وَالَّذ۪ينَ تَبَوَّؤُ الدَّارَ وَالْا۪يمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ اِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ ف۪ي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّٓا اُو۫تُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Haşr Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: haşr suresi 9. ayet, kurtuluş, haşr suresi, nefsin cimriliği, haşr 9, nefis, iman, sevgi, güven
-
"Onlardan önce bu yurda yerleşmiş ve gönülden inanmış olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar; ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır."
Başkasını Kendine Tercih Etmek
Onlardan önce bu yurda yerleşmiş olanlar. Yani orayı, hem kendilerini, hem de muhacirleri içine alacak derecede geniş bir vatan edinenler ki, bunlar ensardır. Gönülden inanmış olanlar. Yani ensar hicretten önce iman etmişlerdi; böylece muhacirlerin, onların kin ve düşmanlıklarından emin olmalarını ve kötülüklerinden korkmamalarını sağlamış oluyorlardı. Daha önce, yani hicretten önce, Kendilerine göç edip gelenleri severler. Yani Cenâb- Hak, kendi sevgisini onların kalplerine koydu, bu sayede muhacirleri kendi vatanlarında misafir ettiler, mallarını da onlara harcadılar. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Yani Resûlullah (s.a.) Hayber'i Muhacirler arasında paylaştırıp ensara pay vermeyince, muhacirlere verdiğinden dolayı ensar, kalplerinde hiçbir rahatsızlık duymadı. Cenâb-ı Hak onların kalplerini zenginleştirdiğinden asla bir ihtiyaç ve rahatsızlık duymadılar. Âyette kullanılan "hâcet" (حاجة) kelimesinin kıskançlık ve kin anlamına gelmesi muhtemeldir. Yani Allah Teâlâ onların kalplerini temizlemiş, o kadar ki bu sebeple içlerinde hiçbir rahatsızlık duymadılar. Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Yani onlar, kendi malları konusunda muhacirleri kendilerine tercih ettiler; mallarını onlara sarf etmek konusunda hiç rahatsızlık duymadılar, hatta kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile yine de muhacirleri kendilerine tercih ettiler.
Bencillikten Sakınmak
Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır. Cenâb-ı Hak insanları, güzel ve faydalı şeyleri sevecek ve bunları elde etmekten mutlu olacak, kötü ve zararlı şeylerden nefret edecek ve onlardan kaçacak bir tabiatta yaratmıştır. Sonra kurtuluşa ermeleri ve sevap kazanmaları için onları, sevdikleri şeylerden infak etmekle ve hoşlanmadıkları şeyleri yapmalarını istemekle imtihan etmiştir. Şunu da belirtelim ki Allah Teâlânın kişiyi cimrilikten koruması iki şekilde olur. Birincisi, Allah'ın kuluna, âhirete dair bilmediği sevaplara sahip olması için sanki bu sevabı görüyormuş gibi bir anlayış vererek ihsanda bulunmasıdır, böylece insan sevdiği şeylerden infak etmekten korkmaz ve bu hal, sanki onun için bir tabiat haline gelir. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın onu muvaffak kılması, koruması ve kendisine emir ve yasaklarına saygı göstermesini ilham etmesidir; bu sayede insan nefsini yener ve şahsî isteği aksi yönde olsa da onu Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından sakınmaya sevketmesidir. Cenâb-ı Hakk'ın, âyette, korumayı kendisine nispet etmesi, hazinesinde, kuluna henüz vermediği bir şeyin kaldığını gösterir, tâ ki ilâhî zatını, kulunu nefsinin cimriliğinden korumakla nitelemiş olsun; şayet bu olmasaydı kulunu cimriliğinden korumak vâdinin bir anlamı kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir. Kurtuluşa erecekler onlardır. Yani ebedî nimetler içinde yaşayacak olanlar onlardır; zira gerçek kurtuluş daima nimet içinde yaşamaktır.
Yorumu Yorumla
-
Tebevve-u (تَبَوَّءُوا)
Kelimenin kökü olan b-v-e harfleri, bir yere geri dönmek, yerleşmek ve konaklamak anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye eşit olmak veya bir yeri kendine sığınak edinmek yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tebevve-u" fiilinin bu ayetteki kullanımının, bir yeri sadece fiziksel olarak mesken tutmak değil, orayı her yönüyle hazırlamak ve yerleşime uygun hale getirmek anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Medineli Müslümanlar (Ensar) için kullanılmasının, onların hem şehri (Medine) hem de İslam’ın ruhunu bir "vatan" olarak içselleştirdiklerini, şehri manevi bir merkeze dönüştürdüklerini simgelediğini vurgular.
Ed-Dâr (الدَّارَ)
Kelimenin d-v-r harflerinden oluşan kökü, bir merkez etrafında dönmek ve hareket etmek anlamına gelir. İbn Fâris, insanların sürekli dönüp dolaştığı ve sonunda barındığı yerlere bu yüzden "dâr" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada özel olarak Medine şehrini ve oradaki yerleşik hayatı ifade ettiğini, duvarlarla çevrili güvenli bir alanı nitelediğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kökenine dikkat çekerek, Aramice ve Süryanicede de barınak ve ikametgah anlamında yaygın olarak kullanıldığını ifade eder.
El-İmân (الْإِيمَانَ)
Kelimenin kökü olan e-m-n harfleri, güven içinde olmak, korkusuzluk ve tasdik etmek anlamlarını barındırır. İbn Fâris, bu kökün temelinde nefsin huzur bulması ve şüphenin ortadan kalkması yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın burada bir mekan gibi "tebevve-u" fiiline konu olmasının mecazi bir anlatım olduğunu; imanın Ensâr'ın kalplerine ve hayatlarına tıpkı bir ev gibi yerleştiğini, onun içine nüfuz ettiklerini ifade eder. Toshihiko Izutsu, imanın bu ayette ontolojik bir statü kazandığını, bir inanç manzumesinden ziyade içine girilen ve sığınılan manevi bir iklimi temsil ettiğini vurgular.
Yuhibbune (يُحِبُّونَ)
Kelimenin kökü olan h-b-b harfleri; sevgi, bir şeyin özü (tohum) ve sabit kalmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, sevginin kalbin bir şeye sıkıca yapışması ve ondan ayrılmaması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mehabbe"nin iradenin hayırlı görülen bir şeye meyletmesi olduğunu, Ensâr'ın muhacirlere duyduğu sevginin ise hiçbir dünyevi menfaat barındırmayan saf bir ruhsal bağ olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu sevginin yeni kurulan İslam toplumunun (Ümmet) birleştirici harcı olduğunu ve bireyler arasındaki kabile bağlarının yerine geçen aşkın bir muhabbet olduğunu vurgular.
Hâcera (هَاجَرَ)
Kelimenin kökü olan h-c-r harfleri, bir şeyi terk etmek ve ondan uzaklaşmak anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir bağın koparılması ve ayrılık yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hicretin sadece fiziksel bir göç değil, Allah için eski hayatından ve bağlarından vazgeçmek olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, kelimenin Medine dönemindeki anlamsal yükünün, toplumsal bir devrimi ve inanç temelli bir birleşmeyi temsil eden kurucu bir eylem olduğunu savunur.
Yecidûne (يَجِدُونَ)
Kelimenin kökü olan v-c-d harfleri; bulmak, bir şeyi tam olarak algılamak ve zenginlik anlamlarına gelir. İbn Fâris, kökün temelinde bir şeye ulaşmak ve onu kavramak yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "bulamamak" (lâ yecidûne) şeklinde kullanılmasının, Ensâr'ın iç dünyalarında muhacirlere verilenlerden dolayı en küçük bir rahatsızlık veya kıskançlık hissetmediklerini nitelediğini açıklar.
Sudûrihim (صُدُورِهِمْ)
Kelimenin kökü olan s-d-r harfleri; bir şeyin ön tarafı, başlangıcı ve merkezi anlamına gelir. İbn Fâris, göğse "sadr" denilmesinin sebebinin vücudun en ön kısmında yer alması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Kur'an'da genellikle kalbin ve duyguların mahalli olarak kullanıldığını, ayette de iç huzuru ve niyetin saflığını temsil ettiğini ifade eder.
Hâceten (حَاجَةً)
Kelimenin kökü olan h-v-c harfleri, eksiklik ve bir şeye duyulan yoğun gereksinim anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi talep etme ve ona muhtaç olma yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "hâcet"in sadece maddi bir ihtiyaç değil, aynı zamanda başkasının sahip olduğu nimete karşı duyulan bir istek veya eksiklik duygusu (kıskançlık emaresi) olduğunu ifade eder.
Ûtû (أُوتُوا)
Kelimenin kökü olan e-t-y harfleri, gelmek ve bir şeyi ulaştırmak anlamına gelir. İbn Fâris, bir şeyin kolayca birine sunulmasını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin muhacirlere verilen ganimet ve malları (fey) nitelediğini, mülkün doğrudan ilahi bir taksimatla onlara ulaştırıldığını simgelediğini söyler.
Yu’sirûne (يُؤْثِرُونَ)
Kelimenin kökü olan e-s-r harfleri, bir şeyi diğerine tercih etmek ve bir şeyin izini takip etmek anlamlarına gelir. İbn Fâris, kökün temelinde bir şeyi seçip öne çıkarmak yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "îsâr"ın kendi ihtiyacı varken başkasını kendine tercih etmek olduğunu, bunun cömertliğin en yüksek mertebesi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin İslam ahlak felsefesindeki "başkacıllık" (altruizm) ilkesinin zirvesini temsil ettiğini ve benlik duygusunun aşılmasını simgelediğini vurgular.
Enfüsihim (أَنْفُسِهِمْ)
Kelimenin kökü olan n-f-s harfleri; ruh, can, kan ve bir şeyin kendisi anlamlarına gelir. İbn Fâris, nefsin bir varlığın özü ve en değerli parçası olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "kendi nefislerine karşı" (alâ enfusihim) denilerek, Ensâr'ın kendi temel hayati ihtiyaçlarını bile muhacirler için feda ettiklerinin vurgulandığını açıklar.
Hasâsatun (خَصَاصَةٌ)
Kelimenin kökü olan h-s-s harfleri; delik, yarık, azlık ve daralma anlamına gelir. İbn Fâris, iki parmağın arasındaki boşluğa veya bir şeydeki küçük yarığa bu kökten isim verildiğini, yoksulluğun da hayatta bir "gedik" açması nedeniyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hasâsa"nın bir kimsenin temel geçimindeki büyük boşluk ve şiddetli yoksulluk olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça özgün yapısına dikkat çekerek, bu derecedeki bir yoksulluğun ancak fedakarlıkla anlam kazandığını belirtir.
Yûka (يُوقَ)
Kelimenin kökü olan v-k-y harfleri; korumak, sakınmak ve bir engel koymak anlamına gelir. İbn Fâris, kişinin kendisi ile korktuğu şey arasına bir koruyucu koymasını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yûka" formunun ilahi bir korumaya işaret ettiğini; kişinin kendi nefsinin kötülüğünden ancak Allah'ın yardımıyla korunabileceğini vurgular.
Şuhha (شُحَّ)
Kelimenin kökü olan ş-h-h harfleri, cimrilik ile hırsın birleşmesi anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi sıkıca tutmak ve vermeye yanaşmamak yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şuhh"un sadece mal cimriliği olmadığını, nefsin her türlü iyiliği sadece kendine istemesi ve başkasına karşı katılaşması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'da "îsâr" (fedakarlık) kavramının tam zıttı olarak konumlandığını, kişinin manevi kurtuluşunun bu içsel hırstan arınmasına bağlı olduğunu belirtir.
El-Muflihûn (الْمُفْلِحُونَ)
Kelimenin kökü olan f-l-h harfleri; yarmak, açmak ve başarılı olmak anlamına gelir. İbn Fâris, toprağın yarılıp ürün vermesine (felâh) atıfla, kişinin çabalarının sonucunda hayra ulaşmasını nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "felâh"ın dünyevi ve uhrevi tüm engelleri aşarak ebedi mutluluğa ulaşmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın başarı anlayışını temsil ettiğini; bunun sadece maddi bir kazanç değil, nefsin bencil tutkularından kurtularak ulaşılan nihai selamet olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla