k kökü; geçmek, öne çıkmak ve bir yarışta diğerlerinden ilerde olmak anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde zamansal veya mekansal olarak başkasından önce hareket etme eyleminin bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sebku'l-iman" (imanda öncelik) ifadesinin sadece zamanla ilgili olmadığını, aynı zamanda imanın kalitesinde ve fedakarlıkta da bir önceliği ve rehberliği simgelediğini açıklar. Angelika Neuwirth, bu kelimenin inananlar arasında bir hiyerarşi değil, bir süreklilik ve öncekilerin bıraktığı mirasa duyulan saygı bağlamında kullanıldığını ifade eder.
El-İmân (الْإِيمَانِ) Kelimenin e-m-n kökü; güven duymak, tasdik etmek ve korkudan emin olmak anlamlarını taşır. İbn Fâris, imanın şüpheyi ortadan kaldıran mutlak bir güven hali olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın burada bir rehber ve zemin olarak sunulduğunu; inananların birbirlerine bu ortak "güven" ve "tasdik" bağıyla bağlandıklarını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice'deki "haymânûthâ" ile anlamsal örtüşmesine dikkat çekerek, bunun ilahi hakikate kayıtsız şartsız bir teslimiyeti simgelediğini vurgular.
Tec'al (تَجْعَلْ) Kelimenin c-a-l harflerinden oluşan kökü; yaratmak, dönüştürmek, bir şeyi bir hale getirmek ve yerleştirmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir durumu başka bir duruma tahvil etme eyleminin yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, duadaki bu kullanımın, Allah'ın kalplerin halini değiştirmeye muktedir olduğu bilinciyle, orada olumsuz bir duygunun oluşmamasını dilemek anlamına geldiğini ifade eder.
Kulûbinâ (قُلُوبِنَا) Kelimenin k-l-b kökü; bir şeyi ters çevirmek, altüst etmek ve sürekli değişmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, kalbe bu ismin verilmesinin sebebinin, duyguların ve düşüncelerin onda sürekli yer değiştirmesi ve istikrarsız olması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalbin insanın idrak merkezi olduğunu, bu ayette ise manevi temizliğin ve samimiyetin mahalli olarak zikredildiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kalbin Kur'an antropolojisindeki merkezi konumuna değinerek, onun her türlü ahlaki dönüşümün başlangıç noktası olduğunu vurgular.
Ğıllen (غِلًّا) Kelimenin ğ-l-l kökü; araya girmek, gizlice sızmak ve zincire vurmak anlamlarını taşır. İbn Fâris, suyun ağaç köklerine sızmasına "ğalel" denilmesinden yola çıkarak, bu kelimenin kalbin derinliklerine gizlice yerleşen ve orada kök salan gizli düşmanlık, kin ve haset anlamlarını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğıll"ın hıyanet ve nefretin en sinsi hali olduğunu, ruhu esir alan manevi bir pranga gibi işlev gördüğünü açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın toplumsal barışı ve ümmet birliğini içten içe kemiren en büyük ahlaki tehlike olarak nitelendirildiğini vurgular.
Âmenû (آمَنُوا) Kelimenin e-m-n köküne dayanır. İbn Fâris, bu eylemin bir kimsenin kalben mutmain olarak hakikate teslim olması anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "âmenû" fiilinin burada inananların ortak kimliğini ve bu temiz kalpli topluluğun bir parçası olma durumunu nitelediğini belirtir.
Raûfun (رَؤُوفٌ) Kelimenin r-e-f kökü; aşırı şefkat, incelik ve acıma anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün merhametin en ince ve en derin hali olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ra'fet"in "rahmet"ten daha yoğun bir anlam taşıdığını, bir kimseyi sadece zor durumdan kurtarmakla kalmayıp, ona karşı sonsuz bir nezaket ve şefkat beslemeyi ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu sıfatın Allah için kullanılmasının, O'nun kullarının dualarına ve ihtiyaçlarına karşı olan duyarlılığının sınırsızlığını simgelediğini vurgular.
Rahîm (رَحِيمٌ) Kelimenin r-h-m kökü; yumuşaklık, acıma ve koruma anlamlarına gelir. İbn Fâris, annenin karnındaki cenini koruyan "rahim" kelimesiyle olan bağından hareketle, bunun kuşatıcı bir şefkat ve koruma hali olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Rahîm sıfatının Allah'ın müminlere olan özel merhametini, onlara iyilik yapma konusundaki sürekliliğini ve iradesini temsil ettiğini belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerindeki köklü geçmişine değinerek, ilahi bir sıfat olarak Kur'an'da eşsiz bir anlamsal derinlik kazandığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla