اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحاً فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Furkan Sûresi, 70. Ayet
Daralt
X
-
“Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın durumu başkadır; Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
Ancak tövbe edip inanarak erdemli işler yapanın durumu başkadır. Bu beyan eğer “Rahmanın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, câhiller onlara laf attığı zaman, ‘selâm’ deyip geçen kullardır” diye buyrulanlar hakkında ise o takdirde burada mürtedin tövbe etmesi ve İslâm’a yeniden dönmesi halinde tövbesinin kabul edileceğine dair delâlet vardır. Çünkü onlardan İstisna edilmiştir.
Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir. Bu iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Onların dünyada iken yapmış oldukları kötülüklerden tövbe edip, pişmanlık gösterip, yaptıkları her bir kötülüğün yerine iyilik yapmış olmaya Allah onları muvaffak kılar. Onların “seyyiâtlarını hasenâta tebdil etmesi’nin, yani kötülüklerini iyiliklere dönüştürmesinin mânası budur. Yani Allah’ın onları buna muvaffak kılmasıdır. İkincisi: Allah’ın, onların bu dünyada iken işlemiş oldukları her bir günah fiilden dolayı pişmanlıkları ve tövbeleri sebebiyle işlemiş oldukları kötülükleri âhirette hasenâta çevirmesidir. Bu mânada olmak üzere Ebû Hureyre’nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kıyâmet gününde birtakım kavimler gelirler, onlar keşke daha çok günah işleselermiş diye iç geçirirler”. Dediler ki: “Ey Ebû Hureyre! Kim onlar?” Ebû Hureyre: “Onlar, Allah’ın seyyiâtlarını hasenâta tebdil ettiği kimselerdir” diye cevap verir. Bunun bir benzeri de sanki Abdullah b. Mesûd’dan rivayet edilmiş gibidir.
Yorumu Yorumla
-
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, bu kelimenin dilde önceden verilmiş olan genel bir hükmün veya durumun dışına çıkmayı, bir şeyi o genel çerçevenin haricinde tutmayı sağlayan bir istisna edatı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "illâ" edatının bir önceki ayette zikredilen o korkunç ve ebedi azaptan (esâm ve ğarâm) mutlak bir çıkış kapısı (tahsis) inşa ettiğini açıklar. Şirk, cinayet ve zina gibi varoluşu yıkan üç büyük günahı işleyenlerin o karanlık akıbetinden; ancak bu edatın ardına sığınarak varoluşsal bir kopuş ve dönüş yaşayanların istisna edileceğini ifade eder.
Tâbe (تَابَ)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünün sözlükte "geri dönmek, vazgeçmek ve eski haline rücu etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın işlediği günahtan ve saptığı yoldan geriye, asıl fıtratına dönmesine bu yüzden "tevbe" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "tevbe" kavramının sıradan bir pişmanlık (nedamet) olmadığını; insanın işlediği fiilin ontolojik çirkinliğini fark etmesi, o fiili terk etmesi, kalben pişman olması ve bir daha yapmamaya kesin bir iradeyle karar verip Allah'a "dönmesi" olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "tevbe" eylemini Câhiliye aklından nasıl kopardığını analiz eder. Bedevi kültüründe fiziksel bir yolculuktan veya seferden "geri dönmeyi" anlatan bu dünyevi kök; Kur'an tarafından insanın ahlaki ve varoluşsal rotasını bütünüyle değiştirdiği, kibrin yönlendirdiği (şirk ve isyan) güzergahı terk edip yeniden tevhidi (ilahi) merkeze doğru keskin bir "U dönüşü" yaptığı köklü bir zihinsel/teolojik devrime dönüştürülür.
Ve Âmene (وَآمَنَ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün sözlükte "korkunun zıddı olarak güven duymak, emniyette olmak, huzura ermek ve tasdik etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "iman" eyleminin, kalbin her türlü şüphe ve korkudan arınarak ilahi hakikati onaylaması (tasdik) ve bu tasdik sayesinde kişinin kendi nefsini ilahi azaba karşı "emniyete alması" (güvene kavuşturması) olduğunu açıklar. Tevbenin (dönüşün) hemen ardından imanın (âmene) gelmesi, boşalan zihnin ve kalbin mutlak güvenle (tevhidle) yeniden doldurulmasıdır.
Dücane Cündioğlu, "e-m-n" kökünün felsefi derinliğini inceler. İman, sadece bir dizi teolojik önermeyi zihnen kabul etmek (epistemolojik bir onay) değildir. İman; şirk, cinayet ve zina gibi kaos üreten eylemlerin insan ruhunda yarattığı o derin korku, hiçlik ve dehşet halinden kaçarak, Yaratıcı'nın sarsılmaz ve mutlak kudretine sığınma, O'nda ontolojik bir "güvenlik ve emniyet" (e-m-n) bulma halidir.
Ve Amile (وَعَمِلَ) / Amelen (عَمَلًا)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün sözlükte "bir işi yapmak, icra etmek, çaba sarf etmek ve niyetle eylemde bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının, sıradan ve bilinçsizce yapılan eylemlerden (fiil) farklı olarak; arkasında bir kasıt, niyet ve akli bir hedef barındıran şuurlu insan eylemleri için kullanıldığını açıklar. Rüzgarın esmesine fiil denir, ancak insanın iradesiyle ortaya koyduğu işe "amel" denir.
Sâlihan (صَالِحًا)
İbn Fâris, "s-l-h" kökünün "bozukluğun ve çürümenin (fesâd) tam zıddı olarak, iyi olmak, düzelmek, onarmak ve faydalı hale gelmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kök yapısını inceler. Süryanicedeki "şlah" ve Aramicedeki "şelâh" (barış, iyilik, bütünlük) kelimeleriyle bağlantısına dikkat çekerek; Geç Antik Çağ'ın ahlak felsefesinde bu kavramın bozulan bir nizamı onarma ve evrensel uyumu sağlama erdemini temsil ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "salih amel" tamlamasının önceki ayetlerde sayılan büyük günahlarla olan zıtlığını analiz eder. Şirk, adam öldürme ve zina, yeryüzünde ve insan fıtratında "fesat" (çürüme/yıkım) çıkartan suçlardır. İnsanın tevbe edip iman ettikten sonra "salih amel" işlemesi; geçmişteki o yıkıcı eylemlerinin tam tersi bir istikamette, bozduğu ve tahrip ettiği dünyayı yeniden "onarması, düzeltmesi ve iyileştirmesi" eylemidir. Salih amel, fesadın panzehiridir.
Fe-Ulâike (فَأُولَٰئِكَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kendisinden önce nitelikleri sayılan (tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyen) o belirli topluluğu açıkça işaret etmek ve onları diğerlerinden ayırmak için kullanılan bir ism-i işaret (gösterme zamiri) olduğunu belirtir. Uzaktaki yüce bir makamı işaret etme işlevi görür.
Yübeddilü (يُبَدِّلُ)
İbn Fâris, "b-d-l" kökünün sözlükte "bir şeyin halini, formunu veya özünü değiştirmek, onu yerinden edip yerine bir başkasını koymak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tebdîl" eyleminin bir nesneyi tamamen ortadan kaldırıp yerine yepyeni ve farklı bir nesne getirmek (ikame etmek) olduğunu açıklar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu fiilin barındırdığı muazzam teolojik müjdeyi ve ontolojik dönüşümü (simyayı) inceler. Allah, tevbe edenlerin geçmişteki o korkunç günahlarını sadece "silmekle" veya "affetmekle" kalmamakta; ilahi bir lütuf ve merhamet tasarrufuyla (tebdil ile) o karanlık günah hanelerini adeta pozitif bir enerjiye dönüştürüp, onların yerine iyilikleri ve sevapları yerleştirmektedir. Bu, ilahi kudretin günahın yıkıcı gücünü kırıp, onu mutlak bir rahmete tahvil ettiği eşsiz bir varoluşsal "tebdil" (değişim) mucizesidir.
Seyyiâtihim (سَيِّئَاتِهِمْ)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün "hüsün ve güzelliğin tam zıddı olarak çirkinlik, kötülük, insana üzüntü ve keder veren şey" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "seyyi'e" kavramının hem işlenen fiilin kendi özündeki ahlaki iğrençliği hem de bu fiilin sahibine ahirette getireceği o azap verici, utandırıcı ve üzücü karşılığı kapsadığını açıklar. Şirk, cinayet ve zina, fıtratı çirkinleştiren en büyük "seyyiât" (kötülükler) dir.
Hesenâtin (حَسَنَاتٍ)
İbn Fâris, "h-s-n" kökünün "göze, kulağa ve kalbe hoş gelen, estetik olarak güzel, eksiksiz ve aydınlık olan her şey" anlamına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayette "seyyiât" (kötülükler/çirkinlikler) ile "hesenât" (güzellikler/iyilikler) kelimelerinin "yübeddilü" (değiştirme) fiilinin etrafında kurduğu o çarpıcı görsel ve edebi mukabeleyi (zıtlık sanatını) analiz eder. Kur'an, tevbenin gücünü soyut bir af kavramıyla değil; simsiyah, utanç verici ve çirkin (seyyi'e) bir tablonun, ilahi irade tarafından aniden silinip yerine pırıl pırıl, estetik ve nurani (hasen) bir tablonun çizilmesi şeklindeki somut bir dönüşüm sahnesiyle anlatır.
Ğafûran (غَفُورًا)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün sözlükte "örtmek, gizlemek, bir şeyin üzerini kapatarak onu kirden ve dış etkilerden korumak" anlamlarına geldiğini belirtir. Başı kılıç darbelerinden koruyan demir miğfere bu koruyucu özelliğinden dolayı "miğfer" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, "ğufrân/mağfiret" kavramının, Allah'ın kulunun işlediği çirkin günahların üzerini kendi merhametiyle örtmesi, o günahların kulu rezil etmesini engellemesi ve azap görmesinden onu koruması (tıpkı bir miğfer gibi) olduğunu açıklar. Sîga-i mübalağa (yoğunluk) bildiren "Ğafûr" ismi, bu örtme ve bağışlama eyleminin sonsuz, sınırsız ve her türlü büyük günahı kapsayacak kadar geniş olduğunu tesciller.
Rahîmâ (رَحِيمًا)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün temelinde "incelik, şefkat, acıma ve koruma hissi" bulunduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde "Ğafûr" ve "Rahîm" isimlerinin ayet sonlarında (fezleke olarak) yan yana gelişindeki teolojik sırrı inceler. Ğafûr sıfatı, geçmişte işlenen günahların silinmesini ve üzerinin örtülmesini (tahliye/negatiften kurtarma); Rahîm sıfatı ise, o temizlenen kulun üzerine yepyeni nimetlerin, sevgi ve şefkatin indirilmesini (tahliye/pozitifle donatma) ifade eder. Günahların iyiliklere çevrilmesi (tebdil), Yaratıcı'nın sadece affeden değil, aynı zamanda düşmüş kulunu şefkatle ayağa kaldırıp onurlandıran mutlak bir "Rahîm" olmasının en somut delilidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla