Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fussilet Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fussilet Sûresi, 30. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَـتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّت۪ي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne kâlû rabbuna(A)llâhu śümme-stekâmû tetenezzelu ‘aleyhimu-lmelâ-iketu ellâ teḣâfû velâ tahzenû ve ebşirû bilcenneti-lletî kuntum tû’adûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Rabbimiz Allah'tır, deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar, işte onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: Korkmayın, kederlenmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin!"

      İstikamet

      Rabb’imiz Allah’tır, deyip de dosdoğru çizgide yaşayanlar... Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, bu âyet geldiğinde Resûlullah (s.a.) şöyle demiş: “Ümmetim, ümmetim! Yahudiler önce ‘Rabb’imiz Allah’tır’ demişler, fakat sonra ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ demişlerdi. Hıristiyanlar da önce ‘Rabb’imiz Allah’tır’ dediler, sonra ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Benim ümmetim ise ‘Rabb’imiz Allah’tır’ dedi ve Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadı”. Bu âyet-i kerîme nâzil olduğunda Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) de, onlar Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayanlardır, dediği rivayet edilmiştir. Resûlullah’tan (s.a.) gelen bu rivayetle Hz. Ebû Bekir’in böyle dediği eğer sabit ise o zaman âyetteki “istekâmû” (اسْتَقَامُوا) kelimesinin tefsiri budun En doğrusunu Allah bilir. Bazıları âyeti şöyle yorumladı: Onlar Rabb’imiz Allah’tır dediler, sonra Allah için yaptıkları amellerde ihlas ve samimiyetle dosdoğru yolda gittiler. Bazıları da şöyle dedi: Sonra farzların edasında, dinin ve Allah’ın koyduğu sınırların (hudûdullah) korunmasında dosdoğru bir çizgide yaşadılar. Bu kelimeye, Allah’a itaatler konusunda dosdoğru çizgide yaşadılar, mânası da verilmiştir. İstikamet kelimesi üç şekilde yorumlanır: Birincisi itikat konusundadır; onlar Allah’a isyan etmemeye inandılar ve O’nun bütün emir ve yasaklarına muhalefetten kaçındılar. İkincisi, dilleriyle söyledikleri ‘Rabb’imiz Allah’tır’ sözüne aykırı düşecek her şeyden sakınmakta dosdoğru çizgide yaşadılar, dilleriyle söylediklerine, sözleriyle ve fiilleriyle vefa gösterdiler. Üçüncüsü, bütün amellerinde Allah’a karşı dürüst ve samimi oldular, yaptıkları amellerde Allah’a kimseyi ortak tanımadılar, amellerinde riyakârlık yaparak kimseye ulûhiyetten pay vermediler, aksine hâlis bir niyetle Allah’a teslim oldular. Bu kelime ile neyi kastettiğini şüphesiz en iyi Allah bilir.

      Onların üzerine melekler şu müjdeyle inerler: Korkmayın, kederlenmeyin. Bu cümlenin mânası ile ilgili olarak farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Melekler onları âyette sözü edilen vâdlerle dünyada iken ve ölecekleri sırada müjdelerler. Bazıları da şöyle söyledi: Melekler bu sözleri onlara kıyamet günü, o günün dehşetini gördükleri sırada, o günün şiddetinden ve dehşetinden kalplerini teskin etmek için söylerler. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra Korkmayın, kederlenmeyin sözünün işaret ettiği mânaya dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi; Yani ilerde karşılaşacağınız şeylerden ve geride bıraktığınız aileniz ve çocuklarınız hakkında korkmayın, kederlenmeyin. Şöyle de söylenmiştir: Ölüm ve âhiret için önceden gönderdiğiniz amellere dair korkmayın, geride bıraktığınız ailenizden ve borçlardan dolayı da kederlenmeyin. Bazıları ise şunları söyledi: Azaptan korkmayın, size vâdedilen nimetlerin kayboluşuna da kederlenmeyin, çünkü o nimetler devam edecektir, asla bitmeyecek ve ebediyen kesilmeyecektir.

      Dünya Müminin Hapishanesi, Kâfirin Cennetidir

      Size vâdolunan cennetle sevinin! Yani nebilerin ve resûllerin diliyle size vâdedilen cennetle sevinin! Sözü edilen müjdelemenin dünyada onların ruhları bedenlerinden çekilip alınırken (kabz) yapılacağını söyleyenler, şu gerekçeye dayanırlar. Rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş; “Dünya müminin hapishanesi, kâfirin de cennetidir”. Çünkü ölüm sırasında mümine cennet gösterilmiş ve onunla müjdelenmiştir, dolayısıyla kendisi için hazırlanan nimeti ve mükâfatı gördüğünde dünya onun için hapishane gibi olur. Kâfire de öleceği sırada cehennem gösterilir ve onunla müjdelenir, dolayısıyla onun için de dünya cennet olur. Hz. Peygamber’in şu hadisi de bu mânayı teyit etmektedir: “Kim Allaha kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allaha kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün "ağızdan çıkan söz, söylemek ve telaffuz etmek" temel anlamlarına geldiğini belirtir. Ancak bu bağlamda eylemin sadece dille yapılan bir telaffuzdan ibaret olmadığını, kişinin iç dünyasındaki kesin inancını dış dünyaya ve topluma karşı açıkça ilan etmesi (ikrar) olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz) kavramını, belirli bir idrakin ve kararın dile dökülmesi olarak tanımlar. "Rabbimiz Allah'tır dediler" (kâlû rabbunallah) cümlesindeki söylem eyleminin, şirk toplumunun baskılarına karşı tevhidin entelektüel ve teolojik bir manifestosu olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde bu fiili iman eyleminin dışsallaşması olarak inceler. İnsanın Allah'ı yegane Rab olarak tanımasının, sadece kalpte kalan pasif bir his olmadığını; "kâlû" eylemiyle bunun sosyal, ahlaki ve ontolojik bir taahhüde dönüştüğünü tespit eder.

        İstekâmû (اسْتَقَامُوا)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün "ayağa kalkmak, dik durmak, bir şeyi düzeltmek ve doğrultmak" anlamlarına geldiğini belirtir. İstiğfâl babındaki "istikamet" eyleminin, sağa sola sapmadan, eğrilik göstermeden, dümdüz bir yolda dosdoğru ilerlemek ve bu duruşta sebat etmek anlamına kavuştuğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, istikamet eylemini insanın inancı (teorik) ile fiilleri (pratik) arasındaki mutlak uyum olarak tanımlar. "Rabbimiz Allah'tır" demenin bir iddia, "istikamet göstermenin" ise bu iddianın zorluklar karşısındaki ispatı olduğunu söyler. İsfahânî'ye göre bu, imanın fırtınalar karşısında sarsılmayan ahlaki ve eylemsel sabitliğidir.

        Toshihiko Izutsu, istikamet kavramını Mekke döneminin zorlu sosyo-politik şartları bağlamında "ahlaki direnç" olarak değerlendirir. Müşriklerin tehditlerine ve alaylarına (leğv/gürültü) rağmen inananların "kâlû" (söz) aşamasından geri adım atmayarak ontolojik bir dik duruş (istikamet) sergilemelerinin, İslam ahlakının temel karakterini oluşturduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, istikamet kavramını varoluşsal bir hizalanma olarak ele alır. İnsanın iç dünyası (niyeti) ile dış dünyasının (amellerinin) ilahi rıza doğrultusunda bütünleşmesi, varlığın yaratılış gayesine uygun ontolojik bir eksene oturması ve o eksende tavizsizce sabit kalması olduğunu vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "doğruluk, dürüstlük, sapmamak" anlamındaki k-v-m kökünden türediğini; dini terminolojide Allah'a inandıktan sonra O'nun emir ve yasaklarına ihlasla uymayı, her türlü aşırılıktan (ifrat ve tefrit) kaçınarak itidal üzere yaşamayı ifade eden temel bir ahlak terimi olduğunu aktarır.

        Tetenezzelu (تَتَنَزَّلُ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün "bir şeyin yüksekten aşağıya, yukarıdan aşağıya inmesi, bir yere konaklamak" temel anlamlarına geldiğini belirtir. Tenezzül eyleminin, ilahi ve yüce bir makamdan yeryüzü boyutuna doğru gerçekleşen dikey bir intikali ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin morfolojik yapısındaki "tefa'ul" (tetenezzelu) babına dikkat çeker. Bu veznin, eylemin bir kerede olup bitmediğini; yavaş yavaş, ardı ardına, süreklilik arz edecek ve yenilenecek şekilde parça parça gerçekleştiğini gösterdiğini söyler. Meleklerin inmesinin tek seferlik bir olay olmadığını, müminlerin istikametine paralel olarak sürekli devam eden ontolojik bir destek olduğunu vurgular.

        Celaleddin el-Suyuti, meleklerin inmesi (nüzul) eylemini zaman ve mekan bağlamında tartışır. Bazı alimlerin bu inmenin sadece ölüm anında (sekerat-ı mevt) veya kabirden kalkışta gerçekleşeceğini savunduklarını aktarsa da; ayetin genel yapısının bu inişi dünya hayatındaki zorluk anlarına, ölüm anına ve ahiret safhalarına yayılmış kesintisiz bir "ilahi muhafızlık ve müjdeleme" eylemi olarak kapsadığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin inmek anlamındaki n-z-l kökünden geldiğini, Kur'an'da meleklerin müminlere manevi güç (sekinet) vermek, onları korku ve hüzünden arındırmak üzere Allah'ın emriyle yeryüzüne inmelerini ifade eden teolojik bir terim olduğunu kaydeder.

        el-Melâiketu (الْمَلَائِكَةُ)

        İbn Fâris, kelimenin etimolojisine dair iki kök üzerinde durur: Birincisi "sahip olmak, güç yetirmek ve yönetmek" anlamındaki "m-l-k"; ikincisi ise "haber göndermek, elçilik yapmak" anlamındaki "l-e-k". Meleğin, evrendeki olayları ilahi emirle yöneten veya Allah'tan mesaj taşıyan kudretli varlık anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "elûke" (risalet/mesaj/elçilik) kökünden türediğini ve meleklerin, Allah ile insanlar arasında manevi bir iletişim ağı kuran, inananların kalbine ilahi feyiz ve güveni (sekinet) taşıyan görünmez ruhani elçiler olduğunu söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça köklerden türetilme çabalarına rağmen, köken itibarıyla ortak Sami dil ailesinin dini literatüründen geldiğini savunur. Kelimenin Habeşçedeki "mal'ak" veya Aramice/İbranicedeki "mal'akha" (ilahi elçi, mesajcı) sözcüklerinden kaynaklandığını, Yahudi ve Hristiyan metinlerindeki bu kurtarıcı/müjdeleyici melek (angelos) figürünün Kur'an terminolojisine monoteistik bir bağlamda entegre edildiğini iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin elçilik ve haber anlamındaki kökten geldiğini belirten alimlerin görüşlerine yer vermekle beraber, İslam inancında meleklerin nurdan yaratılmış, Allah'ın emirlerine mutlak itaat eden ve bu ayette olduğu gibi müminleri psikolojik ve ontolojik olarak desteklemekle görevlendirilen varlıklar olduğunu aktarır.

        Tehâfû (تَخَافُوا)

        İbn Fâris, "h-v-f" kökünün "beklenmedik bir zarardan, tehlikeden veya acıdan dolayı duyulan endişe, ürkme ve korku" anlamlarına geldiğini tespit eder. Korkunun (havf), kişinin başına gelmesi muhtemel olan ancak henüz gerçekleşmemiş bir kötülüğün beklentisiyle oluştuğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "havf" kavramının zamansal yönelimine odaklanır. Korkunun daima "geleceğe" dair bir endişe olduğunu söyler. Meleklerin "korkmayın" telkininin, müminlerin ölüm sonrası karşılaşacakları ahiret aşamalarına, geride bıraktıkları ailelerinin geleceğine veya ilahi mahkemedeki akıbetlerine dair duydukları tüm eskatolojik ve dünyevi kaygıları ortadan kaldıran mutlak bir güvenlik (emn) ilanı olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın duygu durumlarını teolojik bir çerçevede inceler. Havf (korku) eyleminin nefyedilmesinin (korkmayın denilmesinin), insanın dünyadaki en temel varoluşsal anksiyetesinin (gelecek ve ölüm kaygısının) ilahi bir garantiyle sıfırlanması olduğunu; istikamet gösteren müminin ontolojik bir emniyet (güven) alanına alındığını tespit eder.

        Tahzenû (تَحْزَنُوا)

        İbn Fâris, "h-z-n" kökünün sözlükte "engebeli, sert, yürünmesi zor ve kaba toprak (hazn)" anlamına geldiğini belirtir. Dildeki somut anlamın soyutlaşarak, insanın iç dünyasına çöken, kalbi sertleştiren ve ruhu daraltan "derin keder, acı ve üzüntü" durumuna "hüzün" denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüzün" kavramını "havf" (korku) kavramından ayıran ince anlamsal çizgiye dikkat çeker. Korku geleceğe yönelikken, hüznün daima "geçmişte kalana, elden kaçırılan fırsatlara, kaybedilenlere veya dünyada çekilen sıkıntılara" yönelik bir keder olduğunu söyler. Meleklerin telkininin, insan psikolojisini hem gelecek kaygısından (havf) hem de geçmişin ağırlığından (hüzün) tek seferde ve tamamen özgürleştirdiğini ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki kök anlam (sert toprak) ile duygu (keder) arasındaki metaforik ilişkiyi değerlendirir. İnsanın dünyevi kayıplar karşısında kalbinin katılaşması ve yaşama sevincini yitirmesi halinin (hüzün), meleklerin metafizik müdahalesiyle yumuşatıldığını, geçmişe dair tüm ontolojik pişmanlıkların ilahi bir teselliyle (teskin) silindiğini belirtir.

        Ebşirû (وَأَبْشِرُوا)

        İbn Fâris, "b-ş-r" kökünün temelinde "insan derisi, dış yüzey ve güzellik" anlamının yattığını söyler. Bir insana sevindiği, aniden mutlu olduğu bir haber verildiğinde, yüzünün rengi değiştiği, kan akışı hızlandığı ve bu sevinç derisinde (beşere) fiziki olarak belirdiği için müjdeli habere "büşra", müjdeleme eylemine de "ibşâr" denildiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, müjdeleme (tebşir/ibşâr) eyleminin, insanın iç dünyasındaki ferahlığın ve mutluluğun dışarıya, yüz hatlarına vurmasını sağlayan kesin ve sevindirici bir haber vermek olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "büşra" kavramını "inzâr" (uyarı/korkutma) kavramının zıddı olarak konumlandırır. İnkarcılara yönelik azap tehditlerine karşılık, istikamet sahibi müminlere melekler aracılığıyla sunulan bu müjdenin, kurtuluş (necat) teolojisinin nihai ve pozitif ontolojik beyanı olduğunu tespit eder.

        Bil Cenneti (بِالْجَنَّةِ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, gözden saklamak ve gizlemek" temel anlamına sahip olduğunu kaydeder. Ağaçlarının sıklığından, dallarının ve yapraklarının çokluğundan dolayı toprağı (zemini) tamamen örten, içine girildiğinde insanı dışarıdan gizleyen sık ve görkemli bahçelere bu kökten dolayı "cennet" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cennet kelimesinin dünyadaki yeşil bahçeler için kullanıldığı gibi, ahirette müminler için hazırlanan, güzellikleri ve nimetleri şu anki insan idrakinden "gizlenmiş" (örtülü) olan ebedi saadet yurdunun özel ismi olduğunu söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça "c-n-n" (örtmek) kökünden geldiği yönündeki klasik Arap dilbilimi açıklamalarının yanı sıra, kelimenin kültürel ve dini etimolojisine dikkat çeker. Cennet kelimesinin, Aramaic ve Süryanicedeki "ganta" (bahçe, cennet) kelimesiyle doğrudan ilişkili olduğunu, İslam öncesi dönemde Yahudi ve Hristiyanların eskatolojik (ahirete dair) "cennet bahçesi" tasavvurunun Arap diline ve Kur'an terminolojisine yerleştiğini iddia eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "örtmek, gizlemek" anlamındaki kökten geldiğini ve bitki örtüsüyle toprağı görünmez kılan bahçe demek olduğunu; İslami eskatolojide ise iman edip salih amel ve istikamet sergileyenlerin ahirette ebedi olarak kalacakları, her türlü nimetle donatılmış mutluluk yurdunu ifade eden temel bir terim olduğunu aktarır.

        Tûadûn (تُوعَدُونَ)

        İbn Fâris, "v-a-d" kökünün "birine gelecekte bir iyilik yapacağına veya kötülük edeceğine dair söz vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Eylemin kök olarak hem iyi hem de kötü vaatleri kapsadığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kullanımındaki semantik farklılaşmaya dikkat çeker. "Va'd" kelimesinin mutlak olarak kullanıldığında her zaman iyilik, mükafat ve hayır sözü vermek için; "vaîd" kelimesinin ise kötülük, azap ve tehdit sözü vermek için kullanıldığını söyler. Ayetteki "tûadûn" (size vaat edilmekte olan) fiilinin, Allah'ın müminlere cenneti ezelde bir hak ve kesin bir lütuf olarak taahhüt etmesini ifade ettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, vaat kavramını Kur'an'ın adalet ve teminat sistemi içinde değerlendirir. Meleklerin "size vaat edilen cennet" vurgusunun, ilahi sözün (va'dullah) asla değişmeyeceğini, dünyada tevhid üzere "istikamet" gösterirken çekilen sıkıntıların ve ödenen bedellerin Allah katında zayi olmayacağını gösteren en güçlü eskatolojik teminat (garanti) olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X