Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 58. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ قُتِلُٓوا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِزْقاً حَسَناًۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne hâcerû fî sebîli(A)llâhi śümme kutilû ev mâtû leyerzukannehumu(A)llâhu rizkan hasenâ(en)(c) ve-inna(A)llâhe lehuve ḣayru-rrâzikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah yolunda hicret ettikten sonra öldürülen yahut ölenlere gelince, Allah onları pek güzel bir nimetle ödüllendirecektir. Allah rızık verenlerin elbette en hayırlısıdır.

      Allah Yolunda Hicret Edenler

      Allah yolunda hicret ettikten sonra öldürülen yahut ölenlere gelince. Müfessirler bu beyanın ister öldürülsünler isterse kendi kendilerine ölsünler Allah yolunda gazi olanlarla mücahitler hakkında olduğunu söylemişlerdir. Onlar için âyette bahsi geçen güzel rızık ve hoşnut olacakları bir yer olacaktır. Bu âyetin zâhirinden Hz. Peygambere (Medine’ye) hicret edenler hakkımda olduğu anlaşılır. Eğer âyet bunlar hakkında olursa o zaman Râfizîler’in, sahâbîlerin geneli dinden dönüp mürted olmuştur şeklindeki iddialarını da geçersiz kılmış olur. Çünkü (bu durumda) Allah Teâlâ -ister katledilsinler isterse kendi kendilerine ölsünler- onlar için cennet, güzel rızık ve hoşnut olacakları bir girişin şehadetini yapmış olmaktadır. Netice olarak ashap arasında Râfızîler’in dediği gibi birisinin çıkması ihtimal dâhilinde değildir.

      Allah onları pek güzel bir nimetle ödüUendirecektir. Güzel nimetin cennet olduğu söylenmiştir. Gerekçe olarak da bu tabirin ölüm ve katledilmekten sonra belirtildiği netice olarak güzel nimetin ancak cennette olacağı ve her mizacın ve aklın bunu güzel göreceği ileri sürülmüştür.

      Allah rızık verenlerin elbette en hayırlısıdır. Allah Teâlâ kendisinden başka rızık veren olmadığı halde kendisinin rızık verenlerin en hayırlısı olduğunu bildiriyor. Çünkü insanlar, rızık genişliği arzusuyla Allah’tan başkasına tapmaları dolayısıyla rızkı ve geçim rahatlığını Allah’tan başkalarından bekliyor ve talep ediyorlardı. Cenâb-ı Hak da kendisinin rızık veren olduğunu, rızkın ve geçim rahatlığının yalnız O’ndan umulacağım haber veriyor. Çünkü buna mâlik olan O’dur. Allah’tan başka yaratıcı olmadığı halde “yaratanların en güzeli” meâlindeki bir ifadenin kullanılması da böyledir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hâcerû (هَاجَرُوا)

        Kelimenin kökü, Arapça "h-c-r" (هجر) harflerine dayanmaktadır ve mufâale babından türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi terk etmek, ondan ayrılmak, bağı koparmak ve uzaklaşmak" olduğunu belirtir. Vuslatın (kavuşmanın) mutlak zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "hicret" kavramının üç boyutu olduğunu açıklar: Bedeni olarak bir mekandan ayrılmak, diliyle/sözüyle birinden uzaklaşmak ve kalbiyle kötü arzuları (hevasını) terk etmek. Dini terminolojide hicret, küfür diyarından iman diyarına yapılan o büyük ve zorunlu göçtür. Patricia Crone, Geç Antik Çağ Arap sosyolojisini incelerken bu kelimenin taşıdığı o devasa siyasi ve varoluşsal yüke dikkat çeker. Crone'a göre bedevi toplumunda bir kişinin kendi kabilesini terk etmesi (hicret), sadece bir adres değişikliği değil; bütün sosyal güvencesini, hukuki korumasını ve ekonomik bağlarını çöpe atması, adeta intihar etmesi (outlaw olması) demekti. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak kabilevi "kan bağının" (asabiyetin) yerine, tamamen ideolojik ve teolojik bir "inanç bağını" ikame ettiğini; hicretin sıradan bir yolculuk değil, yepyeni bir İslami ümmet inşası için yapılan radikal ve ontolojik bir kopuş olduğunu vurgular.

        Sebîli (سَبِيلِ)

        Etimolojik olarak "s-b-l" (سبل) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeyin uzayıp gitmesi, aşağıya doğru sarkması, yağmurun dökülmesi ve açık/belirgin yol" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sebîl" kavramının ayakların çokça basmasından dolayı düzleşmiş, pürüzsüz ve herkesin kolayca yürüyebileceği ana yol olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin evrimini inceleyerek; ortak Sami dil havzasına ait olduğunu, Süryanice ve Aramicedeki "şebîlâ" (yol/patika) kelimesiyle birebir aynı kökten gelip Arapçaya yerleştiğini belirtir. Dücane Cündioğlu, "Allah'ın yolu" (fî sebîlillah) tamlamasının felsefi işlevine odaklanır. Cündioğlu'na göre hicret eylemi veya savaş, ganimet, şöhret, macera veya kabilevi bir çıkar için de yapılabilir. Ancak başındaki "fî sebîlillah" kaydı, eylemi tüm dünyevi ve bencil kirlerden arındırır; niyetin sadece ve mutlak olarak yüce yaratıcıya kilitlendiğini gösteren, eylemi dünyevi bir göç olmaktan çıkarıp kutsal bir ibadete dönüştüren ontolojik bir filtredir.

        Kutilû (قُتِلُوا)

        Kelimenin kökü Arapça "k-t-l" (قتل) harflerine dayanmaktadır ve edilgen (meçhul) mazi fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye şiddetle vurmak, hareketini tamamen durdurmak, canını almak ve öldürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin ruhun bedenden ayrılmasına neden olan fiziksel bir şiddet ve kan akıtma (telef) olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette etken değil edilgen (kutilû / öldürüldüler) formda kullanılmasının teolojik ve fıkhî önemine değinir. Öztürk'e göre bu edilgen yapı, muhacirlerin (göç edenlerin) savaş çığırtkanı veya saldırgan olmadıklarını; inançları uğruna yola çıktıklarında dışarıdan gelen bir zorbalıkla, zalim bir müdahaleyle canlarından edildiklerini (şehit edildiklerini) gösterir. Vurgu eylemin failinden (katilden) alınmış, canını feda eden kurbanın o asil edilgenliğine verilmiştir.

        Mâtû (مَاتُوا)

        Etimolojik olarak "m-v-t" (موت) kökünden türeyen mazi bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "hayatın, canlılığın ve hareketin tamamen sona ermesi, durgunluk ve sükunet" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ölümün (mevt) ruhun bedeni terk ederek insanın dünya ile olan fiziksel bağının kesilmesi olduğunu aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki "öldürüldüler veya öldüler" (kutilû ev mâtû) dizilimindeki o muazzam fıkhî eşitlemeye dikkat çeker. Aydar'a göre İslam hukuku ve teolojisi burada niyeti merkeze alır; inancı uğruna yurdunu terk eden (hicret eden) bir kişi, yolda eceliyle yatağında da ölse, savaş meydanında kılıçla da öldürülse, ilahi terazi bu iki ölümü eşitler. Eylemin fiziksel şekli ne olursa olsun, niyet "Allah yolunda" (fî sebîlillah) olduğu için her iki ölüm de aynı yüce mertebede (şehadet/rıza makamında) kabul edilir.

        Leyerzükannehümü (لَيَرْزُقَنَّهُمُ)

        Kelimenin kökeni "r-z-k" (رزق) harflerine dayanmaktadır ve başında tekid (pekiştirme) lam'ı, sonunda şeddeli nun (nun-u müşeddede) bulunan muzari bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "canlıya sürekli ve düzenli olarak verilen pay, nasip, bağış ve yaşamı sürdürmeyi sağlayan fayda" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rızkın ahiret bağlamında kullanıldığında, insana sonsuz bir haz, ebedi bir doyum ve mutluluk veren ilahi lütufları kapsadığını açıklar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin gramatik yapısındaki o ağır yemin ve pekiştirme (le-yerzükanne) vurgusuna değinir; bu formül, rızkın verilmesinde hiçbir şüphe, gecikme veya eksiklik ihtimalinin bulunmadığını, bunun bizzat Allah'ın kendi üzerine aldığı mutlak, sarsılmaz ve kesinleşmiş bir ilahi garanti/sözleşme olduğunu dilbilimsel olarak mühürler.

        Rızkan (رِزْقًا)

        Aynı kökten (r-z-k) gelen masdar ismidir. Patricia Crone, İslam öncesi bedevi toplumunun ekonomik ve psikolojik yapısını hatırlatarak; çöl şartlarında insanın en büyük korkusunun açlık, kaynakların tükenmesi ve yoksulluk olduğunu belirtir. Crone'a göre Kur'an, dünyadaki evlerini ve mallarını bırakıp hicret edenlere "rızık" kavramı üzerinden seslenerek, onların kaybettikleri maddi şeylerin çok ötesinde, asla tükenmeyecek, yağmalanmayacak ve ilahi bir hazineden beslenen mutlak bir "güvence" (provision) vadetmekte ve onların o ilkel kıtlık korkularını teolojik bir sükunetle değiştirmektedir.

        Hasenen (حَسَنًا)

        Etimolojik olarak Arapça "h-s-n" (حسن) kökünden gelmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "çirkinliğin, kötülüğün ve eksikliğin zıddı olarak; akıl, fıtrat ve estetik açıdan güzel, uyumlu ve hoş olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hüsn" (güzellik) kavramının insanın hem aklına, hem duygularına hem de duyularına hitap eden mükemmellik olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "güzel bir rızık" (rızkan hasenâ) tamlamasının taşıdığı edebi ve estetik inceliğe odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, hicret edenlere verilecek olan ödül sadece miktar olarak çokluğu (bolluğu) ifade etmez; aynı zamanda nitelik olarak pürüzsüz, göz kamaştırıcı, insana saygı duyan ve onun fedakarlığını onurlandıran estetik bir "güzelliğe" (hüsn) sahip olduğunu vurgular. Rızık sadece karın doyurmaz, ruhu da estetik bir zirvede ağırlar.

        Hayru (خَيْرُ)

        Kelimenin kökü "h-y-r" (خير) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "bir şeye meyl etmek, onu seçmek, tercih etmek ve faydalı bulmak" olduğunu belirtir. İnsanın doğası gereği faydalı bulup yöneldiği şeye "hayır" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) olarak da kullanıldığını, akıl ve fıtratın arzuladığı en yüce, en üstün ve en kârlı durumu ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayetteki teolojik kıyas işlevine değinir; muhacirler Mekke'de karlı ticaretlerini ve evlerini bırakmışlardır. Allah'ın kendisini rızık verenlerin "en hayırlısı" (hayru) olarak tanıtması, dünyada terk edilen hiçbir ekonomik değerin veya insani yardımın, o ilahi lütfun kalitesiyle, sonsuzluğuyla ve üstünlüğüyle kıyas dahi edilemeyeceğini gösteren ontolojik bir tesellidir.

        er-Râzikîn (الرَّازِقِينَ)

        Bu kelime, "r-z-k" (رزق) kökünden türeyen ism-i failin (etken ortaç) çoğuludur. İbn Fâris, rızık veren, bağışta bulunan ve pay dağıtan anlamına geldiğini belirtir. Angelika Neuwirth, ayetin "Şüphesiz Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır" (ve innellâhe lehüve hayrur râzikîn) şeklindeki o görkemli kapanışına (fasılasına) dikkat çeker. Neuwirth'e göre, "rızık verenler" (râzikîn) ifadesinin çoğul kullanılması, dünyevi düzlemde insanların da birbirlerine maaş, yiyecek veya destek sağlayarak mecazi anlamda "rızık veren" (patron, kabile reisi, hükümdar) konumunda olabildiklerini kabul eder. Ancak ayet, tüm o fanilerin verdiği geçici ve minnet yüklü rızıkları alt alta toplayıp, onların üzerine Allah'ı "en hayırlı, asıl ve mutlak tek rızık verici" (hayrur râzikîn) olarak yerleştirerek tevhidi zirveye taşır. İnsanların rızkı tükenir ve başa kakılır, Allah'ın rızkı ise sonsuzdur ve asildir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X