وَمَنْ تَابَ وَعَمِلَ صَالِحاً فَاِنَّهُ يَتُوبُ اِلَى اللّٰهِ مَتَاباً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 71. Ayet
Daralt
X
-
“Evet, kim tövbe edip erdemli davranırsa bu durumda gerektiği şekilde Allah'a yönelmiş olur.”
Evet, kim tövbe edip erdemli davranırsa bu durumda gerektiği şekilde Allah’a yönelmiş olur. Bu da iki şekilde izah edilebilir. Birincisi: Emir mahiyetinde olması: Sanki şöyle demiş gibidir: Her kim tövbe ediyorsa Allah’a öyle bir tövbe etsin ki asla dönüşü olmasın! Şu kelâm-ı İlâhî de aynı mânaya gelir: "Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkâr edenlerden iki yüz kişiyi yener...” Yani emir anlamında, eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa sebat göstersin ve iki yüz kişiye galebe çalsın. Bunun öyle olduğunun delili de: “Allah şu andan itibaren yükünüzü hafifletti” buyurmasıdır. İkincisi: Bunun, Allah Teâlâ’nın tövbe ettiklerinde asla dönmeyeceklerini bildiği özel bir topluluk hakkında olmasıdır. Yoksa her tövbe edenin tövbesine sadık kalarak bir daha hiç dönmemesi istisnasız mümkün değildir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Men (وَمَنْ)
İbn Fâris, "m-n" edatının dilde akıl sahibi varlıkları işaret eden, belirsizlik veya şart bildiren bir kimlik zamiri (kim, her kim) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "men" kelimesinin burada bir şart edatı olarak kullanıldığını ve ilahi rahmetin kapısının belirli bir zümreye, kabileye veya ırka değil; yeryüzündeki tüm şuurlu varlıklara (insanlara) istisnasız ve evrensel bir şekilde açık olduğunu ifade ettiğini açıklar. Cümleye kattığı bu mutlak genellik, ilahi adaletin ve şefkatin sınır tanımazlığını gösterir.
Tâbe (تَابَ)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünün sözlükte "geri dönmek, yönelmek, vazgeçmek ve eski, temiz haline rücu etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın saptığı o karanlık ve yıkıcı yoldan (şirk, isyan, günah) yüz çevirerek asli fıtratına doğru geri adım atması eylemidir.
Râgıb el-İsfahânî, "tevbe" kavramının sıradan, dille yapılan geçici bir özür veya duygusal bir pişmanlık (nedamet) olmadığını; insanın işlediği fiilin ontolojik çirkinliğini idrak edip o fiili tamamen terk etmesi ve mutlak bir iradeyle Allah'a yönelmesi olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, bu fiilin Câhiliye bedevi aklındaki dünyevi karşılığı ile Kur'an'daki teolojik karşılığını karşılaştırır. Bedevi için "tâbe" fiili, çölde çıkılan fiziksel bir seferden, uzun bir yolculuktan çadıra (eve) "geri dönmek" demektir. Kur'an bu fiziksel dönüş metaforunu alır ve onu varoluşsal bir boyuta taşır: Tevbe, insanın kendi hevasının (arzularının) çöllerinde kaybolduktan sonra, yegane güvenli sığınağa, Yaratıcısına doğru gerçekleştirdiği o büyük ve ahlaki "geri dönüş" yolculuğudur.
Ve Amile (وَعَمِلَ)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün sözlükte "bir işi yapmak, icra etmek, çaba sarf etmek ve niyetle eylemde bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının, sıradan, içgüdüsel veya rastgele yapılan eylemlerden (fiil) farklı olarak; arkasında bir kasıt, ahlaki bir niyet ve akli bir hedef barındıran şuurlu insan eylemleri için kullanıldığını açıklar. Rüzgar eser veya hayvan hareket eder (fiil), ancak sadece irade sahibi insan "amel" eder.
Sâlihan (صَالِحًا)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün "bozukluğun, yıkımın ve çürümenin (fesâd) tam zıddı olarak, iyi olmak, düzelmek, onarmak ve faydalı hale gelmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki etimolojik köklerini inceler. Süryanicedeki "şlah" ve Aramicedeki "şelâh" (barış, iyilik, bütünlük, nizam) kelimeleriyle bağlantısına dikkat çekerek; Geç Antik Çağ'ın ahlak felsefesinde bu kavramın bozulan bir düzeni onarma, evrensel uyumu (kozmik barışı) sağlama erdemini temsil ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "salih amel" tamlamasının tevbe fiiliyle olan kopmaz bağını analiz eder. Sadece "döndüm" (tâbe) demek ahlaki bir dönüşüm için yeterli değildir. Bozulan, fesada uğratılan fıtratın ve toplumsal dokunun yeniden "onarılması", iyileştirilmesi ve aktif bir şekilde iyilik üretilmesi (salih amel) gerekir. Salih amel, kalpteki soyut pişmanlığın (tevbenin) yeryüzündeki somut, bedensel ve pratik ispatıdır.
Fe-İnnehû (فَإِنَّهُ)
İbn Fâris, bu yapının başlangıcındaki "fe" harfinin, şart (kim dönerse) ile sonuç (muhakkak ki o) arasındaki o kaçınılmaz, hızlı ve kesintisiz bağlantıyı (ta'kib) kurduğunu; "inne" edatının ise dilde bir hükmü pekiştirmek, muhatabın zihnindeki tüm şüpheleri kökünden kazımak için kullanıldığını belirtir.
Dücane Cündioğlu, bu gramatik kesinliğin psikolojik ve felsefi yükünü okur. İnsan, işlediği büyük günahların ağırlığı altında "Acaba gerçekten affedilir miyim, bu dönüşüm kabul görür mü?" şeklinde derin bir varoluşsal şüphe ve korku yaşar. Kur'an, "fe-innehû" (Şu bir gerçek ki / Muhakkak ki o) diyerek, şartları yerine getirilmiş (amel-i salihle desteklenmiş) bir tevbenin ilahi makamda kabul göreceğini hiçbir yoruma veya ihtimale yer bırakmayacak şekilde, mutlak bir ontolojik teminata bağlar.
Yetûbu (يَتُوبُ)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünden türeyen bu fiilin muzari (şimdiki/geniş zaman ve süreklilik bildiren) formunda kullanıldığını belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu zaman kiplerinin geçişini (tâbe -> yetûbu) analiz eder. Ayetin başında geçmiş zaman (tâbe / döndü) kullanılarak eylemin kesin kararlılığı vurgulanırken; sonucun bildirildiği kısımda geniş zaman (yetûbu / döner) kullanılması, insanın Allah'a yönelişinin bir anlık, geçmişte kalmış statik bir eylem olmadığını, aksine her an tazelenen, süreklilik arz eden ve ivmesi artan dinamik bir yürüyüş olduğunu gösterir. Gerçek tevbekar, sadece bir kez dönen değil, sürekli olarak Allah'a doğru "dönmeye devam eden" kişidir.
İlallâhi (إِلَى اللَّهِ)
İbn Fâris, "ilâ" edatının bir hareketin, eylemin veya yolculuğun ulaştığı o en son noktayı, nihai hedefi ve sınırı (gaye) belirttiğini ifade eder.
Angelika Neuwirth, bu tamlamanın Geç Antik Çağ paganizmindeki yönelişlerle tevhidi bir zıtlık oluşturduğunu inceler. Müşrikler tövbelerini, adaklarını veya yönelişlerini dağınık, yerel, çoklu ve sınırlı güç merkezlerine (putlara, tapınaklara) yaparken; Kur'an, "ilallâhi" (Sadece Allah'a) diyerek varoluşsal yürüyüşün, affın ve dönüşün yegane, mutlak ve aşkın hedefini tekilleştirir. Dönüş (tevbe), başka hiçbir aracıya, ruhbana veya kuruma değil, doğrudan ve sadece Yaratıcı'nın zatınadır.
Metâbâ (مَتَابًا)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünden türeyen bu ismin, masdar-ı mîmî (eylemin adını ve mekanını bildiren isim) veya mef'ûl-i mutlak (eylemi pekiştiren mutlak nesne) olarak kullanıldığını, dönüşün tamlığını, kusursuzluğunu ve ulaşılan o nihai "dönüş yerini" ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "metâb" kelimesinin, tevbenin kemal noktası olduğunu açıklar. "Tevbe ederek Allah'a döner" demek yerine, "O, Allah'a gerçek bir dönüşle (metâbâ) döner" denilmesi; eylemin içinde hiçbir riyanın, tereddüdün veya dünyevi bir çıkarın kalmadığı, saf, katıksız ve ilahi rızaya bütünüyle uygun o en mükemmel "rücu" halini tanımlar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin bu son kelimesiyle oluşturduğu muazzam beyânî (edebi ve sesbilimsel) ahengi analiz eder. Bir ayet içinde aynı kökten gelen üç farklı formun (tâbe, yetûbu, metâbâ) peş peşe sıralanması; sadece estetik bir ritim değil, anlamsal bir kuşatmadır. Sesler ve kelimeler adeta birbirini katlayarak büyür ve kulun attığı o küçük, mahcup geri adımın (tevbenin), ilahi huzurda nasıl devasa, yankı uyandıran ve mutlak bir değere (metâb'a) dönüştüğünü resmeder. İlahi rahmet, dönüşü sıradan bir eylem olarak değil, kutlu bir "metâb" olarak karşılar.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla