Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Hac Sûresi, 54. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Hac Sûresi, 54. Ayet

    وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِه۪ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veliya’leme-lleżîne ûtû-l’ilme ennehu-lhakku min rabbike feyu/minû bihi fetuḣbite lehu kulûbuhum(k) ve-inna(A)llâhe lehâdi-lleżîne âmenû ilâ sirâtin mustekîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      54. Bu bir de, kendilerine ilim verilenlerin, onun Rabb’in tarafından gelmiş kesin gerçek olduğunu anlamaları, ona iman etmeleri ve böylece bütün kalpleriyle ona bağlanmaları için yapar. Muhakkak ki Allah iman edenleri dosdoğru bir yola iletir.

      55. İnkâr edenler ise, kıyâmet kendilerine ansızın gelinceye veya sonu olmayan günün azabı kendilerini yakalayıncaya kadar Kur’ân hakkında hep şüphe içinde kalacaklardır.

      Bu iki âyet daha önce belirttiğimiz âyetier gibidir. Bunlardan birisi şu İlâhî beyandır: “Ne zaman bir sûre indirilse, içlerinden ‘Bu hanginizin imanını arttırdı İd?’ diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler. Kalplerinde hastalık olanlara gelince”. Buna benzer tevhit ehlini onu kabul, boyun eğme ve ona yönelme ile kâfirleri de reddetme ve yalanlama ile niteleyen başka âyetler de vardır. Bu bir de, kendilerine ilim verilenlerin, onun Rabb’in tarafından gelmiş kesin gerçek olduğunu anlamaları meâlindeki beyan da bu doğrultudadır. Kendilerine ilim verilenlerin ilmine göre Kur an ve Muhammed Rabb’in tarafmdan gelmiş kesin gerçektir. Çünkü onlar Muhammed’e (a.s.) yüceltme, saygı gösterme ve boyun eğme tavrıyla bakmışlar ve onun peygamberliğini ikrar etmişlerdir. Bu da onların hidâyetlerini, rahmetlerini ve şifalarını artırmıştır. Öbürleri ise ona küçümseme, değer vermeme ve yalanlama tavrıyla bakmışlar bu da onların manevî kirlerini, sapkınlıklarını ve katılıklarını artırmıştır.

      Bazıları, âyette bahsi geçen sonu olmayan günün azabı ile kastedilenin Bedir savaşı günü olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları da bunun kıyâmet gününün azabı olduğunu söylemiştir ki o günün azabı şiddetli bir azaptır. Bu azabı “akîm” (عَقِيمٍ) kelimesiyle nitelemek mümkündür. Çünkü o günden kur tuluş da hayır da umulmaz. Çocuk doğuramayan kadına da bu yüzden “akîm” denilmiştir.

      İbn Kuteybe “fe tuhbite lehû kulûbuhum” (فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ) cümlesine şu anlamı vermiştir: Kalpleri ona boyun eğsin ve karşısında zelil olsun diye. Biz de “içtenlikle teslimiyet gösteren kimseleri müjdele” meâlindeki âyeti açıklarken aynı şeyi söylemiştik. îbn Kuteybe وَيَوْمٍ عَقِيمٍ âyetini açıklarken de şöyle demiştir: Sanki o gün kâfirler bakımından İçinde hayır yoktur ve kâfirin kurtuluşu için fayda vermez. Ebû Avsece de “azâbu yevmin akîm” cümlesine, şiddetli günün azabı açıklamasını yapmıştır. Bu bizim de söylediğimiz şeydir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Liya'leme (لِيَعْلَمَ) / el-İlme (الْعِلْمَ)

        Kelimenin kökü Arapça "a-l-m" (علم) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran, belirgin kılan iz, alamet ve bir gerçeği kesin olarak idrak etmek" olduğunu belirtir. Dağlara veya yol işaretlerine (alem) bu ismin verilmesi, onların yolu gösteren kesin işaretler olmasındandır. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir şeyin hakikatini, mahiyetini ve özünü hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde idrak etmek olduğunu açıklar. İsfahânî'ye göre ilim, zan (tahmin) ve cehlin (bilgisizliğin) mutlak zıddıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç ve bilgi semantiğinde "ilim" kavramını analiz ederken, bunun salt zihinsel veya teorik bir malumat birikimi olmadığını vurgular. Izutsu'ya göre Cahiliye arabının bilgisizliği (cehl) entelektüel bir eksiklikten ziyade ahlaki bir kibir ve asabiyetti; Kur'an'ın sunduğu "ilim" ise, insanın evrendeki yerini ve yaratıcısını tanımasını sağlayan, kişiyi ahlaki olarak dönüştüren varoluşsal ve mutlak bir aydınlanmadır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kurgusunda "kendilerine ilim verilenlerin" (ûtül ilme) bilmesi (liya'leme) şeklindeki kullanıma dikkat çekerek; gerçek bilginin (vahyin), sadece pasif bir şekilde elde tutulan bir nesne olmadığını, aksine kişiyi sürekli olarak yeni hakikatleri "bilmeye ve tasdik etmeye" sevk eden dinamik ve epistemolojik bir motor olduğunu ifade eder.

        Ûtû (أُوتُوا)

        Etimolojik olarak "e-t-y" (أتي) kökünden türeyen edilgen (meçhul) ve çoğul bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "gelmek, bir şeye ulaşmak, kolaylıkla varmak ve vermek/bahşetmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" eyleminin, bir nesnenin veya bilginin kişiye zorlamasız, ilahi bir ikram olarak sunulması olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin edilgen yapısına odaklanır: Bilgi (ilim) onların kendi zekalarının veya felsefi çabalarının salt bir ürünü olarak ("onlar ilmi buldular" şeklinde) değil, Allah tarafından onlara dışarıdan ve lütuf olarak "verilmiş/bahşedilmiş" (ûtû) bir emanet olarak sunulmuştur. Bu durum, insanın epistemolojik kibrini kıran teolojik bir vurgudur.

        el-Hakku (الْحَقُّ)

        Bu kelimenin kökeni, Arapça "h-k-k" (حقق) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin sabit olması, yerleşmesi, kesinleşmesi, gereklilik kazanması ve şüphenin tamamen ortadan kalkması" olduğunu belirtir. Yalanın ve batılın mutlak zıddıdır. Kapının dönen menteşesinin oturduğu sabit yuvaya da etimolojik olarak bu kökten (huk) denilir. Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramının hem eşyanın gerçek mahiyeti, hem ilahi hikmetle birebir örtüşen doğru söz, hem de varlığı zorunlu olan Allah'ın bizzat kendi ismi olduğunu açıklar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın Geç Antik Çağ'daki polemik dilinde "hak" kelimesini kullanımını inceler. Neuwirth'e göre Kur'an, paganların (müşriklerin) inançlarını "batıl" (temelsiz ve geçici) olarak nitelerken; kendi vahyini, ontolojik olarak sarsılmaz, tarihsel olarak test edilmiş ve evrenin yasalarıyla uyumlu olan mutlak "hak" (the absolute truth) olarak merkeze yerleştirir.

        Feyü'minû (فَيُؤْمِنُوا)

        Kelimenin kökü "e-m-n" (أمن) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "korku ve endişenin zıddı olarak sükunet bulmak, güvenmek, kalbin yatışması ve emniyette olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iman kavramının kişinin mutlak otoriteye güvenmesi ve o güven sayesinde kendi iç huzuruna (emniyetine) kavuşması olduğunu aktarır. Dücane Cündioğlu, ayetteki eylemlerin dizilişindeki felsefi nedenselliğe (illiyet) dikkat çeker. "Bilgi/İlim" (ya'leme), vahyin "hak" olduğunu idrak etmeyi sağlar; bu idrak ise hemen ardından, başında "fe" (öyleyse/bunun üzerine) bağlacı bulunan "iman etme" (yü'minû) eylemini doğurur. Cündioğlu'na göre Kur'an'da iman, körü körüne bir inanç (fideizm) değil; "bilmenin" (ilmin) ve "hakikati kavramanın" zorunlu, mantıksal ve ahlaki bir sonucudur.

        Fetuhbite (فَتُخْبِتَ)

        Etimolojik olarak "h-b-t" (خبت) kökünden, if'al babında türeyen muzari bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün asıl ve en somut anlamının coğrafi bir terim olduğunu; "düz, alçak, engebesiz, geniş ve yumuşak araziye" etimolojik olarak "habet" denildiğini belirtir. Buradan mecaz yoluyla, kibrini kırmış, sükunet bulmuş ve alçakgönüllü olmuş insanın psikolojik durumuna da "ihbât" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "ihbât" kavramının, insanın kalbindeki o katı, yüksek ve dağ gibi diklenen kibri eritip, tıpkı düz ve sakin bir ova gibi Allah'a karşı huşu içinde, itaatkar ve saygılı olması durumu olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin edebi tasvir gücüne odaklanır. İnsan doğasındaki kibri sarp ve geçit vermez kayalıklara benzeten Bintü'ş-Şâtı, ilahi bilginin (ilmin) o kayalıkları dümdüz bir ovaya (ihbata) çevirdiğini; zihinsel bir eylem olan "bilmenin" (ya'lem), kalpte nasıl fiziksel ve ahlaki bir "yumuşamaya, boyun eğişe" (tuhbite) dönüştüğünü gösteren sarsıcı bir metafor olduğunu ifade eder.

        Kulûbühüm (قُلُوبُهُمْ)

        Kelimenin kökeni, Arapça "k-l-b" (قلب) harflerine dayanmaktadır ve "kalb" kelimesinin çoğuluna iyelik zamiri (hüm/onların) eklenmiştir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ters yüz etmek, içini dışına çıkarmak, halden hale dönmek ve değişkenlik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an anatomisinde kalbin akletmenin, idrakin, niyetin ve duygunun mutlak merkezi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bir önceki ayette (53. ayet) şeytanın fısıltısından etkilenenlerin "kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşmış olanlar" olarak tanımlandığını hatırlatır. Bu ayette (54. ayet) ise ilim sahiplerinin "kalplerinin ihbât ettiği" (yumuşayıp boyun eğdiği) belirtilerek, kalbin o değişken (k-l-b) doğasının iki zıt uçtaki (katılık ve yumuşaklık) epistemolojik reaksiyonu kusursuz bir teolojik zıtlık (diyalektik) içinde sunulmuştur.

        Hâdi (لَهَادِ)

        Bu kelime, Arapça "h-d-y" (هدي) kökünden türeyen ism-i faildir (etken ortaç) ve başında tekit (pekiştirme) lam'ı bulunmaktadır. İbn Fâris, bu kökün asıl anlamının "birine nezaketle ve lütufla yol göstermek, onu hedefine ulaştırmak için rehberlik etmek ve öne düşmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının körü körüne bir sürükleme olmadığını, hedefi aydınlatarak ve sevdirerek kişiyi doğru yola iletmek olduğunu aktarır. Hediye kelimesi de kalpleri birbirine yönelttiği ve yumuşattığı için bu kökten türemiştir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın terminolojisinde Allah'ın "Hâdi" (Yol Gösterici) sıfatının, bedevi Arap'ın çölde yolunu kaybetme (dalalet) korkusuna karşı sunulan en büyük kozmik ve varoluşsal güvence olduğunu belirtir. İnsanın kendi aklıyla (ilmiyle) ulaştığı iman, ilahi "hidayet" rehberliğiyle desteklenmezse yolda kalmaya mahkumdur.

        Sırâtın (صِرَاطٍ)

        Özel ve kurumsal bir terim olan bu kelimenin etimolojisi filologlar arasında çokça tartışılmıştır. El-Cevâlîkî, bu kelimenin saf Arapça olmadığını, dışarıdan Arapçaya girmiş (muarreb) kadim bir terim olduğunu belirtir ve kelimeyi Arapça "s-r-t" (yutmak) köküne bağlamaya çalışan klasik görüşleri zorlama bulur. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik izini sürerek, kökeninin Latince "strata" (döşenmiş/kaplanmış geniş yol, İngilizcedeki 'street' kelimesinin de kökü) kelimesine dayandığını; bu kelimenin Roma İmparatorluğu'nun yol ağları sayesinde Aramice ve Süryaniceye "srâtâ" şeklinde geçtiğini, oradan da İslam öncesi dönemde Arapçaya evrensel, geniş ve ana yol anlamında "sırât" olarak yerleştiğini ikna edici delillerle kanıtlar. Patricia Crone, bu kelimenin Kur'an'daki kullanımının, bedevinin çöldeki belirsiz ve kaybolmaya müsait keçi yollarına (sübül) karşı, ilahi iradenin taşlarını döşediği, sınırları belli, imparatorluk yolu gibi geniş ve mutlak "tek" anayolunu (sırât) temsil ettiğini vurgular.

        Müstekîm (مُّسْتَقِيمٍ)

        Etimolojik olarak Arapça "k-v-m" (قوم) kökünden, istif'al babında türeyen ism-i faildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "doğrulmak, dikilmek, ayağa kalkmak, sarsılmaz bir şekilde ayakta durmak ve düzlük" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istikamet" kavramının, içinde hiçbir eğrilik, pürüz, sapma (ivec) ve zikzak barındırmayan mutlak doğruluk ve dürüstlük hali olduğunu açıklar. Gabriel Said Reynolds, "Sırât-ı Müstekîm" (Dosdoğru Yol) tamlamasının Kitab-ı Mukaddes geleneğindeki (Mezmurlar ve İşaya'daki) "Rabbin düz yolları" motifiyle olan derin teolojik akrabalığına dikkat çeker. Kur'an, bilgiyle (ilim) başlayıp iman ve ihbât (boyun eğiş) ile olgunlaşan insanın varoluşsal yürüyüşünü, Allah'ın rehberliğinde (hâdi), hiçbir şüphenin ve eğriliğin bulunmadığı o evrensel ve mutlak doğru yola (sırât-ı müstekîm) bağlayarak ayetin epistemolojik ve ahlaki kurgusunu mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X