Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 44. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 44. Ayet

    وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰناً اَعْجَمِياًّ لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُۜ ءَاَۭۘعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّۜ قُلْ هُوَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌۜ وَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًىۜ اُو۬لٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَع۪يدٍ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev ce’alnâhu kur-ânen a’cemiyyen lekâlû levlâ fussilet âyâtuh(u)(s) e-a’cemiyyun ve ’arabiy(yun)(k) kul huve lilleżîne âmenû huden ve şifâ/(un)(s) velleżîne lâ yu/minûne fî âżânihim vakrun ve huve ‘aleyhim ‘amâ(en)(c) ulâ-ike yunâdevne min mekânin ba’îd(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: 'Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap'a yabancı dilden bir kitap, öyle mi?' De ki: O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur’ân onlara kapalıdır. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor."

      Şayet biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka şöyle diyeceklerdi: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi? Allah başka bir âyetle meâlen şöyle buyurmaktadır; “Kuranı Arap olmayanlardan birine indirseydik de onu onlara okusaydı, yine iman etmezlerdi". Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur; "Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de o İnkarcılar, ‘Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değil’ derlerdi”. Bütün bu ilâhı beyanlarda Cenâb-ı Hak, Mekkeliler’in beyinsizliklerine ve ne kadar inatçı olduklarına işaret etmekte ve şöyle buyurmaktadır; Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitabı toptan indirseydik ve onlar da gökten kitabın indirilişini gözleriyle görselerdi, yine de mutlaka ‘Bu apaçık bir bü)âi, başka bir şey değil’ diyeceklerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu da söylemektedir; Biz bu Kuranı Arap olmayanlardan birine yabancı bir dilde indirseydik ve o da bunu, anlamaları için kendi diliyle onlara, yani Mekkeliler’e okusaydı, yine de iman etmezlerdi. Çünkü yabancı birinin onu Arapça olarak okuması, bir Arap’ın Arapça olarak okumasından âyet hakkında daha büyük ve daha çok hayreti gerektirir. Yani herkesin onu kendi dilinden başka bir yabancı dille okuması, âyet hakkında kendi diliyle okumasından daha büyük ve daha çok şaşılacak bir olaydır. Allah diyor ki; Biz eğer bu Kuranı bir yabancıya indirseydik ve Kur’ân da Arapça olsaydı, sonra o yabana da Mekkeliler’e onu Arapça olarak okusaydı, bu durum, âyet hakkında daha büyük ve daha çok hayrete şayan olurdu. Fakat onlar yine İnanmazlardı. En doğrusunu Allah bilir ya , buna göre Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Biz Kuranı başka bir dilde indirseydik ve insanlar onun Muhammed aleyhisselâma indirildiğini gözleriyle görseydi, o da onu anlasa ve onlara yabancı dille okusa, sonra onu Arapça’ya tercüme etse, yine de diyeceklerdi ki; Ayetlerinin açık seçik anlaşılır olması gerekmez miydi? Bir Arap’a, yani Muhammed aleyhisselâma, yabancı dilden bir kitap, öyle mi? Yani onlar şunu diyeceklerdi: Kur’ân yabancı dilde, ama Muhammed Arap, bu nasıl olur? Yani böyle bir şey olamaz diyecekler, onu inkâr edecek ve inanmayacaklar. Başka bir dille geldiği ve başka bir dille okuduğu için onda daha büyük bir işaret ve daha çok şaşkınlık görülecekti. Çünkü kendi diliyle olduğunda ihtilaf mümkün ve düşünülebilir olmakta, fakat başka bir dille olduğu zaman bu düşünülmemektedir. İşte Cenâb-ı Hak bu âyette, onların Muhammed aleyhisselâmı ve getirdiklerini inkâr etmekle ne kadar akılsızca davrandıklarım ve ne kadar aşırı bir inatçılık sergilediklerini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazı müfessirler şöyle dedi: Peygamber aleyhisselâm bazan Ebû Fükeyhe adında yabancı bir adamın yanına giderdi. İnsanlar, Kuranı ona ancak bir insan öğretiyor, dediler. Allah şöyle buyurdu: Biz onu yabancı dilde okunan bir kitap olarak indirseydik Mekke kâfirleri şöyle derlerdi: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır bir Arapça ile olması gerekmez miydi? Yani âyetleri açık seçik olsa da biz de anlasak ve Muhammed’in (s.a.) ne söylediğini öğrensek. Muhammed (s.a.) Arap olduğu halde kendisine Arapça olmayan bir Kuran mı gönderildi? Cenâb-ı Hak da, gösterebilecekleri bir gerekçeleri ve delilleri olmasın ve anlasınlar diye Kuranı onlara Arapça olarak gönderdi. Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması. Bu beyana bazıları, onu anlamamız için mânasını verdi, Kuran yabancı dilde ama adam Arap olursa nasıl anlarız? Ebû Muâz şöyle dedi: Bu âyetin anlamı şudur: Cenâb-ı Hak soruyor: Arap bir adama yabancı dilde bir Kuran mı? Onu anlayamazlar ki! Bu durumda onların ellerinde bir mazeret bulunur. Bu da ilk mâna gibidir. Bazıları da şöyle dedi: Bir Arap’a yabancı dilden bir kitap, öyle mi? Bu, Kureyş kabilesinden gelmesi muhtemel bir sorudur, bu durumda âyetin mânası şöyle olur: Eğer bir Arap’a Arapça olmayan bir Kuran indirseydik, mutlaka şöyle diyeceklerdi: Bir Arapa yabancı dilden bir kitap, öyle mi? Adam onu nasıl anlayacak ve nasıl bilecek? Ancak söylediğimiz gibi bunda delil olma açısından daha büyük ve hayret konusunda da daha çok mâna vardır. Doğrusu bizim başlangıçta söylediğimizdir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması cümlesi, Kur’ân’ın âyetleri açık seçik ve anlaşılır bir Arapça ile indirildi anlamına gelir, sanki açık seçik olması, âyetlerinin Arap diliyle indirilmiş olması anlamına gelmektedir. Ancak onun, açık seçik olması, âyetlerinin Arap diliyle indirilmiş olmasındandır, sözüyle neyi kastettiğini biz anlamadık. Bazıları Âyetlerinin açık seçik anlaşılır olması sözüne şöyle mâna verdi: Âyetleri parçalansa ve her dilden gönderilseydi ya! Her dil mensubunun anlaması için onu Arapça ve yabancı dillerle gönderseydi ya! En doğrusunu Allah bilir.

      Bu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hak şayet onu başka bir dilde göndermiş olsaydı, onun yine de Kuran olacağına işaret etmektedir. Dillerin farklılığı onu değiştirmez ve Kuran olmaktan çıkarmaz. En doğrusunu Allah bilir. Dolayısıyla bu, Ebû Hanife'nin (r.h.) şu görüşüne de delildir: İnsan namazda Kuranı Farsça okusa, caizdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kur’ân Hidâyet ve Şifadır

      De ki: O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanm ayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kur’ân onlara kapalıdır. Cenâb-ı Hak Kuran-ı Kerim’i şifa, rahmet ve hidâyet diye niteledi. Ona bazan aziz, kerim, mecid, hakim gibi İsimler verdi. Kuran aynı zamanda sapıklıktan, şaşkınlıktan, her türlü şüphe ve tereddütten doğru yola çıkaran bir hidâyet kitabıdır. Dinde ve ruhlarda görülen her türlü hastalığa da şifa veren bir kitaptır. O, bütün bunlar için şifadır ve hidâyettir. Sonra hidâyet kelimesi burada iki mânaya yorumlanır. Birincisi, her türlü sapıklığa karşı doğru yol mânasına gelir, yani o sapıklığın zıddına bir çağrıdır. İkincisi, her türlü şaşkınlığı, şüphe ve tereddüdü açıklayan anlamına gelir. Ona uyan, onu kabul eden ve ona saygı ve tazim nazarıyla bakanı kendi yoluna ve dinine davet eder ve onu sapıklıktan kurtarır. Kuran aynı zamanda içinde şaşkınlık, şüphe ve tereddüt hisseden herkes için açık bir beyandır, ona yolunu aydınlatır ve kendisini şüphelerden kurtarır. Söylendiği gibi Kuran, müminler için hidâyet ve şifadır. Çünkü onlar Kuranı kabul etmişler, ona tâbi olmuşlar ve onun hükümlerini yerine getirmeyi yüklenmişlerdir. Kâfirlere gelince, Kuran onlar için körlük, şaşkınlık ve şüphe sebebidir. Çünkü onlar Kuranı kabul etmediler, ona tâbi olmadılar, onu küçümsediler ve arkalarına attılar, ona basiret gözüyle bakmadılar. Dolayısıyla âyette de belirtildiği gibi Kuran onlara kapandı. En doğrusunu Allah bilir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır: (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor. Onlar her ne kadar orada ve huzurda bulunuyorlar idiyse de Cenâb-ı Hak onlara uzaktakiler diye isim veriyor. Hakikatte hayatta ve canlı olsalar da Allah onlara ölüler adını veriyor. Gerçekte kulakları, dilleri ve gözleri olsa bile onlara sağırlar, dilsizler ve körler adını veriyor. Çünkü onlar, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine vermiş olduğu bu organlardan gereği gibi yararlanmıyorlar. Bundan dolayı Allah onların bu organlara sahip olmadığını söylemektedir. Bu da, o organları ve nefsi yaratmaktan maksadın bizzat organların ve nefsin kendisi olmadığı, onların arkasında ve ötesinde olan fonksiyonu kastettiği bilinsin diyedir. Yoksa o organların kendileri gerçekte orada ve huzurda bulunuyorlardı. Allah onlara uzaktakiler, ölüler, körler diye ve âyetlerde belirttiği benzer isimler verdi. Bu da o organların ancak ebedî hayatı kazanmak, sürekli görmelerini sağlamak ve sözünü ettiği diğer uzuvların fonksiyonlarını sürekli korumak için verildiği bilinsin diyedir. Aynı şekilde dünyada yaratmış olduğu bu nimetler de ebedî nimetleri kazanmaları için verilmiştir. Onları yaratılış amaçları istikametinde kullanmadıkları zaman, âyette ifade buyurulan duruma düşerler. En doğrusunu Allah bilir. Kur’ân onlara kapalıdır cümlesine bazıları, Kurana karşı gözleri kör olmuştur, anlamı verdi. Bazıları da, dünyada iken onu unutmalarının cezası olarak âhirette kör olacaklar mânasını verdi. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “O der ki: Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim. Allah buyurur: İşte böyle! Sana âyetlerimiz geldiğinde onları unutmuştun, bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun”. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor cümlesinin, onların anlayışlarının kıt olduğu mânasına geldiği de söylenmiştir. Söyleneni anlamayan birine “Sana uzaktan sesleniliyor” denilir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cealnâhu (جَعَلْنَاهُ)

        İbn Fâris, "c-a-l" kökünün sözlükte "bir şeyi bir yere koymak, oluşturmak, kılmak ve bir halden başka bir hale çevirmek" gibi temel anlamlara geldiğini tespit eder. Bu fiilin, var olan bir şeye yeni bir form, özellik veya işlev kazandırmayı ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceale" fiilinin "halaka" (yoktan var etmek) eyleminden farklı olarak, ilahi vahyin iletişim sürecinde belirli bir dil kalıbına dökülmesini anlattığını söyler. Ayette "Biz onu (Kur'an'ı) Acemce kılsaydık" (lev cealnâhu) şeklindeki kullanımın, vahyin soyut (manevi) hakikatinin insanların anlayabilmesi için yeryüzü boyutunda somut bir lisan (dil) formatına büründürülmesini (kılınmasını) ifade ettiğini vurgular.

        Kur'ânen (قُرْآنًا)

        İbn Fâris, "k-r-e" kökünün temel anlamının "toplamak, bir araya getirmek" olduğunu ifade eder. Harflerin ve kelimelerin dilde/zihinde bir araya getirilip seslendirilmesine "kıraat" denildiğini, ilahi metnin de hakikatleri kendisinde topladığı için "Kur'an" olarak isimlendirildiğini belirtir.

        Theodor Nöldeke, kelimenin kökenini klasik Arapça etimolojisinden ayırarak, terimin Süryani kilisesindeki "keryana" (okuma parçası, ibadet metni) kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu savunur. Nöldeke'ye göre Kur'an, başlangıçta bu anlama uygun olarak cemaate yüksek sesle okunan metinleri ifade etmektedir.

        Christoph Luxenberg, Nöldeke'nin tezini destekleyerek, kelimenin doğrudan Süryano-Aramice "keryana" teriminin fonetik bir kopyası olduğunu ve metnin kökeninde Hristiyan Süryani litürjisinde kullanılan leksiyonaryum (okuma kitabı) formatının yattığını iddia eder.

        Angelika Neuwirth, Mekke surelerinin bağlamını inceleyerek "Kur'an" kelimesinin erken dönemde kapalı, yazılı bir kitaptan (Kitab) ziyade; anlık, canlı, performatif ve sesli olarak icra edilen (recitation) bir hitabet formu olduğunu belirtir. Ayette dil (Arapça-Acemce) tartışmasının yapılmasının, metnin bu sözlü ve duyulabilir doğasından (kıraat vasfından) kaynaklandığını ifade eder.

        A'cemiyyen (أَعْجَمِيًّا)

        İbn Fâris, "a-c-m" kökünün sözlükte "kapalılık, belirsizlik, anlaşılamamak ve fasih (açık) konuşamamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Arap olmayanlara "Acem" denilmesinin sebebinin, onların dillerinin Araplara kapalı ve anlaşılmaz gelmesinden kaynaklandığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, Acemî kelimesinin sadece etnik bir kimliği (Arap olmayanları) nitelemediğini, aynı zamanda epistemolojik bir kapalılığı anlattığını söyler. Bir metin veya söz, ne kadar anlamlı olursa olsun, muhatabın dilinde değilse ona "acemî" (kapalı/dilsiz) geleceğini; Kur'an'ın yabancı bir dille inmesi halinde müşriklerin bunu anlamayarak reddetmek için "Bu kapalı bir söz" şeklinde itiraz edeceklerini vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin Sami dillerindeki "barbar/yabancı" kavramlarına dayandığını tartışır. Antik Yunan'daki "barbaros" kelimesinin işlevine benzer şekilde, Acem kelimesinin de Arap yarımadasında "bizden olmayan, dili anlaşılmayan yabancı" anlamına geldiğini ve Kur'an'ın bu sosyolojik terimi muhatapların itirazlarını deşifre etmek için kullandığını iddia eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun algısı ve müşriklerin polemikleri üzerinden okur. Müşriklerin daha önce Peygamber'e "Bu Kur'an'ı ona yabancı (acem) bir köle öğretiyor" şeklinde iftiralar attıklarını hatırlatarak; ayetin, "Eğer bu Kur'an yabancı bir dilde (Acemce) olsaydı o zaman da 'Ayetleri açıklanmalı değil miydi?' diyecektiniz" argümanıyla, müşriklerin asıl dertlerinin dil değil, doğrudan hakikate karşı inatçı bir muhalefet olduğunu ortaya koyan müthiş bir retorik savunma yaptığını ifade eder.

        Fussilet (فُصِّلَتْ)

        İbn Fâris, "f-s-l" kökünün "iki şeyi birbirinden ayırmak, bölüm bölüm yapmak, açıklamak, karıştırmamak ve hüküm vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Fasl eyleminin, karmaşık olan bir yapıyı ayrıştırarak net, anlaşılır ve belirgin hale getirmek olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, tafsîl eylemini, ayetlerin lafız ve mana olarak açık seçik, birbiriyle karışmayacak şekilde, herkesin anlayabileceği bir berraklıkta detaylandırılması olarak tanımlar. "Ayetleri fasıl fasıl açıklanmalı değil miydi?" itirazının, yabancı dilde (Acemce) inen bir metne karşı insan aklının haklı ve doğal bir anlama (tercüme/açıklama) talebini yansıttığını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelinde bu kavramı "şeffaflık" olarak inceler. Vahyin ontolojik olarak yüksek bir kaynaktan gelmesine rağmen, "tafsil" eylemi sayesinde insanın anlama kapasitesine göre çözümlendiğini, semantik olarak kodlanmış ve insan aklına (Arapça formunda) erişilebilir bir hale getirilmiş yapısal bir metin (Kitabun Fussilet) olduğunu tespit eder.

        Âyâtuhu (آيَاتُهُ)

        İbn Fâris, "e-y-e" kökünün sözlükte "açık alamet, nişan, ibret ve bir şeyin izi" anlamlarına geldiğini belirtir. Kur'an cümlelerine ayet denmesinin sebebinin, mutlak hakikate ve ilahi kaynağa (Allah'a) işaret eden inkar edilemez birer delil (tabela) olmalarında yattığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, ayet kelimesini "kendisine ulaşıldığında başka bir mutlak hakikatin de bilinmesini sağlayan görünür işaret" olarak tanımlar. Vahyin dilsel formunun (Arapça veya Acemce) bir araç olduğunu, asıl meselenin bu "ayetlerin" işaret ettiği tevhid merkezini kavramak olduğunu vurgular.

        Arabiyyun (عَرَبِيٌّ)

        İbn Fâris, "a-r-b" kökünün "açıklık, meramını net ve fasih bir şekilde ifade etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Arapça konuşan kavme de, sözlerini ve meramlarını çok açık, pürüzsüz ve şiirsel bir dille aktarabildikleri için "Arab" denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "Arabî" vasfının Kur'an'da sadece etnik bir dil mensubiyetini (Arap kavminin dilini) ifade etmekten ziyade, Acem (kapalı) kavramının zıddı olarak "mübîn, apaçık, kusursuz ve pürüzsüz bir anlatım" niteliğine işaret ettiğini söyler. Metnin Arapça olmasının, mesajın kendi muhatap kitlesi (Mekkeliler) tarafından anında ve eksiksiz idrak edilebilmesini sağlayan ilahi bir iletişim stratejisi olduğunu vurgular.

        Angelika Neuwirth, vahyin "Arapça" oluşuna yapılan vurguyu, dönemin sözlü kültürü bağlamında değerlendirir. Şiirin ve hitabetin zirvede olduğu Mekke toplumunda, Kur'an'ın "Arapça" bir metin olarak kendini sunmasının; o dönemin edebi formlarına doğrudan bir meydan okuma olduğunu, dilin tüm sınırlarını zorlayarak ortaya çıkan erişilmez estetik gücün (i'cazın) bizzat kendi anadillerinde (Arapça) muhatapları çaresiz bıraktığını ifade eder.

        Huden (هُدًى)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün "doğru yolu göstermek, rehberlik etmek, öne düşmek ve amaca ulaştırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hidayet kelimesinin, yolunu kaybeden birine nezaketle ve şefkatle kılavuzluk yapmak olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramının, insanı varoluşsal karanlıklardan (dalalet), şüphelerden ve şirkten çıkarıp mutlak hakikate (tevhide) yönlendiren ontolojik bir nizam ve pusula olduğunu söyler. Kur'an'ın "inananlar için hidayet" olmasının, metnin sadece okunacak bir kitap değil, hayata doğrudan yön veren dinamik bir eylem planı olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde hidayeti, "dalalet" (sapıklık/yolunu şaşırma) kavramının mutlak zıddı olarak inceler. İnkarcıların (küfrün) doğurduğu varoluşsal körlüğe ve anlamsızlığa karşı, Kur'an'ın müminler için rotayı düzelten, evrendeki ahlaki konumlarını (istikametlerini) belirleyen temel "aydınlanma" kaynağı (huden) olduğunu tespit eder.

        Şifâun (وَشِفَاءٌ)

        İbn Fâris, "ş-f-y" kökünün sözlükte "hastalıktan kurtulmak, iyileşmek ve sağlığına kavuşmak" anlamlarına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, şifa kavramının Kur'an'da genellikle bedensel bir iyileşmeden ziyade, ruhsal ve manevi bir tedaviyi (sağaltımı) ifade ettiğini söyler. Kur'an'ın şifa olmasının; kalplerdeki inkar, şirk, kibir (istikbar), nifak ve cehalet gibi "marazlara" (hastalıklara) karşı uygulanan epistemolojik ve teolojik bir arınma süreci olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, vahyin insan psikolojisindeki etkisini bu kelime üzerinden değerlendirir. Kur'an'ın "şifa" olarak nitelenmesinin, insanın dünyadaki varoluşsal buhranlarına, yalnızlık korkularına, ölüm anksiyetesine ve anlam krizine karşı sunduğu mutlak bir psikolojik terapi olduğunu; ayetlerin, inanan zihni bu sarsıntılardan kurtararak ilahi bir sükunete (sekinet) ulaştırdığını ifade eder.

        Lâ Yu'minûne (لَا يُؤْمِنُونَ)

        İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korkunun zıddı olarak güven içinde olmak, sükunet bulmak, emin olmak ve doğrulamak (tasdik)" anlamlarına geldiğini belirtir. İman eyleminin, kişinin ilahi hakikate güvenerek kalbini ona açması ve onaylaması olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "iman etmeyenler" (lâ yu'minûne) nitelemesinin, kalbini hakikate karşı kasten mühürlemiş olanları anlattığını söyler. İman, fıtratın bir tasdiki iken, iman etmemenin (küfrün) bu tasdiki iradi olarak reddetmek, Kur'an'ın şifa (tedavi) edici etkisine karşı kalbi kapalı tutmak olduğunu vurgular.

        Âzânihim (آذَانِهِمْ)

        İbn Fâris, "u-z-n" kökünün "kulak, işitme uzvu ve izin vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Üzün (kulak) kelimesinin çoğulu olan âzân sözcüğünün, sesi algılayan biyolojik organı ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kulak kelimesinin Kur'an'da sıklıkla sadece fiziksel işitmeyi değil, "söyleneni kavrama ve itaat etme" (kabul) organı olarak anıldığını söyler. İnkarcıların "kulaklarındaki" problemin fizyolojik olmadığını, teolojik bir algı kapalılığı olduğunu vurgular.

        Vakrun (وَقْرٌ)

        İbn Fâris, "v-k-r" kökünün sözlükte "ağırlık, ağır bir yük taşıma ve sağırlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Vakr kelimesinin, kulağın işitmesine engel olan fiziksel veya mecazi "ağır bir tıkaç" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kulaktaki "vakr"ın (ağırlığın) fiziksel bir duyma kaybı değil; kibir (istikbar), inat ve ön yargı sebebiyle hakikat çağrısını idrak etmeye karşı oluşan psikolojik ve teolojik bir sağırlık olduğunu söyler. Kur'an ne kadar Arapça ve anlaşılır (mübîn) olursa olsun, bu "tıkanıklık" sebebiyle inkarcı zihnin metne nüfuz edemediğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu, işitme yetisinin hakikate kapanmasını bir "sağırlık metaforu" olarak değerlendirir. İnsanın kendi iradesiyle kendi varoluşsal algılarını (sem') iptal etmesinin, vahyin akustik ve edebi sarsıcılığına (i'cazına) karşı geliştirdiği çaresiz bir "tıkaç/ağırlık" (vakr) savunması olduğunu ifade eder.

        Amâ (عَمًى)

        İbn Fâris, "a-m-y" kökünün "körlük, gözün veya aklın görmemesi, gizlilik ve belirsizlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Amâ kelimesinin, ışığın idrak edilememesi ve etrafı görememe durumu olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da "amâ" (körlük) kavramının genellikle fiziksel gözün değil, kalp gözünün (basiret) körlüğü için kullanıldığını söyler. Vahyin (Kur'an'ın) inananlara şifa ve rehber (huden) iken, inkarcılar için bizzat o metnin üzerlerine çöken bir "ontolojik körlük" (amâ) ve karanlık haline gelmesinin, ilahi adaletin bir yansıması olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, inkarcıların hidayet (ışık) karşısında yaşadıkları bu paradoksal durumu (amâ) inceler. Güneşin (hakikatin) aşırı parlaklığının, ona bakmak istemeyen yarasaları (inkarcıları) kör etmesi gibi; Kur'an'ın hidayet nurunun da, ona karşı bağnazlık ve nefret geliştiren müşriklerin idrakini kilitlediğini, bu ışığın onlar üzerinde "körleştirici" (amâ) bir etki yaratarak onları varoluşsal bir karanlığa mahkum ettiğini tespit eder.

        Yunâdevne (يُنَادَوْنَ)

        İbn Fâris, "n-d-y" kökünün sözlükte "yüksek sesle çağırmak, seslenmek, nida etmek ve toplantı meclisi (nadi)" anlamlarına geldiğini belirtir. Nida eyleminin, uzakta olan birine sesini duyurmak için şiddetli ve yüksek tonda bağırmak olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "çağrılırlar/seslenilirler" (yunâdevne) fiilinin meçhul (edilgen) yapısıyla kullanılmasının ve "nida" (yüksek sesle bağırma) kelimesinin seçilmesinin, inkarcıların ilahi çağrıya (vahye) ontolojik olarak ne kadar uzak düştüklerini hissettirdiğini söyler. Yanı başlarındaki peygamber onlara fısıldasa bile, sağırlıkları (vakr) sebebiyle bu sesi ancak uzaktan bağırılan bir feryat gibi algılayabildiklerini vurgular.

        Mekânin (مَكَانٍ)

        İbn Fâris, "k-v-n" (olmak/kâinat) kökünden türeyen ve "varlık alanı, bir cismin veya kişinin bulunduğu yer, konum" anlamına gelen ism-i mekân olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, mekan kavramının sadece fiziki bir koordinatı değil, manevi bir statüyü ve dereceyi de anlattığını söyler. İnkarcıların bulunduğu mekanın, rahmetten, hidayetten ve ilahi huzurdan (inde rabbike) tamamen kopuk bir "düşüş/sapış" alanı olduğunu ifade eder.

        Baîdin (بَعِيدٍ)

        İbn Fâris, "b-a-d" kökünün "yakınlığın (kurb) zıddı olarak uzaklık, mesafe ve ayrılık" anlamlarına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "uzak" (baîd) sıfatının, inkarcılar ile hakikat (Kur'an) arasındaki kapatılamaz epistemolojik uçurumu nitelediğini söyler. Kur'an Arapça olmasına rağmen, onların kibri ve inkarı sebebiyle metinle aralarında kilometrelerce değil, varoluşsal olarak aşılmaz "uzaklıklar" oluştuğunu vurgular.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Uzak bir mekandan çağrılmak" (yunâdevne min mekânin baîd) ifadesinin edebi ve psikolojik analizini yapar. İnkarcıların kalplerinin mühürlü olması, kulaklarında ağırlık (vakr) ve gözlerinde körlük (amâ) bulunması sebebiyle; vahyin (Kur'an'ın) mucizevi ahenginin, onlara çok çok uzak bir vadiden gelen, anlaşılamaz, uğultulu ve boğuk bir sesten ibaretmiş gibi geldiğini; metnin bu muazzam benzetmeyle (teşbih) küfrün psikolojik sağırlaşmasını ve yalnızlaşmasını resmettiğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X