Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hadid Sûresi, 8. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hadid Sûresi, 8. Ayet

    وَمَا لَكُمْ لَا تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۚ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ لِتُؤْمِنُوا بِرَبِّكُمْ وَقَدْ اَخَذَ م۪يثَاقَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ lekum lâ tu/minûne bi(A)llâhi(ﻻ) ve-rrasûlu yed’ûkum litu/minû birabbikum ve kad eḣaże mîśâkakum in kuntum mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Peygamber Rabb’inize iman etmeniz için çağrıda bulunup dururken, O da sizden kesin söz almışken -bir şeye inanmaktaysanız- ne diye O’na iman etmezsiniz?”

      Peygamber Rabb’inize iman etmeniz için size çağrıda bulunup dururken ne diye O’na iman etmezsiniz? Lafzî anlamı itibariyle bu âyette bir çelişki vardır. Çünkü Allah, Peygamber sizi çağırıp dururken neden Allah’a iman etmiyorsunuz buyurmaktadır. Eğer onlar Allaha iman etmemiş iseler, Allahı ve peygamberi nasıl ikrar ediyorlar ve onun Allahın elçisi olduğunu nasıl tasdik ediyorlar? Çünkü elçiyi tasdik, onu göndereni de tasdik etmek demektir. Halbuki onlar Allah’a iman etmemişler, öyleyse peygamberi nasıl tasdik ediyorlar? Bu durumda bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Neden Allaha iman etmiyorsunuz, yani Allahın kudretine, tekrar yaratmasına, ölümden sonra diriltmesine neden inanmıyorsunuz? Üstelik size peygamber de gelmiş ve sizi çağırıp duruyor, size Allah’ın kudretini ve tekrar diriltme gücüne sahip olduğunu gösteren deliller de getirmiş; böyleyken neden Allah’ın kudretine inanmıyorsunuz? Âyetin bu mânaya gelmesi mümkündür, çünkü Mekkeliler farklı gruplar halinde idiler; kimisi Dehriyye’den idi, kimisi müşrikti, bir kısmı da tevhidi ikrar ediyor, fakat tekrar dirilmeyi inkâr ediyordu. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, Allah şunu söylüyor: Peygamber, sizi davet edip dururken ve size mazeretinizi ortadan kaldıran, şüphelerinizi gideren deliller ve mûcizeler getirdiği halde Allaha imam terketmek konusunda başka hangi mazeretiniz var? İmandan yüz çevirmenizde mazeretiniz nedir? Size ne oluyor da Allah’a iman etmiyorsunuz?

      Allah'ın İnsanlardan Söz Alması

      O da sizden kesin söz almıştı. Daha önce söylediğimiz gibi Allah tarafından alınan sözün mahiyeti farklı mânalara gelir. Birincisi, Allah, o sözü peygamberlerin diliyle almıştır, tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Allah İsrâiloğulları’ndan söz almış ve onlara şöyle demişti: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, peygamberlerime iman eder ve onları desteklerseniz, bir de Allah rızası için borç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örterim ve sizi mutlaka altından ırmaklar akan cennetlere koyarım”. Bu mânada başka âyetler de vardır.

      İkincisi, söz almaktan maksat, Allah Teâlânın onların hilkatinde varetmiş olduğu vahdaniyeti kabul etme temayülüdür.

      Üçüncüsü, Allah insanlara akıl ve anlayış verdiğinde, lehlerinde ve aleyhlerinde olan şeyleri temyiz etme gücünü lütfettiğinde, bu nitelikteki yaratıkları ihmal edeceğinin ve onları başıboş bırakacağının ihtimal dâhilinde olmadığına dair sözleşme yapmıştı.

      [Dördüncüsü,] bazı müfessirlerin söylediği gibi Âdem aleyhisselamın dölünden onları çıkarıp kendilerinden söz almasıdır. İlk yorum, doğruya daha yakındır.

      Peygamber Rabb’inize iman etmeniz için çağrıda bulunup dururken ne diye O’na iman etmezsiniz? Bu âyetin Allah’a inanan ve Hz. Muhammed (s.a.) gelmeden önce onun peygamberliğine de inanan Ehl-i Kitap hakkında gelmiş olması mümkündür. Fakat onlar Muhammed aleyhisselâm gelince onu inkâr ettiler. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylüyor: Allah’ın sizden söz almışken ve sizin de inandığınız peygamber Rabb’inize iman etmeniz için çağrıda bulunup dururken ne diye O’na iman etmezsiniz? En doğrusunu Allah bilir.

      Bu âyetin münafıklar hakkında gelmiş olması da muhtemeldir; onlar ilk bakışta inanmış görünüyorlar, fakat hakikatte inanmıyorlardı. Allah buyuruyor ki: Peygamber sizi Rabb’inize hakiki bir imanla inanmaya çağırıp dururken, sizler neden Allah’a gerçekten inanmıyorsunuz? Bu husus, şu İlâhî beyanda belirtildiği gibidir: “Size Allah’ın âyetleri okunup dururken, üstelik Resûlullah da aranızda bulunurken nasıl inkâra saparsınız?”. Yani Allah’ı ve resulünü inkâr ederek onlara imanı terk etmenizde mazeretiniz yoktur. İşte açıklamaya çalıştığımız âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bir şeye inanmaktaysanız; bu cümle eğer âyetlere ve delillere inanıyorsanız mânasına gelir. Yahut Cenâb-ı Hak bunu şart mânasında değil, tekit mânasında söylemektedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Boşanan kadınlar Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorlarsa, Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri onlara helâl olmaz”. Çünkü o kadınlar mümin olduklarını ilan etmişlerdi, artık rahimlerinde olanı gizlemeleri onlara helâl değildir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tu'minûn (تُؤْمِنُونَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün güvenmek, emniyette olmak, şüphe ve korkunun zıddı olarak bir şeye kalpten inanıp tasdik etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbin kesin tasdiki olduğunu; ayetin bağlamında elçinin davetine rağmen inanmamaktaki ısrarın, akli ve vicdani bir temelinin bulunmadığına yönelik kınayıcı bir ifade (istifham-ı inkari) barındırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın nüzulüyle birlikte cahiliye dönemindeki dünyevi ve kabilevi güvenlik anlamından sıyrılarak, insanın Yaratıcı'ya karşı hissetmesi gereken derin, ontolojik teslimiyete evrildiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki eylemin sadece soyut ve pasif bir inanç değil; elçinin çağrısına fiilen icabet etmeyi, tereddütleri aşmayı ve hayatı bu doğrultuda şekillendirmeyi gerektiren dinamik bir varoluşsal karar olduğunu analiz eder.

        Allah (اللَّهِ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet edilen ve mutlak kulluk yapılan varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah lafzının, kalplerin hayretle ve mutlak bir teslimiyetle kendisine sığındığı yegane varlığı işaret ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice'deki "Alaha" formundan Arapçalaştığını ve Sami geleneğindeki yüce yaratıcı inancını taşıdığını savunur. Theodor Nöldeke, kelimenin bu tarihsel ve dilsel kökenlerine dikkat çekerek, İslam öncesi Hicaz toplumunda da bilinen bu ismin Kur'an tarafından mutlak tevhidin yegane nesnesi olarak yeniden tanımlandığını ifade eder.

        Resûl (وَالرَّسُولُ)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün yumuşaklık, ard arda gelmek ve bir mesaj iletmek üzere elçi göndermek anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, resûl kelimesinin, Allah'ın kendi emir ve yasaklarını bildirmek, insanları hakka çağırmak (davet) için seçtiği ve özel olarak yetkilendirdiği kişi olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki akraba dillerle ortak bir kökene sahip olduğunu, özellikle kadim dini geleneklerdeki elçilik müessesesini karşılayan Süryanice metinlerdeki kullanımlarla güçlü bir semantik ve tarihsel paralellik barındırdığını ifade eder.

        Yed'ûkum (يَدْعُوكُمْ)

        İbn Fâris, d-a-v kökünün birini çağırmak, seslenmek, talep etmek ve bir şeye yönlendirmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin Kur'ani bağlamda "davet" kavramını oluşturduğunu; insanları hak dine, Allah'a imana ve ahlaki bir yaşama teşvik eden aktif bir çağrı olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin Kur'an'ın temel iletişimsel doğasını yansıttığını; ilahi mesajın durağan bir metin değil, elçi aracılığıyla insana yöneltilmiş, karşılık bekleyen, inat ve inkarı kıran canlı, varoluşsal bir çağrı olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, davetin salt sözlü bir duyuru olmadığını, insanın kendi fıtratına, aklına ve evrendeki ilahi gerçekliğe uyanması için yapılan derin bir ontolojik uyarı niteliği taşıdığını vurgular.

        Rabbikum (بِرَبِّكُمْ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün bir şeyi ıslah etmek, gözetmek, halden hale geçirerek kemale erdirmek ve malik olmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb sıfatının sadece yaratmayı değil, yaratılanı varoluş gayesine uygun olarak aşama aşama eğiten, terbiye eden ve mutlak koruyuculuk sağlayan yegane gücü ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice ve Aramice'deki efendi, büyük anlamlarına gelen "rabba" kelimeleriyle ortak kökenden geldiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Rabb kavramının salt despotik bir efendi-köle ilişkisinden ziyade, şefkatli, rızık veren, yol gösteren ve koruyan (nurturer) mutlak bir otorite figürünü temsil ettiğini, elçinin davetinin de bu şefkatli otoriteye dönük olduğunu analiz eder.

        Ehaze (وَقَدْ أَخَذَ)

        İbn Fâris, e-h-z kökünün bir şeyi elde etmek, tutmak, yakalamak ve kavramak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin mîsâk (söz/ahit) kelimesiyle birlikte kullanıldığında; birini kesin bir taahhüde bağlamak, hukuki veya ahlaki bir yükümlülük altına sokmak ve alınan sözü bağlayıcı, ihlal edilemez bir kural haline getirmek anlamını taşıdığını detaylandırır.

        Mîsâkakum (مِيثَاقَكُمْ)

        İbn Fâris, v-s-k kökünün sağlamlaştırmak, pekiştirmek, güvenmek ve bağlamak anlamlarına geldiğini, "vesika" kelimesinin de bu kökten türediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, mîsâkın yeminle veya kesin bir taahhütle son derece sağlamlaştırılmış söz ve ahit olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, mîsâk kavramının Tanrı ile insan arasında kurulan ontolojik ve dini sözleşmeyi simgelediğini; bunun insanın yaratılıştan veya akli melekelerinden dolayı Allah'a karşı taşıdığı fıtri bir bağlılık ve yükümlülük (covenant) olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette bahsedilen "sizden kesin söz almıştı" ifadesinin; insanların akıl ve vicdan gibi idrak yetenekleriyle donatılarak Allah'ı bulma kapasitesine sahip kılınmaları anlamındaki fıtri ahit (Elest Bezmi) ile ilişkilendirilebileceğini, insanın inanmamak için hiçbir geçerli mazeretinin kalmadığını vurgular.

        Mu'minîn (مُّؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün tasdik ve güven manalarına geldiğini yineler. Râgıb el-İsfahânî, ayetin sonundaki "eğer inanan kimseler iseniz" şartının, fıtratında imana meyli olan ve gerçeği arayan aklıselim sahiplerine yönelik ince bir uyarı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ilk kelimede (tu'minûn) eylem olarak zikredilen imanın, bu kelimede bir kimlik ve aidiyet (mu'min) formunda yer aldığını; Allah'ın fıtri sözleşmesini (mîsâk) hatırlayan ve elçinin davetine icabet edenlerin ancak bu kalıcı sıfatı hak edebileceğini tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X