Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 25. Ayet

    هُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَالْهَدْيَ مَعْكُوفاً اَنْ يَبْلُغَ مَحِلَّهُۜ وَلَوْلَا رِجَالٌ مُؤْمِنُونَ وَنِسَٓاءٌ مُؤْمِنَاتٌ لَمْ تَعْلَمُوهُمْ اَنْ تَطَؤُ۫هُمْ فَتُص۪يبَكُمْ مِنْهُمْ مَعَرَّةٌ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ لِيُدْخِلَ اللّٰهُ ف۪ي رَحْمَتِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۚ لَوْ تَزَيَّلُوا لَعَذَّبْنَا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Humu-lleżîne keferû ve saddûkum ‘ani-lmescidi-lharâmi velhedye ma’kûfen en yebluġa mehilleh(u)(c) ve levlâ ricâlun mu/minûne ve nisâun mu/minâtun lem ta’lemûhum en tetaûhum fetusîbekum minhum me’arratun biġayri ‘ilm(in)(s) liyudḣila(A)llâhu fî rahmetihi men yeşâ(u)(c) lev tezeyyelû le’ażżebnâ-lleżîne keferû minhum ‘ażâben elîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İnkâra sapan, sizi Mescid-i Haram'a sokmayan, (yolda) engellenmiş kurbanları yerine ulaşmaktan alıkoyanlar da başkaları değil, onlardır. Eğer Mekke'de kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, bunları bilmeden ezmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı (Allah ellerinizi onların üzerinden çekmezdi). Dilediklerini rahmetine daldırmak için Allah böyle yapmıştır. Eğer birbirinden ayrılsalardı, inkâra sapmış olanlarına acı bir şekilde azap edecektik."

      İnkâra sapan ve sizi Mescid-i Haram'a sokmayanlar başkaları değil, onlardır. Onlar, müslümanların niyetlerini yerine getirmelerine, yani Mescid-i Haram'ı ziyaret ve tavaf etmelerine engel oldular. Müslümanlar Mescid-i Haram'ı ziyaret etmeye niyetlendikleri, müşrikler de onların bu ziyaretlerine engel oldukları için Cenâb-ı Hak burada Mescid-i Haram'ı ziyarete engel olduklarını özellikle belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir. (Yolda) engellenmiş kurbanları yerine ulaşmaktan alıkoyanlar. Buradaki "ma'kûfen" (مَعْكُوفًا) kelimesi, hapsolunan, bekletilen demektir. "Ukûf" (العُكُوف) mastar bir yerde kalmak, hapsetmek anlamına gelir; bundan da "âkif (العاكف) ve mutekif" (المعتكف) diye isim yapılmıştır. (Yolda) engellenmiş kurbanları yerine ulaşmaktan alıkoyanlar. Bu ilâhî beyan, temettû için belirlenen hedy kurbanının, kurban edileceği yere, yani Mekke'ye veya Mina'ya gitmesine engel olanlar mânasına gelir. Harem bölgesi ise kurban kesme mahalli değildir. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Onlar, temettû olarak işaretlenen hedy kurbanlarının kesilecekleri yere, yani Mina'ya veya Mekke'ye ulaşmalarına engel olmuşlardır. Rivayetlerde belirtildiğine göre peygamber aleyhisselâm umre yapmak üzere yola çıkmıştı ve temettû yapıyordu. Temettû için işaretlenen kurban ise kurban kesme mahalline ulaşmaktan engellenirse, artık temettû olmaktan çıkar, sahibinin mülkiyetine girer, sahibi de onu istediği gibi değerlendirir. Görmez misin ki Hz. Peygamber (s.a.), engellenen o develeri Haremde kurban etmişti. Bu da göstermektedir ki temettû olarak belirlenen hedy kurbanları, kurban kesme mahalline ulaşması engellenirlerse müt'a olmak hükmünden çıkarlar. Engellenen bu kurbanlıkların da Harem dâhilinden başka yerde kesilmeleri caiz değildir. Hudeybiye ise bize göre Harem ve Hil (Harem dışında kalan yer) bölgesini birlikte temsil etmektedir, dolayısıyla orada kesilen hayvanlar da Haremde kesilmiş sayılırlar. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer Mekke'de kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, bunları bilmeden ezmeniz, yani onları öldürmeniz ve helâk etmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı (Allah ellerinizi onların üzerinden çekmezdi). Yani şayet Mekke'de mümin erkekler ve mümin kadınlar bulunmasaydı, Allah sizi tam olarak muzaffer kılar ve Mekke'ye girmenizi sağlardı. Fakat açıkladığı bu sebepten dolayı sizin Mekke'ye girmenize engel oldu. Sonra üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı cümlesinin işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiş, bazıları şöyle demiştir: Bu cümle, onları öldürdüğünüz için fidye vermek zorunda kalırdınız, demektir. Muhammed b. İshak'tan böyle rivayet edilmiştir. Bazıları buna, kefâret vermek zorunda kalırdınız mânasını vermiş, bazıları da günah işlemiş olurdunuz demiştir; yani onları öldürdüğünüzden dolayı günah işlemiş olurdunuz. Bu yorumun doğru olma ihtimali yoktur, çünkü müminler bilmeden onları öldürdükleri için günah işlemiş olmaları söz konusu değildir. Zira Cenâb-ı Hak, bilmeden yaptığımız işlerden dolayı bize günah yazmamaktadır, ayrıca bilme yolunu da koymamıştır. Allah şöyle buyurmuştur: "Yanıldığınız hususta size günah yoktur, fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz.

      Bize göre bu âyet iki mânada yorumlanır. Birincisi, onları öldürdüğünüzden dolayı kâfirlerden ve münafıklardan zorunuza gidecek kınamalara, ayıplamalara ve benzeri dedikodulara mâruz kalırdınız, demektir. Müslümanlar, kendi adamlarını ve müslüman olan dindaşlarını öldürdüler, diye konuşurlardı. Kâfirler, bu türlü sözleri söyleme imkânını bulurlar ve bu da sizin çok zorunuza giderdi. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, kendi adamlarınızı ve dindaşlarınızı öldürdüğünüzü öğrendiğinizde, müslümanları ve iman ehlini öldürmüş olduğunuzdan dolayı sürekli pişmanlık duyar, üzüntüye ve kedere boğulurdunuz. En doğrusunu Allah bilir.

      Bize muhalif olanlar ise bu âyeti iki meseleye bağlamaktadırlar. Birincisi, müslüman olan, fakat hicret edip yanımıza gelmeyeni öldürmek, diyet vermeyi gerektirir; bunun delili de bilmeden onları ezdiğiniz için üzüntü ve zarara uğrardınız meâlindeki âyet-i kerîmedir. Bu zarardan maksat da diyet cezasıdır. İkincisi, içinde müslüman esirlerin ve müslüman çocukların da bulunduğu müşriklere ait kaleleri vurmak yahut müslüman çocukların kalkan olarak kullanıldığı kâfirlere ait kaleleri yakmak veya vurmak mübah olur mu? Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Muhammed, Züfer ve Süfyân-ı Sevri şöyle dediler: İçinde müslüman esirlerin ve müslüman çocukların bulunduğu müşriklere ait kaleleri vurmakta beis yoktur; müslümanları değil de sadece müşrikleri kastederek o kaleleri yakmakta da beis yoktur. İçinde müslüman esirlerin de bulunduğu kâfirlere ait gemileri yakmakta da beis yoktur. Mâlik şöyle dedi: İçinde müslüman esirlerin de bulunduğu kâfirlere ait gemiler ateşe verilmez. Evzâî de şöyle söyledi: Kâfirler müslüman çocukları kalkan olarak kullanırlarsa, onlara karşı silah kullanılmaz ve kaleleri ateşe verilmez, ancak mancınık ve benzeri malzemenin atılmasında beis yoktur. Şâfiî ise şöyle dedi: İçinde esirlerin ve müslüman çocukların bulunduğu, ancak onların kalkan olarak kullanılmadığı kâfirlerin kalesini vurmakta beis yoktur. Bu konuda Şâfiîden iki farklı görüş rivayet edilmiştir.

      Bunlar, eğer orada mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı meâlindeki âyet ile eğer birbirinden ayrılsalardı, inkâra sapmış olanlarına acı bir şekilde azap edecektik ilâhî kelâmını görüşlerine delil gösterirler. Burada Cenâb-ı Hak, içlerinde müminler bulunduğu için Hz. Peygamber'i (s.a.) ve müminlere oraya saldırmayı yasakladığını haber vermektedir. Eğer birbirinden ayrılsalardı, yani kâfirler ve müslümanlar birbirlerinden ayrılmış olsalardı, Allah kâfirlere azap edecekti. Bu âyetler, oraya saldırmanın mübah olmadığına işaret etmektedir. Ancak biz deriz ki: Siyer müellifleri, Hz. Peygamber'in, kadınları ve çocukları öldürmeyi yasaklamış olmasına rağmen Tâiflileri muhasara ettiğini ve onları mancınıkla dövdüğünü naklediyorlar; üstelik bunun oradaki kadınlara ve çocuklara zarar vereceğini şüphesiz Hz. Peygamber de biliyordu. Bu rivayet göstermektedir ki, müslümanları öldürmek kastedilmediği halde içlerinde müslümanların da bulunduğu yerlere hücum etmek yasak değildir. Rivayete göre Hz. Peygamber'e müşriklerin yurduna baskın yapmanın hükmü sorulmuş, bu sırada oradaki çocukların ve kadınların da zarar görecekleri hatırlatılmış, Hz. Peygamber de şu cevabı vermiş: "Onlar da onlardandır". Allah kendilerinden razı olsun hulefâ-i râşidîn de gönderdikleri askerî birliklere, ezan sesini duydukları bölgelere saldırmamalarını, ezan sesini duymadıkları yerlere ise saldırmalarını ve baskın yapmalarını emrediyorlardı. Hiç şüphe yok ki ezan sesi duyulmayan yerlerde çocuklar ve kadınlar da yaşıyorlardı ve yapılacak baskında onlar da zarar göreceklerdi. Aynı şekilde orada müslüman tüccarların ve benzeri kişilerin bulunmaları da söz konusudur. Bu uygulama da oraları vurmakta beis olmadığını göstermektedir. Yukarıda belirtilen âyetler ise bu konuda onlar için delil olmaz, çünkü bu âyetlerde, mendup olanın oralara saldırmaktan el çekmek olduğu söylenmektedir. Buna göre oralara saldırmakta sakınca yoktur. Âyetin zâhirinin haramı ifade ettiği de söylenemez; görmez misin ki, Cenâb-ı Hak, onları bilmeden ezmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı buyurmaktadır! Bu sakınca olmasaydı, onlara bir zarar gelmezdi. İnsanlar bu âyetin yorumunda ihtilaf etmişlerdir, doğru olanı yukarıda bizim söylediğimiz iki ihtimaldir; kâfirlerin kınamaları yahut oradaki müslümanların da zarar görmelerinden dolayı üzüntü ve keder duymalarıdır. Bu durum ise mendup olan bir şeyi terketmekten hâsıl olur. Üstelik bu hükmün, Harem bölgesinde olanların dokunulmazlığından dolayı özellikle Mekkeliler hakkında gelmiş olması da muhtemeldir. Görmez misin ki, öldürülmesi gereken biri, bizim kanaatimize göre Hareme sığınacak olsa orada öldürülmez. Hatta savaşçı olan kâfirin durumu da böyledir; o da Hareme sığınacak olsa, Hareme sığınanın dokunulmazlığından dolayı öldürülmez. En doğrusunu Allah bilir.

      Dilediklerini rahmetine daldırmak için Allah böyle yapmıştır. Cenâb-ı Hak sanki dilediği kişileri rahmetine sokmak için onların elini sizin üzerinizden çekmiştir. Müminlerin elini onların üzerinden çekmesi de Allah'ın lütfu gereği olabilir; yani Allah dilediği kişileri kendi dinine sokmak için sizin elinizi onların üzerinden çekmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer birbirinden ayrılsalardı. Yani eğer kâfirler müminlerden ayrılmış olsalardı, inkâra sapmış olanlarına acı bir şekilde azap edecektik; sizin onları öldürmenize izin verecektik, yani eğer onlar ayrılmış olsalardı sizi onların başına musallat edecektik. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Ubeyde şöyle dedi: Onlardan dolayı üzüntü ve zarara uğrardınız; yani hataen adam öldürmek gibi bir cinayet işlemiş olurdunuz. Ebû Avsece şöyle dedi: Buradaki "mearre" (المعرة) kelimesi kötülük demektir, çoğulu "mearrât" gelir. Bana falancı kötülük yaptı, yani ondan bana kötülük geldi denilir. Aslında bu kelime hata etmek anlamındadır, biri hakkında kullanıldığında hatalı adam mânasına gelir. Ayetteki tezeyyül (تزيّل) kelimesi de ayrışmak demektir. İbn Kuteybe bu kelimeye, ayrılırlar diye mâna verdi. Ebû Avsece de şöyle der: Ayetteki "en tetaûhum" (أن تطؤهم) kelimesi ayaklarıyla çiğnemek anlamında değil, kendisine kötülük gelmesi mânasındadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, kelimenin temelinin "k-f-r" kökü olduğunu, asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve görünmez kılmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramının ilahi nimetlerin ve apaçık hakikatin üzerini nankörlükle örtmek, inatla reddetmek manasına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an kelime dağarcığında bu kavramın sadece pasif bir inançsızlık ve bilgisizlik durumu değil; ilahi otoriteye karşı aktif bir isyan, kibir ve insanın hakikatin kaynağına karşı gösterdiği bilinçli bir karşı duruş olduğunu semantik olarak analiz eder.

        Saddûkum (وَصَدُّوكُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "s-d-d" kökünden geldiğini, temel anlamının yüz çevirmek, birini bir şeyden alıkoymak, engellemek ve yolu kapatmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sadd" kavramının fiziksel veya manevi bir bariyer oluşturarak muhatabın hedefine ulaşmasına mani olmak manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında bu fiilin, Kureyşli müşriklerin Müslümanları umre yapmaktan alıkoymak için uyguladıkları katı siyasi ve askeri ablukayı, Hudeybiye'deki kilitlenmeye ve diplomatik krize yol açan o tahammülsüz dışlama politikasını linguistik olarak resmettiğini vurgular.

        El-Mescidi (الْمَسْجِدِ)

        İbn Fâris, kelimenin "s-c-d" kökünden türediğini, asıl anlamının boyun eğmek, itaat etmek ve alçalmak olduğunu; insanın ibadet kastıyla alnını yere koyduğu mekana da bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, secde kavramının mutlak bir teslimiyeti ifade ettiğini, mescit kelimesinin ise bu ilahi itaatin gerçekleştirildiği fiziksel ibadet alanını nitelediğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin kök itibarıyla Sami dillerinde ortak olduğunu, ancak ibadethane anlamındaki spesifik mimari ve dini kullanımının, İslam öncesi dönemde Aramice ve Süryanicedeki "masgedha" (tapınak, secde edilen yer) kelimesinden Arapçaya kültürel ve dilbilimsel bir geçişle yerleştiğini filolojik kanıtlarla ortaya koyar.

        El-Harâmi (الْحَرَامِ)

        İbn Fâris, "h-r-m" kökünün temelinde yasaklamak, kısıtlamak, bir şeyi dokunulmaz ve saygıdeğer kılmak anlamı bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, haram kavramının, ilahi bir hükümle veya aklın gereği olarak yapılması veya dokunulması yasaklanan, kutsiyeti sebebiyle koruma altına alınan şeyler için kullanıldığını kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Mescid-i Haram tamlamasındaki bu sıfatın, şiddetin, kan dökmenin ve her türlü dünyevi çatışmanın kesin bir ilahi yasayla yasaklandığı mutlak güvenli bölgeyi (sit alanı) nitelediğini, müşriklerin Müslümanları bu alandan engellemelerinin ibrahimi geleneğe de aykırı bir teolojik suç olduğunu linguistik bağlamda ifade eder.

        El-Hedye (وَالْهَدْيَ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-d-y" kökünden geldiğini, asıl anlamının yol göstermek, nazikçe kılavuzluk etmek ve birine bir şey hediye etmek, sunmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hedy" kavramının, Allah'a yaklaşmak ve Kâbe'ye saygı göstermek amacıyla Harem bölgesine gönderilen veya götürülen kurbanlık hayvanları tanımladığını kaydeder. Angelika Neuwirth, bu kavramın semantik analizinde, İslam'ın Câhiliye dönemine ait yerel hac ve kurban ritüellerini nasıl dönüştürdüğüne dikkat çeker; kelimenin eski Arap paganizminden devralınarak mutlak tevhid inancına uyarlandığını ve Allah'a sunulan saf bir itaatin sembolü olarak Kur'an terminolojisine entegre edildiğini belirtir.

        Ma'kûfen (مَعْكُوفًا)

        İbn Fâris, "a-k-f" kökünün temel anlamının bir şeye yönelip ondan ayrılmamak, bir yerde alıkoymak, hapsetmek ve engellemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin edilgen (ism-i meful) yapısına vurgu yaparak, kurbanlık hayvanların kendi iradeleri dışında tutulduklarını, kesim yerine (Mina/Harem) ulaşmalarının zorla engellendiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette bu sıfatın kullanılmasının, müşriklerin uyguladığı ambargonun boyutunu gösterdiğini; sadece insanları değil, dini bir sembol olan kurbanlıkları bile bağlayıp bekleterek dini özgürlüklere vurulan pranganın linguistik ve trajik bir tablosunu çizdiğini vurgular.

        Mahillehu (مَحِلَّهُ)

        İbn Fâris, kelimenin "h-l-l" kökünden türediğini, asıl anlamının bir düğümü çözmek, inmek, konaklamak ve yasal/helal olmak manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mahill" kavramının bir şeyin ineceği, ulaşacağı ve serbest kalacağı varış noktası olduğunu, kurbanlıklar bağlamında onların kesilmesinin helal olduğu zamanı ve Harem sınırlarındaki kesim mekanını tanımladığını kaydeder.

        Tatêûhum (تَطَئُوهُمْ)

        İbn Fâris, kelimenin "v-t-e" köküne dayandığını, temel anlamının ayakla basmak, ezmek, çiğnemek ve ağır bir şekilde üzerine yürümek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin genellikle atların veya orduların bir yeri çiğneyerek geçmesi manasında kullanıldığını, ayette mecazi olarak, şayet Müslümanlar Mekke'ye zorla girseydi, orada gizlenen zayıf müminlerin savaşın kaosu içinde bilmeden ezilip öldürülme tehlikesini nitelediğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin semantik örgüsünde çok sert ve tahripkâr bir askeri gücün resmedildiğini; şehir savaşının o kör edici ve ayırtsız yok ediciliğinin "ayaklar altında çiğnemek" mecazıyla dehşet verici bir dilsel tasvire dönüştürüldüğünü analiz eder.

        Me'arratun (مَعَرَّةٌ)

        İbn Fâris, "a-r-r" kökünün temelinde uyuz hastalığı, pislik, ayıp, utanç ve insana isabet eden sıkıntı manalarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin insana ağır gelen her türlü maddi ve manevi zararı kapsadığını, bağlam içinde kasten olmasa da bir mümini öldürmenin getireceği günahı, vicdan azabını ve ödenmesi gereken ağır diyeti (kan parası) ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve fıkhi bir derinliğe sahip olduğunu; Mekke'nin fethinin o an için ertelenmesinin ardında, Müslüman ordusunun kendi dindaşlarını yanlışlıkla katletmesi durumunda İslam toplumunun üzerine çökecek olan devasa sosyo-psikolojik yıkımın, itibar kaybının ve ağır hukuki tazminatların engellenmesi hikmetinin yattığını linguistik olarak vurgular.

        Tezeyyelû (تَزَيَّلُوا)

        İbn Fâris, kelimenin "z-y-l" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyin yerinden ayrılması, zeval bulması ve birbirinden ayırt edilecek şekilde uzaklaşması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tezeyyül" kavramının karışık olan unsurların net bir biçimde birbirinden ayrışması, safların belirginleşmesi manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin şart cümlesi içinde (lev tezeyyelû / eğer ayrılmış olsalardı) kullanılmasının çok kritik olduğunu; şayet Mekke'deki gizli müminler ile müşrikler coğrafi veya fiziki olarak birbirlerinden net çizgilerle ayrışmış olsalardı, Allah'ın Müslümanlara doğrudan askeri müdahale (azap/savaş) izni vereceğini, dolayısıyla Hudeybiye barışının en temel teolojik ve stratejik gerekçelerinden birinin bu demografik iç içe geçmişlik (karışıklık) olduğunu linguistik bir tahlille ortaya koyar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X