وَنَجَّيْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fussilet Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
Necceynâ (نَجَّيْنَا)
İbn Fâris, "n-c-v" kökünün sözlükte "yüksek ve tümsek yer, bir tehlikeden veya selden kurtulup güvenli bir tepeye çıkmak, halas olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Necat kelimesinin, felaketin ve yıkımın ulaşamayacağı kadar yüksek, emniyetli bir varoluş alanına geçmeyi ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, kurtuluş (necat) eylemini, insanın dar, sıkıntılı ve helak edici bir mekandan veya durumdan çıkarılarak selamete erdirilmesi olarak tanımlar. Ayetteki "kurtardık" (necceynâ) fiilinin, Âd ve Semûd kavimlerini silip süpüren kozmik azap (fırtına ve yıldırım) anında, inananların tamamen fiziksel ve ilahi bir müdahaleyle felaket çemberinin dışına çıkarıldığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik ve cezalandırıcı teolojisinde "necat" (kurtuluş) kavramını "helak" (yıkım) kavramının zıddı olarak inceler. İlahi azabın kör bir tabiat olayı olmadığını, kurtarma eyleminin (necceynâ) ilahi iradenin inananları isyankarlardan özenle ayıklayan ve onlara ontolojik bir dokunulmazlık sağlayan seçici karakterini ortaya koyduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "kurtulmak, güvene kavuşmak" anlamındaki n-c-v kökünden geldiğini; Kur'an'da Allah'ın peygamberleri ve onlara tabi olan müminleri, zalim kavimlere gönderilen toptan helak edici dünyevi azaplardan hususi bir lütufla koruyup kurtarmasını ifade eden teolojik bir terim olduğunu aktarır.
Âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün "korkunun zıddı olarak güven içinde olmak, emniyette hissetmek ve bir şeyi doğrulamak" anlamlarına geldiğini kaydeder. İman etmenin, kişinin kalbindeki şüpheyi atarak ilahi mesaja mutlak bir güven duyması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "âmenû" eylemini bu ayetin bağlamında fiziksel kurtuluşun (necat) psikolojik ve teolojik ön koşulu olarak değerlendirir. İnananların iç dünyalarında inşa ettikleri tasdik ve "güven" (iman) halinin, azap anında dış dünyadaki mutlak "güvenlik" ve kurtuluşlarının doğrudan sebebi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, iman kavramını Âd ve Semûd kavimlerinin "istikbâr" (kibir) ve "cühûd" (inatla inkar) tavırlarının tam karşısında, varoluşsal bir teslimiyet kutbu olarak inceler. Helak edilenlerin güce tapan materyalizmine karşılık, inananların mutlak gücü (Allah'ı) tasdik etmelerinin onları yıkımdan ayıran ontolojik sınır çizgisi olduğunu ifade eder.
Kânû (كَانُوا)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün "var olmak, meydana gelmek ve bir halde sebat etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bu yardımcı fiilin, bir durumun tesadüfi olmadığını, geçmişten o ana kadar sürekli bir biçimde var olduğunu gösterdiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, kânû (idiler) fiilinin "yettekûn" (sakınmak) fiiliyle birlikte kullanılmasının eylemsel bir derinlik kattığını söyler. İnananların sakınma eylemlerinin, azabı gördükten sonra anlık bir korkuyla ortaya çıkan geçici bir refleks olmadığını; bilakis helakten çok önce başlamış, karakter haline gelmiş, köklü ve devamlılık arz eden ahlaki bir duruş olduğunu vurgular.
Yettekûn (يَتَّقُونَ)
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün "bir şeyi dışarıdan gelecek zararlara, acılara ve tehlikelere karşı korumak, kalkan yapmak ve sakınmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Takva eyleminin, kişinin kendisi ile ilahi azap arasına koruyucu bir zırh (vikaye) koyması olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, takva kavramını insanın nefsini günahlardan ve onu cezaya sürükleyecek her türlü çirkinlikten koruma altına alması olarak tanımlar. Bu bağlamda "yettekûn" fiilinin, müşrik toplumun şirke ve kibre dayalı yaşam tarzından aktif bir şekilde uzaklaşma, ahlaki bir karantina ve manevi bir savunma mekanizması olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde takva kelimesinin sadece kuru bir korku değil, derin bir "eskatolojik (ahirete dair) duyarlılık" olduğunu inceler. Müşriklerin dünyevi güçlerine güvenerek geliştirdikleri kibrin (istikbar) aksine, takva sahiplerinin Allah'ın her an kendilerini gördüğü bilinciyle hareket ettiklerini ve bu yüksek ahlaki farkındalığın onları yıkımdan koruyan asıl kalkan olduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, takva kavramını ontolojik bir zırh olarak değerlendirir. Âd kavminin maddi kalelerinin, bedensel kuvvetlerinin ve kayalara oyulmuş köşklerinin ilahi fırtına veya sayha karşısında hiçbir koruma (vikaye) sağlayamamasına karşılık; müminlerin görünmez manevi zırhı olan takvanın, onları ilahi gazabın ortasında bile sarsılmaz bir güvenliğe (necat) ulaştırdığını vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyolojisi ve tarihsel bağlamı üzerinden okur. "Sakınıyorlardı" (yettekûn) eyleminin sadece ritüelistik bir ibadet hali olmadığını; içinde yaşadıkları zorba toplumun (Âd ve Semûd) zulüm, sömürü, haksızlık ve kibrine ortak olmamak, o yozlaşmış sistemin günahlarından kendini izole etmek anlamında sosyo-politik bir ahlaki itiraz ve pasif direniş tavrı olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "v-k-y" (korumak, sakınmak) kökünden türediğini, Kur'an terminolojisinde Allah'ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak O'nun azabından ve rızasızlığından korunma çabasına verilen isim olduğunu; ayette ise toptan helakten kurtuluşun temel ahlaki şartı olarak sunulduğunu aktarır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla