اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِۜ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Hac Sûresi, 56. Ayet
Daralt
X
-
56. O gün hükümranlık yalnız Allah’ındır; onlar arasında hükmünü verir. İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmış olanlar, nimetlerle dolu cennetlerde olacaklardır.
57. İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlara ise alçaltıcı bir azap vardır.
Hükümranlık Yalnız Allah’a Aittir
O gün hükümranlık yalnız Allah’ındır; onlar arasında hükmünü verir. Hasan-ı Basrî der ki: Hükümranlık dünyada ve âhirette her hâlükârda Allah’a aittir. Fakat O gün hükümranlık yalnız Allah’ındır demek, o gün aralarmda mahlûkat değil, sadece O hüküm verecektir demektir. Çünkü dünyada başkası hakkında hüküm verenler vardır. Ama o gün hüküm, sadece Allah’ın olacaktır. Bize göre -hükümranlık bütün zamanlarda sadece Allah’a ait olduğu halde- o günün özel olarak bunun belirtilmesi, o gün herkesin O nun hükümranlığını ikrar edecek ve kimsenin bu konuda kendisiyle çekişemeyecek olmasından dır. Dünyada ise hükümranlığı kendi nefsi için iddia edenler olur. Yüce Allah hükümranlığın o gün sadece kendisine ait olduğunu şu beyanlarında belirtir: “Hepsi Allah’ın huzuruna çıkacaklar”, “Sonunda dönüş Allah’adır”; “Bütün işler Allah’a dönecektir”. Bunlara benzer başka beyanlar da mevcuttur. İşte bu âyette de durum aynen böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapmış olanlar, nimetlerle dolu cennetlerde olacaklardır. Bu beyanın mânası açıktır.
Yorumu Yorumla
-
el-Mülkü (الْمُلْكُ)
Kelimenin kökü Arapça "m-l-k" (ملك) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "güç yetirmek, bir şeye mutlak surette sahip olmak, otorite kurmak ve onu tek başına yönetmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mülk" kavramının sadece cansız eşyaya sahip olmayı (mülkiyet) değil, akıllı varlıklar ve toplumlar üzerinde meşru bir tasarruf, egemenlik ve yönetim yetkisine sahip olmayı (hükümranlık) ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Cahiliye dönemi kabile liderliğinden farklı olarak, ayetteki "mülk" kavramının mutlak ve evrensel bir ontolojik otoriteyi temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kurgusunda "el-Mülkü" kelimesinin tahsis (sadece O'na aittir) formuyla cümlenin en başında gelmesinin teolojik gücüne dikkat çeker. Öztürk'e göre bu kelime, yeryüzündeki tüm siyasi, askeri ve ekonomik iktidarların, krallıkların ve kibrin kıyamet gününde tamamen sıfırlanıp, mutlak otoritenin yegane ve asıl sahibine döneceğini gösteren evrensel bir manifestodur.
Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)
Etimolojik olarak "y-v-m" (يوم) kökünden gelen "yevm" (gün/zaman dilimi) kelimesi ile "iz" (إذ) zaman zarfının birleşmesinden oluşmuştur. İbn Fâris, "iz" edatının geçmiş veya gelecekteki belirli, keskin bir anı işaret ettiğini belirtir. İkisinin birleşimi "o gün" anlamına gelir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret eksenli) hitabetinde "yevmeizin" kelimesinin çok kritik bir milat işlevi gördüğünü belirtir. Neuwirth'e göre bu kelime, zamanın dünyadaki o sıradan, doğrusal akışını aniden durdurarak; evrendeki her şeyin hesap vermek üzere donduğu, geçmişin ve geleceğin tek bir noktada düğümlendiği o kozmik, dehşet verici ve mutlak kırılma anını muhatabın zihnine çakan bir zaman belirtecidir.
Yahkümü (يَحْكُمُ)
Kelimenin kökü, Arapça "h-k-m" (حكم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "men etmek, engellemek, adaletsizliği durdurmak, düzeltmek ve kesin bir karara varmak" olduğunu belirtir. Hayvanı kontrol altında tutan geme veya iki taraf arasındaki kavgayı durduran kişiye "hakem" denilmesi de etimolojik olarak bu engelleme/düzeltme kökünden doğmuştur. Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" kavramının, ihtilafı çözen, şüpheyi ortadan kaldıran ve haklıyı haksızdan ayırarak adaleti sarsılmaz bir şekilde tesis eden nihai karar olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin muzari (şimdiki/geniş zaman) formunda kullanılmasının felsefi boyutuna değinir. Kılıç'a göre ilahi yargılama (hüküm), o gün tüm şeffaflığıyla ve bizzat Allah'ın mutlak adaletiyle icra edilecek; insanlar dünyadaki o sahte, taraflı veya eksik yargı sistemlerinden tamamen koparılıp, hiçbir itirazın mümkün olmadığı bu ilahi karara (h-k-m) boyun eğeceklerdir.
Beynehüm (بَيْنَهُمْ)
Etimolojik olarak "b-y-n" (بين) kökünden gelmektedir ve sonuna iyelik zamiri (hüm/onların) bitişmiştir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "iki şeyin arasının açılması, ayrılık, mesafe, açıklık ve netleşmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyn" kelimesinin hem fiziksel mesafeyi hem de insanlar arasındaki sosyal, fikirsel veya inançsal ihtilafları ifade etmek için kullanıldığını aktarır. Dücane Cündioğlu, "Aralarında hükmeder" (yahkümü beynehüm) tabirindeki "beyn" kelimesinin taşıdığı yükü analiz eder. Cündioğlu'na göre, dünyada din, inanç ve hakikat üzerine oluşan o derin kutuplaşmalar, tartışmalar ve "ayrılıklar" (beyn), kıyamet günü ilahi hüküm masasında tamamen çözülecek; kimin haklı kimin batıl olduğu, kökün doğasındaki o "ayrışma ve netleşme" (beyân) niteliğiyle apaçık bir şekilde birbirinden ayrılacaktır.
Âmenû (آمَنُوا)
Kelimenin kökeni Arapça "e-m-n" (أمن) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "korku ve endişenin zıddı olarak sükunet bulmak, güvenmek, kalbin yatışması ve emniyette olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iman kavramının kişinin mutlak otoriteye (Allah'a) güvenmesi ve O'nun sağladığı manevi güvenlik (emniyet) alanına girmesi anlamına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç semantiğinde iman kavramının salt zihinsel bir kabul (tasdik) olmadığını; kişinin varoluşsal olarak hakikate teslim olup içsel bir sükunete, sarsılmaz bir "emniyete" kavuşması olduğunu aktarır.
Amilû (عَمِلُوا)
Bu fiil, Arapça "a-m-l" (عمل) kökünden türemiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir işi yapmak, bir amaç doğrultusunda çaba sarf etmek ve üretmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, amel kavramının, idrak sahibi bir varlığın kasıtlı, bilinçli ve belirli bir hedefe yönelik gerçekleştirdiği eylemler olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "iman ettiler" (âmenû) fiili ile "amel ettiler" (amilû) fiilinin Kur'an'da genellikle bitişik olarak kullanılmasının fıkhî bir temel oluşturduğunu belirtir. Aydar'a göre iman, içsel ve zihinsel bir bağlanma eylemi iken; amel, bu inancın dış dünyadaki pratik, fiziksel ve ahlaki (somut) ispatıdır. İkisi birbirinden koparılamaz ontolojik bir bütündür.
es-Sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)
Kelimenin kökü, "s-l-h" (صلح) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bozukluğun, yıkımın ve fesadın mutlak zıddı olarak; iyi, düzgün, faydalı ve onarılmış olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâlih" kavramının fıtrata ve ilahi düzene en uygun, topluma ve bireye fayda sağlayan onarıcı eylemleri tanımladığını açıklar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette bu kelimenin belirli (harf-i tarifli) ve çoğul (es-sâlihât) formda kullanılmasının, inananların sadece bireysel ibadetlerle yetinmeyip, hayatın her alanındaki bozulmaları (fesadı) giderecek çok yönlü, ahlaki ve onarıcı pratikleri kesintisiz olarak üretmeleri gerektiğini dilbilimsel olarak kanıtladığını aktarır.
Cennâti (جَنَّاتِ)
Etimolojik olarak "c-n-n" (جنن) kökünden türeyen "cennet" isminin çoğuludur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek ve gözden saklamak" olduğunu belirtir. Anne karnında gizli olan bebeğe (cenin) veya aklın üzerinin örtülmesine (cinnet) de bu kökten dolayı isim verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, cennetin, ağaçlarının çokluğu ve yapraklarının sıklığı nedeniyle toprağı görünmeyecek şekilde "örten", gölgeleyen ve güneşten saklayan o son derece verimli, sık ormanlık/bahçe olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin evrimini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "gantâ" (bahçe) kelimesine dayandığını aktarır. Patricia Crone, Kur'an'ın ahiret ödülünü "cennet" (gölgelik bahçe) olarak kavramsallaştırmasının, kızgın çöl güneşinin altında kavrulan bedevi toplumu için sadece estetik bir vaat değil, aynı zamanda varoluşsal, fizyolojik ve mutlak bir "güvenlik/kurtuluş" imgesi olduğunu belirtir.
en-Neîm (النَّعِيمِ)
Kelimenin kökeni, Arapça "n-a-m" (نعم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "hayatın rahatlığı, yumuşaklık, bolluk, refah ve pürüzsüzlük" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nimet kavramının insanın doğasına tam olarak uyan, ona mutluluk, lezzet ve huzur veren her türlü iyi durum olduğunu; "neîm" kelimesinin ise bu nimetin en saf, en yoğun, en mükemmel ve kesintisiz (mübalağalı) halini ifade ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin kapanışındaki bu estetik tamlamaya (Cennâti'n-Neîm) odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, "neîm" kelimesi cennetin sadece ağaçlardan oluşan fiziksel bir bahçe (cennât) olmadığını; o mekandaki varoluşun her anının "pürüzsüz bir lezzet, mutlak bir konfor ve varoluşsal bir huzur" (n-a-m) ile yoğrulduğunu gösteren edebi bir zirvedir. Bu kelime, dünyadaki tüm yorgunlukları, acıları ve çabaları (amelleri) sonsuza dek unutturan o mutlak ilahi lütfun etimolojik mühürüdür.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla