Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hadid Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hadid Sûresi, 12. Ayet

    يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعٰى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ بُشْرٰيكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme terâ-lmu/minîne velmu/minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim vebi-eymânihim buşrâkumu-lyevme cennâtun tecrî min tahtihâ-l-enhâru ḣâlidîne fîhâ żâlike huve-lfevzu-l’azîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "O gün mümin erkeklerin ve mümin kadınların nurlarının (kendileriyle beraber) önlerinde ve sağ yanlarında yürümekte olduğunu görürsün. ‘Bugün size müjde var; altından ırmaklar akan cennetlerde ebedî kalacaksınız' (denir). İşte en büyük murada ermek budur.”

      Mahşerde Müminlerin Nurları

      O gün mümin erkeklerin ve mümin kadınların nurlarının (kendileriyle beraber) önlerinde ve sağ yanlarında yürümekte olduğunu görürsün. Buradaki nurları ile yürür sözünün, âhirette kendilerine verilen kitaplarıyla beraber yürürler mânasına gelmesi mümkündür. Çünkü Allah’a yakın olanların ve hayırda önde gidenlerin kitapları ön taraflarından kendilerine verilir, diğer müminlerin kitapları ise sağ taraflarından verilir. Müşriklerin kitapları da arka taraflarından verilir. Hafsa’nın (r.a.) mushafında “bi eymânihim” (بِأَيْمَانِهِمْ) kelimesinin “fî eymânihim” diye okunması da bu mânayı teyit etmektedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: "Kitabı sağ tarafından verilen kimse". Âyette kastedilenin, dünyada iken sahip oldukları imanlarının ve dinlerinin nuru olması da mümkündür. Nurlarının, gittikleri yoldan kinaye olması da muhtemeldir: Hayırda önde gidenler önlerini görürler, kitapları sağdan verilenler de dünyada iken gittikleri yol üzeredirler. Müşriklere sol taraflarından, münafıklara da arka taraflarından kitapları verilir. Âyetteki “bi eymânihim" ifadesinin, hayır ve bereketten kinaye olması da muhtemeldir, çünkü “eymân" kelimesi hayır ve berekete ulaşmak mânasına da gelir, bundan dolayı böyle söylemiştir. Müfessirlerin söyledikleri gibi nurları yükseltilir ve onun aydınlığında yürürler mânasına da gelebilir.

      Bugün size müjde var; altından ırmaklar akan cennetlerde ebedî kalacaksınız (denir). Bu söz onlara ancak cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme girmeden önce söylenir. Âyette sözü edilen müminlerin yanlarında nur bulunduğu ifadesi, bunun cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme girmeden önce olduğuna işaret eder. İşte en büyük murada ermek budur. Çünkü ondan sonra artık helâk olmak, yorulmak ve nimetlerin son bulması söz konusu değildir.

      O gün mümin erkekleri ve mümin kadınları görürsün. Bu beyan, sadece o görecek, ondan başka kimse görmeyecek anlamında değildir, aksine onu bütün müminler görürler. Böylece tahsise işaret eden bir ifadeyi sadece bir olayla sınırlandıran ve diğerleri hakkında hükmü yok sayan kişinin iddiası boşa çıkar. Katâde şöyle dedi: Bize, Hz. Peygamber in şöyle söylediği rivayet edildi: “Müminlerden bazılarının nurları, Medine’den Aden’e ve San‘a ya kadar olan bölgeyi aydınlatır. Bazılarının nuru ise daha kısadır, ancak ayaklarının bulunduğu yeri aydınlatır. Müminlerin amellerine göre makamları vardır”.

      Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre de Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: “Çocuğu bulûğa ermeden ölenlerin nurları önlerindedir”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Terâ (تَرَىٰ)

        İbn Fâris, r-e-y kökünün gözle müşahede etmek, aklî veya kalbî bir idrak ile bir şeyi kavramak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin sadece fiziksel bir optik görme değil, aynı zamanda kesin bir gerçeği idrak etme manası taşıdığını; ayette kıyamet gününe dair tasvir edilen tablonun, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kadar net ve apaçık bir şekilde tanık olunacak bir gerçeklik olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki görme eyleminin, ahiret yurdundaki manevi hallerin (nur ve müjde gibi) bizzat gözlemlenebilir somut ontolojik gerçekliklere dönüşmesini ifade ettiğini analiz eder.

        Mu'minîn (الْمُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün güvenmek, emniyette olmak, korku ve endişeden uzak kalıp kalpten tasdik etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dünyada iken Allah'a ve elçisine kalpten inanıp bu inancını amelleriyle ispat eden kişileri niteleyen bu kelimenin, ayetin ahiret bağlamında mutlak bir ontolojik güvenliğe (emniyet) kavuşmuş, her türlü azap ve korkudan azade kılınmış kimseler anlamında kullanıldığını açıklar. Toshihiko Izutsu, mümin kimliğinin dünyadaki varoluşsal teslimiyetin bir sonucu olarak, ahirette ilahi nur ve müjdeyle ödüllendirilen nihai ve kalıcı bir kurtuluş statüsünü (eschatological safety) simgelediğini tahlil eder.

        Yes'â (يَسْعَىٰ)

        İbn Fâris, s-a-y kökünün hızlıca yürümek, koşmak, bir amaç uğruna şevkle çabalamak ve hareket etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sıradan bir yürüme eylemini değil, bir hedefe doğru hızla ve kararlılıkla ilerlemeyi ifade ettiğini; ayette müminlerin nurunun onların önünden "koşması" veya "hızla ilerlemesi" şeklindeki istiari (mecazi) kullanımın, ahirette kurtuluşa ve cennete giden yolda aydınlığın onlara kılavuzluk edişindeki dinamizmi ve o dehşetli andaki ilahi desteği vurguladığını detaylandırır.

        Nûr (نُورُهُم)

        İbn Fâris, n-v-r kökünün aydınlanmak, karanlığı yarmak, parlamak ve gizli olanı görünür kılmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nesneleri görünür kılan fiziksel ışığın ötesinde, dünyadaki iman ve salih amellerin ahiret gününde bizzat sahibini karanlıklardan koruyan ve yolunu aydınlatan ontolojik bir meşaleye, somut bir nurani varlığa dönüştüğünü açıklar. Toshihiko Izutsu, nur kelimesinin ayette eskatolojik (ahiret bilimi) bir fenomen olarak belirdiğini; dünyada zulumâtı (karanlıklar/cehalet) reddedip hidayet nurunu seçenlerin, kıyametin ontolojik karanlığında kendi içsel imanlarını önlerini aydınlatan nesnel bir ışık olarak yanlarında bulacaklarını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "nûruhum" (onların nuru) şeklinde aidiyet zamiriyle kullanılmasının, bu aydınlığın dışarıdan verilen ödünç bir ışık değil, kişinin kendi dünyevi amellerinden ve samimiyetinden neşet eden kişisel bir manevi enerji olduğunu vurgular.

        Eydî (أَيْدِيهِمْ)

        İbn Fâris, y-d-y kökünün el, güç, nimet, kudret ve mülkiyet manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel anatomi olan "el" (yed) kelimesinin çoğulu olan eydînin, ayette "beyne eydîhim" (ellerinin önünde/önlerinde) kalıbı içinde kullanıldığında, kişinin doğrudan yöneldiği, gittiği ve yüzleştiği istikameti, yani ön tarafını simgeleyen bir uzam ve yön ifadesi olduğunu açıklar.

        Eymân (بِأَيْمَانِهِم)

        İbn Fâris, y-m-n kökünün sağ taraf, kuvvet, bereket, uğur (yümn) ve yemin etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sağ el veya sağ taraf anlamına gelen yemîn kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin; Kur'an'ın ahiret tasvirlerinde amel defterlerini sağdan alanların (ashâb-ı yemîn) kurtuluşunu, bereketini ve onurlandırılmış manevi statülerini sembolize ettiğini, nurun sağ taraflarından parlamasının da bu mutlak emniyetin işareti olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sağ yönünün Arap ve Sami kültüründe kadimden beri gücün, kutluluğun ve iyiliğin yönü olarak kodlandığını; ayette nurun müminleri önlerinden ve sağlarından sarmasının, onların tam bir ontolojik kuşatma ve ilahi koruma altında olduklarını gösterdiğini analiz eder.

        Buşrâ (بُشْرَاكُمُ)

        İbn Fâris, b-ş-r kökünün derinin dış yüzeyi, dış görünüş ve sevinçli bir haber karşısında kişinin yüzünün aydınlanması, renk değiştirmesi manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, aslen dış deri manasına gelen kökten türeyen bu kelimenin; insanın iç dünyasında hissettiği şiddetli sevinç ve mutluluğun fiziksel olarak yüzüne, tenine (beşere) yansımasına sebep olan "müjde" ve "sevinçli haber" için kullanıldığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kıyametin dehşetli ve korku dolu atmosferinde melekler veya doğrudan ilahi bir nida tarafından verilen bu müjdenin, müminlerin dünyadaki fedakarlıklarının ahirette mutlak bir psikolojik ferahlığa ve nihai tasdike dönüştüğünü ifade eden çarpıcı bir şefkat tecellisi olduğunu tahlil eder.

        Cennât (جَنَّاتٌ)

        İbn Fâris, c-n-n kökünün örtmek, gizlemek, karanlığın basması ve gözden kaybolmak manalarına geldiğini; "cennet" kelimesinin de toprağı görünmeyecek kadar sık ve gür ağaçlarla, bitkilerle örtülü, zemini gizlenmiş bahçe anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dilde gür bahçeleri niteleyen bu çoğul kelimenin, Kur'an bağlamında inananlara vadedilen, insan tasavvurunun sınırlarını aşan eşsiz güzellikteki ahiret yurdunu, ilahi mükafat merkezini ifade ettiğini detaylandırır. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçanın kendi Sami kökleriyle bağlantılı olmakla birlikte, bilhassa ölüm ötesi kutsal ve ebedi bahçe bağlamındaki teolojik kullanımının, Aramice ve Süryanice'deki "ganta" (bahçe/cennet) kavramından güçlü izler ve dini etkileşimler barındırdığını aktarır.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, c-r-y kökünün akmak, hızla ilerlemek, bir yörüngede seyretmek ve devam etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, suyun ve nehirlerin kesintisiz akışını ifade eden bu fiilin, cennet tasvirlerinde kullanılarak oradaki nimetlerin durağan ve cansız olmadığını; sürekli tazelenen, efor gerektirmeyen ve bitmek bilmeyen dinamik bir ilahi ikram akışını simgelediğini açıklar.

        Enhâr (الْأَنْهَارُ)

        İbn Fâris, n-h-r kökünün genişlik, bolluk, yarılmak ve suyun bolca akıp yayıldığı yatak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nehir kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, cennet bahçelerinin altından akan çeşitli ve sayısız su, süt, bal gibi ırmakları kapsadığını; susuzluk çeken ve kurak bir coğrafyada yaşayan (Hicaz) ilk muhataplar için suyun ve nehirlerin, hayatın, refahın ve sonsuz mutluluğun en güçlü estetik ve ontolojik sembolü olduğunu detaylandırır.

        Hâlidîn (خَالِدِينَ)

        İbn Fâris, h-l-d kökünün bir halde sürekli ve kesintisiz kalmak, yaşlanmamak, değişime veya bozulmaya uğramamak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zamanın yıpratıcı etkisinden, ölümden ve çürümeden tamamen azade olmak anlamına gelen bu kelimenin; cennete girenlerin oradaki varoluşlarının geçici bir tatil veya mola değil, sonsuz (ebedi) bir ontolojik durum olduğunu vurguladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, halidîn (ebediyet) kavramının, İslam öncesi Arapların zamanın (dehr) her şeyi yok eden ve yutan acımasız yıkıcılığına dair kötümser inançlarına karşı Kur'an'ın sunduğu en devrimci kavramlardan biri olduğunu; inananlar için zamanın artık bir yok oluş süreci değil, mutlak ve kalıcı bir yaşam alanı (beka) olarak yeniden inşa edildiğini tahlil eder.

        Fevz (الْفَوْزُ)

        İbn Fâris, f-v-z kökünün korkulan ve helak eden bir durumdan sağ salim kurtulmak, güvenliğe çıkmak ve hedeflenen iyiliğe zaferle ulaşmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin pasif bir kurtuluşu değil, hem şerden tamamen emin olmayı hem de arzulanan en yüksek hayra (cennet ve ilahi rıza) kavuşmayı içeren aktif ve nihai bir zaferi (murada ermeyi) tanımladığını detaylandırır.

        Azîm (الْعَظِيمُ)

        İbn Fâris, a-z-m kökünün kemik, bir şeyin temel sağlam iskeleti, hacimce büyüklük, yücelik ve heybet manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, aslen fiziki büyüklük ifade eden bu kelimenin, ayette fevz (kurtuluş) kelimesini niteleyerek mana, değer ve kıymet bakımından aklın kuşatamayacağı, hiçbir dünyevi başarıyla kıyaslanamayacak derecede ulu, büyük ve eşsiz bir nihai zaferi ifade ettiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X