يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِه۪ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُوراً تَمْشُونَ بِه۪ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hadid Sûresi, 28. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: hadid suresi, bağışlanma, hadid 28, peygambere iman, iki kat rahmet, hadid suresi 28. ayet, takva, nur, allah, rahim, mağfiret, resul, aydınlık, rahmet, iman, güven
-
"Ey iman edenler! Allah'a saygısızlıktan sakının ve resûlüne iman edin ki size rahmetinden iki kat versin, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir."
Ey iman edenler! Allah’a saygısızlıktan sakının ve resûlüne iman edin. Bazı müfessirler bu âyete şöyle mâna verdi: Ey Meryem oğlu İsâ’ya iman edenler! Muhammed aleyhisselâma da iman edin! Ancak bu görüş zayıftır, çünkü Hz. İsâya iman eden, Muhammed aleyhisselâma da diğer peygamberlere de iman etmiştir, çünkü peygamberlerden birine iman etmek hepsine iman etmeyi gerektirir. Ey iman edenler meâlindeki âyetin yorumu şöyledir: Herhangi bir işarette bulunmadan ve açıklama yapmadan bütün peygamberlere iman edenler. Allah’ın elçisi Muhammed aleyhisselâma iman edin diye tefsir edilmesi ise ona işaret edilmesi esasına dayanır. Herhangi birine işarette bulunmaksızın bütün peygamberlere iman etmek kolay bir yoldur. Ancak buna Muhammed aleyhisselâma iman mânasını vermek ve peygamberlerden birine işarette bulunmak işi zorlaştırır. Çünkü kendisine işaret edilene iman edilince, onun emrine ve yasağına uymak da gerekli hale gelir, onun dost olduklarına dost olması ve onun düşman olduklarına düşman olması, kendi oğlu, babası ve dedesi olsa bile onun emir ve yasaklarına muhalefet eden ve ona tâbi olmaktan yüz çeviren herkese karşı olması da şart olur. Artık o, kendisi için insanların en sevgilisi, en yakını ve en çok itaat edilmesi gerekeni olur. Bu, kendisine işaret edilmesi durumunda Hz. Peygamber’e iman edenin davranış tarzıdır ki yapılması hayli zor ve ağırdır. Fakat âyetin bütün peygamberleri işaret ettiği düşünüldüğünde, bu iş kolaydır, çünkü o zaman ancak her doğru söyleyeni tasdik ve her yalan söyleyeni reddetmek gerektiği mânasına gelir. Aslında bütün insanlar da doğru söyleyeni tasdik ve yalan söyleyeni reddetmek gerektiğine inanırlar. İşte âyeti bütün peygamberlere hamletmenin bundan başka bir mânası yoktur. Fakat belli biri tayin edilince, imtihan edilmeyi gerektirir, münafıkların nifakı ile hakiki müminlerin gerçekliği o zaman ortaya çıkar. Şu âyet-i kerîme de bunu ifade etmektedir: “Yoksa kalplerinde bozukluk bulunanlar, içlerindeki kini Allah’ın asla açığa çıkarmayacağını mı hesapladılar? İstersek şüphesiz onları sana gösteririz”. İşte kendisine işaret edildiği üzere Hz. Peygamber’le birlikte sefere çıkmakla ve cihada gitmekle emrolundukları zaman onların münafıklıkları ortaya çıktı. Tıpkı şu ilâhı beyanlarda belirtildiği gibi; “Onların içinde öyleleri var ki, ‘Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz’ diye Allah’a söz vermişlerdi. Ama Allah onlara lütuf ve kereminden ihsan edince hemen cimrilik gösterdiler ve yüz çevirdiler, zaten yan çizip duruyorlardı”. Onlar bütünüyle eğer Allah, lütfundan kendilerine şunu verirlerse mutlaka hayır yolunda harcayacaklarına söz vermişlerdi. Ama istedikleri kendilerine verilip hayır için harcamaları emredilince, işaret edilen o şeyi yapmaktan yüz çevirdiler. Hz. Peygamber’in dost ve düşman bildiklerini onlar da düşman bildiler. Böylece bütün peygamberlere iman edenlerden, kendisine işaret edilen peygambere iman edenler sözü, bütün peygamberlere imanı terk etmediler; onlar kendisinden yüz çevirdiler, çünkü evlatlarına, babalarına ve dedelerine, kendisine muhalefet ettiklerinde düşman olmaları gerekirdi ve bunun da zor olduğundan dolayı peygambere tâbi olmaktan yüz çevirdiler. Onların nazarında Resûlullah (s.a.) kendi canlarından, babalarından ve çocuklarından daha değerli değildi, bu yüzden onun dost bildiklerini dost, onun düşman bildiklerini de düşman bilmediler. Bunda ise büyük bir işaret vardır: Resûlullah (s.a.) ilk ortaya çıktığında kendisine iman edenlerin imanı, bundan dolayı daha sonra iman edenlerden çok daha üstün ve değerlidir. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.
Amellere Verilen İki Kat Mükafat
Size rahmetinden iki kat verecektir. Yani sizin için iki kat mükâfat gerektirir. Biri bütün peygamberlere toptan iman ettiğiniz için, diğeri de işaret edilen ve ismi verilen peygambere iman ettiğiniz için. Cenâb-ı Hak burada rahmetinden iki kat buyurmakta, başka bir âyette ise “Sabretmelerinden ötürü onlara mükâfatları iki defa verilecektir” demektedir. Buradaki "kifleyni” (كِفْلَيْنِ) yani iki kat ifadesi, iki defa demektir; “iki defa” sözü de iki kat anlamına gelir, bu iki kelimeden biri diğerinin tefsiri gibidir. Sonra Allah burada onlara kendi rahmetinden mükâfat vereceğini söylemekte, diğer âyette ise mutlak olarak mükâfat vereceğini bildirmektedir. Daha önce söylediğimiz gibi bu da onların yaptıkları ameller için bahsedilen mükâfatın, kendilerinin hakkı olduğu değil, Allah’ın lütfunun ve rahmetinin eseri olduğu bilinsin diyedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Sonra âyette belirtilen iki kere mükâfattan maksat, biri dünyada verilen, diğeri de âhirette verilecek olan mükâfat olması da muhtemeldir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Bu dünyada iyilik yapanlara güzel sonuçlar vardır. Âhiret yurdu daha da hayırlıdır”, “Onlara hem bu dünya hayatında hem de âhirette müjdeler olsun!”. En doğrusunu Allah bilir. “İki kere mükâfat” sözünün, âhirette verilecek olan mükâfat anlamına gelmesi de mümkündür; buna göre “iki kere” veya “iki kat” sözü, iki misli mükâfat verilecek demektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Onlara fazlasıyla ödenecektir. Ayrıca onlara pek değerli bir ödül de vardır”. İki kat sözüne müfessirler de iki misli mükâfat diye mâna verdiler. Bazıları iki hisse, iki pay dedi. Allah Teâlâ’nın ona "kifl” (كفل) adını vermesi, onu tekeffül ettiğinden dolayı olabilir. Görmez misin ki, falanı tekeffül edene "kefîl" (كفيل) adı verilmiştir. Buna göre ona kifl denmesi de caizdir, çünkü onu Allah tekeffül etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Size, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur lütfedecek. Bu âyet iki şekilde tefsir edilir. Birincisi, nur kelimesi, görülmekten ve açık olmaktan kinayedir. Yürümek de emirlerden kinayedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Allah size yolu gösterecek ve emirleri açıklayacak, bu sayede sizden şüpheleri giderecektir. Böylece yürümek emirlerden, nur da görmekten kinaye olur. En doğrusunu Allah bilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yürüyebilmesi için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu?”. Yani onun gibi olamaz. Dolayısıyla söylediğimiz gibi bu âyet, sarih olmayan bir kinayedir. İkincisi, gerçekten yürüme iradesi ve hakiki nur kastedilmiştir, bu da âhirette olacaktır. Tıpkı şu âyet-i kerîmede ifade buyurulduğu gibi: “Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yollarını aydınlatırken şöyle derler: Rabb’imiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla”. Müfessirler, buradaki nurdan maksadın Kur'an olduğunu söylemişlerdir. Yani Allah size, doğru yola götürecek olan Kur'anı vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Sizi bağışlayacak. “Gufrân” (غفران) kelimesi örtmek anlamına gelir. Allah sanki şunu söylemektedir: Allah yaptığınız kötülükleri örtecek ve size onu unutturacak. Çünkü kötülüklerin belirtilmesi, nimetlerin zevkini bulandırır ve insanları Rab’lerinden utanmaya sevkeder. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Yani müminlere merhametle muamele buyurur ve onları ebedî olarak cennetinde tutar.
Yorumu Yorumla
-
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün güvenmek, korku ve şüphenin ortadan kalkarak emniyette olmak ve bir şeyi kalpten tasdik etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın sadece zihinsel bir tasdikten ibaret olmadığını, kişinin tüm benliğiyle ilahi gerçeğe boyun eğmesi ve iradesini bu yönde şekillendirmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, iman kavramının Kur'an'da ontolojik bir güvenlik alanı yarattığını, insanın Yaratıcı ile girdiği bu mutlak sadakat sözleşmesi sayesinde varoluşsal kaygılarından sıyrıldığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki bu çağrının inananları pasif bir kabullenmeden ziyade, takva ve sürekli tazelenen bir iman bilincine (aktif inanç) yönelten dinamik bir varoluşsal karar olduğunu analiz eder.
İttekû (اتَّقُوا)
İbn Fâris, v-k-y kökünün bir şeyi korumak, sakınmak, zarar verebilecek şeylerden uzak durmak ve bir kalkan edinmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takvanın, nefsi günaha sürükleyecek ve ilahi cezayı celbedecek her türlü eylemden korumak, içsel bir duyarlılıkla haramlardan kaçınmak olduğunu detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde takva kavramının sıradan bir "korku" (fear) olmaktan çıkarak, ilahi huzurda olmanın verdiği ahlaki bir teyakkuz (moral vigilance), derin bir sorumluluk bilinci ve sarsılmaz bir Allah saygısı olarak yeniden inşa edildiğini tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, takvanın insanın iç dünyasında kurduğu sarsılmaz bir oto-kontrol mekanizması olduğunu, ilahi iradeye ters düşmekten kaçınan estetik ve ahlaki bir sakınma hali olduğunu vurgular.
Allah (اللَّهَ)
İbn Fâris, bu ismin e-l-h köküne dayandığını ve ibadet edilen, kulluk yapılan, mutlak itaat edilen yegane varlık anlamına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Aramice ve Süryanice'deki "Alaha" formuna dayandığını ve Arap yarımadasındaki kadim Sami tek tanrı inancının ismi olduğunu savunur. Theodor Nöldeke, Sami dillerindeki tarihsel sürekliliğe dikkat çekerek, bu ismin Kur'an'da her türlü şirk unsurundan arındırılmış, aşkın ve mutlak tevhidin merkezi ismi kılındığını vurgular.
Resûl (رَسُولِهِ)
İbn Fâris, r-s-l kökünün yumuşaklık, ard arda gelmek ve belli bir amaçla mesaj iletmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, resûl kelimesinin Allah'ın vahyini, emir ve yasaklarını insanlara ulaştırmak üzere özel olarak seçip yetkilendirdiği elçi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice'deki "reşal" (göndermek) ve elçilik terimleriyle semantik bir paralellik taşıdığını, kadim dini geleneklerdeki peygamberlik müessesesini karşıladığını aktarır.
Yu'tikum (يُؤْتِكُمْ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek, ulaştırmak ve bir şeyi vermek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" fiilinin burada sıradan bir verme eylemini değil, Allah'ın kullarına yönelik karşılıksız, yüce ve değerli bir hibesini (rahmet ve nur) ifade ettiğini açıklar.
Kifleyni (كِفْلَيْنِ)
İbn Fâris, k-f-l kökünün bir şeyi garanti altına almak, kefil olmak, korumak ve bir pay/nasip manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kifl kelimesinin kişinin hak ettiği nasibi ve payı demek olduğunu; tesniye (ikili) formda gelmesinin, iman ve takvanın karşılığı olarak Allah'ın lütfunun katlanmış ve ilahi garanti altına alınmış çifte bir rahmeti ifade ettiğini detaylandırır. El-Cevâlîkî, kifl kelimesinin Habeşçe kökenli bir kelime olarak "çifte pay" manasında Arapçaya geçmiş (muarreb) bir terim olabileceğini değerlendirir. Arthur Jeffery, kelimenin Habeşçe "kifl" (pay, kısım) sözcüğüyle doğrudan bir alıntı bağına sahip olduğunu ve Kur'an'ın bu terimi uhrevi mükafatın miktarını nitelemek için kullandığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki bu iki kat payın (kifleyni), hem geçmişteki peygamberlere hem de Hz. Muhammed'e iman etmenin getirdiği çifte aidiyete ve bu evrensel tasdikin doğurduğu çifte lütfa işaret ettiğini analiz eder.
Rahmet (رَحْمَتِهِ)
İbn Fâris, r-h-m kökünün acımak, şefkat göstermek, korumak ve karşılıksız iyilik etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rahmetin varlıkların ihtiyacını gidermeye ve onları kemale erdirmeye yönelik ilahi bir lütuf hali olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerinin ortak dini terminolojisinde Tanrı'nın bağışlayıcı ve merhametli yönünü ifade eden temel bir kavram olduğunu aktarır.
Yec'al (وَيَجْعَل)
İbn Fâris, c-a-l kökünün bir şeyi yaratmak, yapmak, bir durumdan başka bir duruma dönüştürmek ve birine bir statü/nimet tayin etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin ayette "tahsis etmek, vermek ve kılmak" manasında olduğunu; nurun müminler için ilahi bir tasarruf ile özel bir rehberlik mekanizması olarak var edildiğini açıklar.
Nûr (نُورًا)
İbn Fâris, n-v-r kökünün aydınlanmak, parlamak, karanlığı yarıp açığa çıkarmak ve görünür kılmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nurun kalbi ve aklı hakikate açan ilahi hidayet ışığı olduğunu, insanın dünyevi eylemlerini karanlıklar (cehalet/sapma) içinden çıkarıp doğru yöne kanalize eden manevi bir aydınlık olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, nûr kavramının Kur'an'da zulumâtın (karanlıkların) mutlak karşıtı olarak sadece eskatolojik bir müjde değil, aynı zamanda müminin dünyadaki ahlaki eylemlerine (yürüyüşüne) yön veren, nesnel ve pratik bir manevi enerji, ontolojik bir kılavuz olduğunu tahlil eder.
Temşûne (تَمْشُونَ)
İbn Fâris, m-ş-y kökünün yürümek, ilerlemek, adım atmak ve bir yolda gitmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin fiziksel bir yürümeden ziyade, insanın dünyadaki yaşam tarzını, hal ve hareketlerini, ahlaki gidişatını ve hayat serüvenini (sîret) anlatan istiari bir kullanım olduğunu; "nur eşliğinde yürümek" ifadesinin hakikatten sapmadan, doğru istikamette hayatı sürdürmek anlamına geldiğini detaylandırır.
Yağfir (وَيَغْفِرْ)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünün temel anlamının örtmek, gizlemek ve korumak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" eyleminin insanın günahlarının çirkinliğini örtmesi ve onu ilahi cezadan koruması olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu fiilin sadece geçmişteki hataların basitçe silinmesi değil, kulun ilahi himaye altına alınarak manevi bir kalkanla kuşatılması ve ruhsal bir arınma (katarsis) yaşaması anlamına geldiğini tahlil eder.
Gafûr (غَفُورٌ)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünden türeyen mübalağa sığası olduğunu, kusurları tekrar tekrar ve çokça örten manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın Allah'ın bağışlayıcılığındaki sınırsızlığı ve sürekliliği ifade ettiğini, ne kadar çok hata olursa olsun merhamet perdesinin o hataları örtebilecek genişlikte olduğunu açıklar.
Rahîm (رَّحِيمٌ)
İbn Fâris, r-h-m kökünden türeyen ve rahmetin sürekliliğini bildiren bir sıfat olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rahîm isminin ahirette inananlara yönelik kesintisiz ve özel merhameti nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Gafûr ve Rahîm sıfatlarının yan yana gelmesinin Kur'an'ın en temel teolojik motiflerinden biri olduğunu; bağışlamanın (Gafûr) salt bir ceza iptali değil, mutlak bir şefkat ve korumayla (Rahîm) tamamlanan kuşatıcı bir ontolojik iyileştirme süreci olduğunu tahlil eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla