Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fâtır Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fâtır Sûresi, 29. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً يَرْجُونَ تِجَارَةً لَنْ تَبُورَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne yetlûne kitâba(A)llâhi ve ekâmû-ssalâte ve enfekû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten yercûne ticâraten len tebûr(a)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      29. "Allah'ın kitabını okuyanlar, namazı özenle kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için gizli açık harcayanlar, asla zararla sonuçlanmayacak bir ticaret umabilirler."

      30. "Zira Allah karşılıklarını tam olarak ödediği gibi lütfundan onlara fazlasını da verir. O çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını bol bol verir."

      Allah'ın kitabını okuyanlar ve namazı özenle kılanlar. Buradaki kitabı okumaktan maksat, muhtemelen başka bir âyette belirtilen şu husustur: "Onu hakkını vererek okumak" . Âyetin metninde geçen ve "yerine getirenler" anlamına gelen "ekāmû" (أَقَامُوا) fiili, kitaptaki namaz ve zekât emrini yerine getirenler demektir. Yahut Allah'ın kitabını okuyanlar meâlindeki âyet, Allah'ın kitabında kendi lehlerine ve aleyhlerine olan hükümlere tâbi olanlar, bütün helâllere sarılmak ve haramlardan sakınmak suretiyle ona uyanlar mânasına gelir. Allah'ın kitabından yararlananlar, oradaki namaz kılmak ve kendilerine verilen rızıklardan muhtaçlara dağıtmak emrine uyanlardır. Kitabı okuduğu halde ona uymayan ise, sanki hiç okumamış gibidir. Bu aynen göz, kulak ve dil gibi duyu organlarına sahip olan, bu organlara gerçekten sahip olduğu halde onlardan gereği gibi yararlanmayan kişilerde Cenâb-ı Hakk'ın bu organları yok sayması gibidir. Mümin ise, hakikatte bu organlara sahip olmasa bile onlardan yararlandığı için Allah onda o organları var saymaktadır. Açıklamaya çalıştığımız âyetin de bu anlama gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.

      Namazı özenle kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için gizli açık harcayanlar. Buradaki gizli açık ifadesi, her durumda ve her vakitte mânasına gelir, yani onlar hiçbir halde başkaları için harcamayı terketmezler. Tıpkı şu ilâhî beyanda buyurduğu gibi: "Takva sahipleri için hazırlanmış cennete koşun! Onlar (takva sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar" , yani onlar her durumda Allah için harcarlar. Kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için gizli açık harcayanlar meâlindeki âyetin, sadakayı gizli ve açık olarak verirler mânasına gelmesi de muhtemeldir, yani insanlara gösteriş yapmak için değil Allah rızası için vermek niyetiyle insanların gözleri önünde de verirler, insanların görmedikleri zamanda da verirler. Yaptığı hayırları yaratılanlara gösteriş yapmak için değil de Allah rızası için vermek niyetiyle yapanlara göre, insanların bilip bilmemeleri önemli değildir, onlar Allah rızası niyetiyle vermekten hiçbir zaman vazgeçmezler. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar asla zararla sonuçlanmayacak bir ticaret umabilirler. Cenâb-ı Hak, kulun Allah rızası için yaptığı harcamaya, her ne kadar onu kendisi için harcıyorsa da, Allah kendinden bir lütuf ve ihsan olarak ona "ticaret" adını vermiştir. Aynı şekilde insanların yaptıkları hayırlı işler için de ücretlerini tam olarak ödeyeceğini söylemektedir: Allah karşılıklarını onlara tam olarak ödedi. Bu, hakikatte ücret değildir, çünkü insanlar, Cenâb-ı Hakk'ın vermiş olduğu çeşitli nimetlere karşılık şükür borçları olduğundan dolayı, yaptıkları işlere karşılık ücreti hak etmemektedirler. Ne zaman kendilerine verilen nimetlere karşı şükür borcunu tam olarak yerine getirirlerse, ancak ondan sonra ücret almaya hak kazanırlar. Fakat Cenâb- Hak lütfu ve ihsanı ile insanların yaptıkları iyi işlere ve güzelliklere kendisinin lütfu ve ihsanı olarak sevap ve ecir vereceğini vâdetmektedir. İşte, sanki hakikatte insanları buna teşvik etmek ve özendirmek söz konusu değilmiş gibi Allah buna ticaret adını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Lütfundan onlara fazlasını da verir meâlindeki âyet de aynı şeyi vurgulamaktadır.

      O çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını bol bol verir. Buradaki "Ğafûr" (غَفُورٌ) kelimesi, günahları örten anlamına gelir, "Şekûr (شَكُورٌ) daonları cennete sokmak suretiyle iyiliklerini ortaya koyan demektir; böylece herkes onun kötü değil, iyi biri olduğunu görüp anlasın! Yahut Ğafür kötülükleri bağışlayan, Şekûr da yaptıkları küçük bir ameli hemen kabul edip ona bol mükâfat ve sevap veren demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Zararla sonuçlanmayacak bir ticaret cümlesi hakkında Ebû Avsece şöyle dedi: Asla tükenmeyen ve kesada uğramayan bir ticaret. Bir şey kesada uğradığında bunu ifade etmek için "bâra" (بَارَ) fiili kullanılır.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yetlûne (يَتْلُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "t-l-v" kökünden geldiğini, temel anlamının bir şeyi peş peşe izlemek, ardına düşmek ve tabi olmak olduğunu belirtir. Okumaya "tilavet" denmesinin, harflerin ve kelimelerin belirli bir düzen içinde birbirini izleyerek telaffuz edilmesinden kaynaklandığını açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, tilavet kavramının sıradan bir okuma (kıraat) olmadığını; ilahi metni anlamak, onun hükümlerinin ardına düşmek ve o metnin gösterdiği yola tabi olmak kastıyla yapılan şuurlu bir eylem olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında tilavet eyleminin, ilahi kelamı insanın içselleştirmesi ve hayatına rehber kılması anlamına geldiğini analiz eder. Bu bağlamda okumak, metni sadece sese dönüştürmek değil, metinle aktif ve varoluşsal bir ilişki kurmaktır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, dini terminolojide tilavetin, Kur'an'ı saygı ve tefekkürle, manasını düşünerek ve emirlerine uyma iradesi göstererek okumayı nitelediğini kaydeder.

        Kitâb (كِتَابَ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün bir araya getirmek, toplamak, harfleri birbirine bitiştirerek yazmak ve hükme bağlamak anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kitap kelimesinin yazılı belge veya ilahi hükümler bütünü anlamına geldiğini söyler. Ayette "Allah'ın Kitabı" tamlamasıyla zikredildiğinde, vahyin sadece sözlü bir hitap olmadığını, aynı zamanda korunmuş, sınırları çizilmiş ve ilahi yasaları cem etmiş bir bütün (Kur'an) olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımının yanı sıra, köken itibarıyla Aramice ve Süryanice'deki "ktaba" (kutsal metin/yazı) kelimeleriyle güçlü bir teolojik ve anlamsal bağ taşıdığını, İslam'ın "Kitap Ehli" (Ehl-i Kitap) geleneğiyle bu kelime üzerinden ontolojik bir köprü kurduğunu savunur.

        Ekâmû (وَأَقَامُوا)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün doğrulmak, dikilmek, ayağa kalkmak ve bir işi kararlılıkla sürdürmek anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ikâme" eyleminin bir şeyi hakkını vererek, şartlarına riayet ederek ve sapasağlam bir şekilde ayakta tutmak olduğunu belirtir. Ayette namazın sadece kılınan (eda edilen) bir eylem değil, hayatta "ikâme edilen", yani süreklilik ve ciddiyetle ayakta tutulan bir kurum olarak nitelendirildiğini ifade eder.

        es-Salâte (الصَّلَاةَ)

        İbn Fâris, "s-l-v" kökünün dua etmek, bereket dilemek ve aynı zamanda ateşte kızartmak, yumuşatmak gibi anlam katmanları barındırdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, salât kavramının sözlükte dua ve istiğfar olduğunu, şer'i terminolojide ise Allah'a yönelik bedensel ve ruhsal teslimiyeti simgeleyen özel ibadet (namaz) formuna dönüştüğünü açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kök anlamlarının ötesinde, kurumsal ibadet formunu kazanmasında Aramice "slotha" veya Süryanice "tslotha" (dua ve rükû içeren ritüel ibadet) kelimeleriyle olan köklü dini mirasa dikkat çeker.

        Enfekû (وَأَنفَقُوا)

        İbn Fâris, "n-f-k" kökünün bir şeyin tükenmesi, elden çıkması, geçip gitmesi ve tünel/delik anlamlarına geldiğini belirtir. Hayvanın ölmesine (nefeka) ve tünele (nefek) bu kökten hareketle isim verildiğini, infakın da malın elden çıkarılıp harcanması olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, infak kavramının, kişinin sahip olduğu malı ve imkanları Allah'ın rızası doğrultusunda ihtiyaç sahiplerine aktarması olduğunu söyler. Bu eylemin, servetin elde birikmesini engelleyerek toplumsal hayata akmasını sağladığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde infakın, insanın bencil doğasına (şuhh) ve mal biriktirme hırsına vurulmuş en büyük darbe olduğunu analiz eder. İnfak, imanın toplumsal alandaki en somut ispatıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin etimolojisindeki "tünel/delik" (nefek) vurgusuna felsefi bir yorum getirerek; infakın, malı biriktirip çürütmek yerine onu bir kanaldan, bir tünelden geçirir gibi toplumsal bünyeye zerk etmek, böylece ekonomik ve ruhsal tıkanıklığı açmak anlamına geldiğini vurgular.

        Razaknâhüm (رَزَقْنَاهُمْ)

        İbn Fâris, "r-z-k" kökünün canlılara verilen pay, nasip ve fayda sağlayan bağış anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, rızık kavramının, canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri için onlara Allah tarafından tahsis edilen her türlü maddi ve manevi nimet olduğunu açıklar. Ayette "Bizim onlara rızık olarak verdiğimizden" buyrularak, insanın kendi mülkü zannettiği servetin aslında ilahi bir emanet olduğuna ve infakın bu bilinçle yapılması gerektiğine işaret ettiğini söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, rızkın yaratılmasının da, taksim edilmesinin de doğrudan Allah'ın elinde olduğunu; infak edenin aslında kendi öz malını değil, Allah'ın kendisine cömertçe sunduğu emaneti paylaştığını kaydeder.

        Sirran (سِرًّا)

        İbn Fâris, "s-r-r" kökünün gizli olan, saklanan şey ve insanın iç dünyası, kalbi anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, sır kavramının eylemi insanların gözünden ve gösterişten (riya) uzak tutmak olduğunu belirtir. Gizli yapılan infakın, hem alan kişinin onurunu koruduğunu hem de veren kişinin ihlasını (samimiyetini) en üst düzeyde sağladığını ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik bağlamına dikkat çekerek; gizlice vermenin, insanın yardım etme eyleminden doğabilecek gizli kibrini ve "iyilik yapan üstün insan" egosunu törpüleyen en güçlü ahlaki disiplin olduğunu tahlil eder.

        Alâniyeten (وَعَلَانِيَةً)

        İbn Fâris, "a-l-n" kökünün sırrın zıddı olarak bir şeyin açığa çıkması, görünür ve bilinir olması anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, alâniyet kavramının, bir eylemi başkalarının şahitliğinde, açıkça yapmak olduğunu açıklar. İnfakın sırran (gizli) yapılmasının yanı sıra alâniyeten (açıktan) yapılmasının da zikredilmesinin, teşvik edici ve toplumsal dayanışmayı tetikleyici bir örnek oluşturma gayesine matuf olduğunu söyler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam'ın infak konusundaki bu çift yönlü (gizli ve açık) tavrının, ahlaki bir dengenin (itidal) göstergesi olduğunu; niyetin saflığı bozulmadığı sürece açıkça yardım etmenin de başkalarını teşvik etme sadedinde büyük bir erdem kabul edildiğini teyit eder.

        Yercûne (يَرْجُونَ)

        İbn Fâris, "r-c-v" kökünün, bir şeyi ummak, beklemek ve o şeye ulaşma arzusu taşımak anlamlarına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "recâ" kavramının, kişinin ulaşmak istediği hayra giden yoldaki gerekli çabayı (Kur'an okumak, namaz kılmak, infak etmek) gösterdikten sonra hissettiği olumlu ve meşru bir umut/beklenti durumu olduğunu belirtir. Gerekli altyapı hazırlanmadan duyulan beklentinin ise recâ değil, içi boş bir kuruntu (temenni) olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, recâ kavramının kelam ve tasavvuf ilminde korku (havf) ile birlikte imanın iki temel kanadından birini oluşturduğunu, kulun kendi ameline değil Allah'ın sonsuz lütfuna duyduğu sarsılmaz güveni nitelediğini kaydeder.

        Ticâreten (تِجَارَةً)

        İbn Fâris, "t-c-r" kökünün bir malı alıp satmak, sermaye üzerinden kazanç sağlamak ve kar elde etmek anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ticaret kavramının maddi sermayeyi kâra dönüştürme pratiği olduğunu söyler. Ayette bu kelimenin istiare (metafor) yoluyla kullanıldığını; müminlerin ibadetlerini ve infaklarını birer sermaye gibi ortaya koyarak, ahirette Allah'ın rızası ve ebedi cennet gibi muazzam bir kârı (uhrevi ticareti) hedeflediklerini açıklar.

        Arthur Jeffery, kelimenin ticari bir terminoloji olduğunu belirtir ve Kur'an'ın, o dönem ticaretle iç içe olan Mekke/Hicaz toplumunun aşina olduğu ekonomik kavramları alıp onlara derin ruhsal ve eskatolojik (ahirete dair) anlamlar yüklediğini savunur.

        Michael Cook, Kur'an'ın üslubundaki bu ekonomik dile dikkat çekerek, Allah ile inananlar arasındaki ilişkinin sık sık bir "alışveriş, sözleşme ve kâr/zarar" metaforu üzerinden formüle edildiğini, bunun da insan aklının soyut ilahi lütufları somut ve kesin bir güvenceyle kavramasına yardımcı olduğunu analiz eder.

        Tebûr (تَبُورَ)

        İbn Fâris, "b-v-r" kökünün bir şeyin bozulması, değerini yitirmesi, helak olması ve pazarda malların satılamayıp elde kalması (kesat) anlamlarına geldiğini belirtir. Verimsiz toprağa da bu kökten hareketle "bâir" dendiğini ekler.

        Râgıb el-İsfahânî, "bevâr" kavramının tam bir hüsran ve zarara uğrama durumu olduğunu açıklar. Ayetteki olumsuz yapısıyla (len tebûr / asla zarara uğramayacak), müminlerin Allah ile yaptıkları bu manevi ticaretin hiçbir ekonomik krize, enflasyona veya iflasa tabi olmadığını, mutlak bir kâr garantisi altında bulunduğunu nitelediğini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, dünyevi ticaretin doğasında daima bir risk ve iflas ihtimali bulunurken, Allah'a adanan amellerin ve infakın asla değer kaybetmeyeceğini ve sahibini hüsrana uğratmayacağını vurgulayan güçlü bir teolojik güvence ifadesi olduğunu kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X