Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 9. Ayet

    لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Litu/minû bi(A)llâhi ve rasûlihi ve tu’azzirûhu ve tuvakkirûhu ve tusebbihûhu bukraten ve asîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah'a ve peygamberine iman edesiniz, O'nu destekleyip büyüklüğü karşısında eğilesiniz ve akşam sabah O'nu tenzih ederek anasınız diye..."

      Allah'a ve peygamberine iman edesiniz diye. Bu beyanda, Cenâb-ı Hak bütün insanlara hitap etmektedir. Önceki âyette ise Resûlullah'a (s.a.) hitap ediyordu. Allah Teâlâ hem Hz. Peygamber'i (s.a.) ve hem de bütün insanları muhatap alarak şunu söylemektedir: Resûlüm, seni elçi ve şahit olarak gönderdik; ey insanlar, siz de Allah'a ve peygamberine iman edin diye onu gönderdik. Burada gizli bir cümlenin bulunmuş olması da muhtemeldir. Buna göre biz seni müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik, bu bakımdan insanlara de ki: Ben ancak, sizin Allah'a ve resûlüne iman etmeniz için gönderildim. Bu âyet sanki, "Ey peygamber! Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın!" meâlindeki âyete benzemektedir. Bunun anlamı şudur: Ey peygamber! Onlara de ki: Kadınları boşayacağınız zaman iddetlerini gözeterek boşayın! Buna göre yukarıda söylediğimiz mâna da mümkün olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir. Açıklamaya çalıştığımız âyet-i kerîmedeki "litü'minu (لِتُؤْمِنُوا) kelimesi liyu'minu (ليُؤْمِنُوا) diye de okunmuştur, bu açık ve anlaşılır bir durumdur.

      Sonra yüce Allah'a imandan maksat, O'nun birliğine, ulûhiyetine, her şeyi O'nun yarattığına, her işi ve her emri O'nun verdiğine inanmaktır. Resülüne imandan maksat da her konuda onun doğruluğuna şahitlik etmek, verdiği kararlarda ve hükümlerde âdil davrandığına, söylediği her sözün doğru olduğuna inanmak, davet ettiği her şeyi kabul etmek, her emrine ve yasağına itaat etmektir. En doğrusunu Allah bilir.

      O'nu desteklemeniz için... Bu beyanın işaret ettiği mânalara dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Ona yardım etmeniz için demektir. Bazıları da şöyle dedi: Ona itaat etmeniz için mânasına gelir. Bazıları da ona saygı duymanız için anlamına gelir, dedi. Bu cümlenin yardım etmek değil de saygı duymak veya itaat etmek mânasına geldiğini söyleyenler, başka bir beyanda geçen "Onu koruyup destekleyen ve ona yardım eden" meâlindeki âyeti delil gösterir. Cenâb-ı Hak bu âyette önce "ta'zir (التعزير) kelimesini belirtmekte, sonra da yardım anlamına gelen "nasr (النصر) sözcüğünü ona atfetmektedir. Atfedilen bir kelimenin, kendisine atfedilenden farklı bir anlamı olur; buna göre "taʻzîr" kelimesi yardım etmekten farklı bir mânaya gelir. Böyle olmakla birlikte tek bir mânayı ifade etmek için iki farklı lafzın kullanılması da caizdir, bu durumda her ikisinin de anlamı aynıdır, tekit anlamı ifade eder. Bu kelimeye saygı mânasını verenler için de aynı durum söz konusudur, Cenâb-ı Hak her iki kelime ile de saygıyı emretmektedir; bununla "ve tü'azzirûhu ve tüvakkırûhu" (وَتَعَزْرُوهُ وَتُوَقِّرُوه) kelimelerini kastediyorum. Bu türlü kullanımlar konuşma esnasında caizdir. (تعزير) kelimesinin itaat, "tevkir (توقير) kelimesinin ise saygı mânasına gelmesi de muhtemeldir; ona itaatte saygı mânası da vardır. En doğrusunu Allah bilir. Tebliğde yardım ve destek mânasını verenlerin maksadı, risâleti halka tebliğ etmek, onu destekleyip savunmak, kalben ve bütün organlarıyla ona saygı göstermektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Akşam sabah O'nu tenzih ederek anasınız diye... Bu cümlenin Allaha râci olduğu konusunda bütün müfessirler aynı görüştedir. Nitekim bazı kıraatlerde, "ve tüsebbihûnellâhe bukraten ve esîlâ" (وتسبحون الله بكرة وأصيلا) akşam-sabah Allah'ı tenzih ederek anasınız diye şeklinde okunmuştur. Ayetteki tesbih kelimesi, ayıplardan ve kusurlardan tenzih etmek anlamına gelir. Şayet bu kelime ile fiillerde ve sözlerde tenzih etmek mânası murat edilmiş ise o zaman cümlenin Resûlullah'a (s.a.) râci olması da caizdir; çünkü Resûlullah (s.a.) da sözlerinde ve fiillerinde ayıplardan berî idi, onun sözlerine ve fiillerine ayıp ve kusur giremez. Allah'ın zatına gelecek olan sonradanlık (hâdis olmak), yokluk ve âfetlerden münezzeh olmak mânası murat edilmişse, o zaman da cümle sadece Aziz ve Celil olan Allah'a nispet edilir. Dolayısıyla bu mananın Allah'tan başkasına nispet edilmesi caiz değildir. Bunun aslı, müfessirlerin söyledikleri gibi âyetteki mânanın Cenâb-ı Hakk'a yönelik olmasıdır.

      Âyet-i kerîmede geçen "bukraten ve esîlâ (بُكْرَةً وَأَصِيلًا) ibaresindeki "bukraten" kelimesine müfessirler sabah namazı mânasını, "esîlâ" kelimesine de akşam ve yatsı namazları mânasını vermişlerdir. Ancak "bukraten" kelimesinin gündüzden, "esîlâ" kelimesinin geceden kinâye olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Gece ve gündüz, kısaca her an O'nu tenzih edin! En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tu'minû (تُؤْمِنُوا)

        İbn Fâris, kelimenin "e-m-n" kökünden türediğini, bu kökün temel anlamının korku ve endişenin zıttı olarak güvenmek, emniyette olmak ve bir şeyi kalben tasdik etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın özünde salt zihinsel bir kabulün ötesinde, kişinin bir hakikati kalbiyle onaylaması ve bunun sonucunda ruhsal bir sükûnete, güvenliğe kavuşması yattığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu fiilin, Allah'ın mutlak otoritesini tanıyarak O'nun iradesine sarsılmaz bir güvenle teslim olmak ve yatay düzlemdeki tüm sahte otoriteleri reddetmek şeklinde ontolojik bir duruşu temsil ettiğini analiz eder.

        Rasûlihi (رَسُولِهِ)

        İbn Fâris, kelimenin "r-s-l" kökünden geldiğini, bu kökün bir şeyi yumuşaklıkla, serbestçe ileri doğru göndermek ve bir vazife ile yola çıkarmak manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "risâlet" kavramının bir mesajı iletmek üzere tayin edilen elçiyi tanımladığını, ayet bağlamında peygamberin sıradan bir haberci değil, ilahi mesajın taşıyıcısı ve uygulayıcısı olarak yeryüzündeki ilahi iradenin temsilcisi olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninin Arapça olmakla birlikte, kavramsal gelişiminde Süryanicedeki "şlîhâ" (gönderilmiş olan, elçi/havari) kelimesiyle dini terminoloji bağlamında tarihsel bir etkileşim barındırabileceğini filolojik verilerle tartışır.

        Tu'azzirûhu (تُعَزِّرُوهُ)

        İbn Fâris, "a-z-r" kökünün temel anlamının engellemek, alıkoymak ve reddetmek olduğunu; bir kimseyi düşmanlarına karşı koruyup ona zarar gelmesini engellemek manasından hareketle kelimenin "yardım etmek ve desteklemek" anlamı kazandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ta'zîr" kavramının bir kişiye saygı göstererek onu yüceltmek ve dışarıdan gelecek saldırılara karşı ona kalkan olmak olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında bu fiilin, Hudeybiye sürecinde peygamberin kararlarını sorgulayıp otoritesini sarsmaya çalışan muhaliflere karşı ona mutlak bir sadakatle bağlanmayı, siyasi ve manevi bir destek kalkanı oluşturmayı linguistik olarak emrettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kökündeki "engelleme" manasının, peygambere yönelebilecek her türlü olumsuz söz, şüphe ve eylemi müminlerin kendi iradeleriyle savuşturması şeklinde pratik bir eyleme dönüştüğünü kaydeder.

        Tuvakkirûhu (تُوَقِّرُوهُ)

        İbn Fâris, kelimenin "v-k-r" kökünden geldiğini, asıl anlamının ağırlık, ciddiyet, ağırbaşlılık ve sabitlik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vakar kavramının bir kimseye derin bir hürmet duymak, onun değerini bilerek onu yüceltmek olduğunu, ayette peygambere gösterilecek tavrın yüzeysel bir nezaketten ibaret olmayıp derin bir tazim gerektirdiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin semantik tahlilinde bu hürmetin sıradan bir beşeri liderlik saygısı olmadığını, peygamberin taşıdığı ilahi vahyin "ağırlığına" ve risalet misyonunun azametine yaraşır, bilinçli ve eskatolojik bir saygı duruşunu ifade ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Hudeybiye bağlamında bu kelimenin, zahiren dezavantajlı görünen diplomatik hamlelerde dahi peygamberin konumuna ve kararlarına ciddiyetle, tam bir teslimiyet ve vakarla saygı duyulması gerekliliğini vurguladığını belirtir.

        Tusabbihûhu (تُسَبِّحُوهُ)

        İbn Fâris, "s-b-h" kökünün temel anlamının suda yüzmek, hızla akıp gitmek ve bir şeyden uzaklaşmak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, tesbih kavramının Allah'ı şanına yakışmayan her türlü noksanlıktan, acizlikten ve beşeri sıfatlardan hızla uzak tutmak, tenzih etmek anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin semantik evrimini incelerken, fiziksel bir "hızla uzaklaşma" hareketinin zamanla teolojik bir arınma eylemine dönüştüğünü; müminlerin Allah'ı müşriklerin atfettiği ortaklardan ve dünyevi eksikliklerden zihnen ve dille tenzih etmesini sembolize ettiğini ortaya koyar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli dinî anlamının şekillenmesinde, Aramice ve Süryanicedeki "şabbah" (övmek, yüceltmek) fiilinin ibadet terminolojisi üzerindeki tarihsel ve kültürel etkisinin yadsınamaz olduğunu filolojik kanıtlarla açıklar.

        Bukraten (بُكْرَةً)

        İbn Fâris, kelimenin "b-k-r" kökünden türediğini, asıl anlamının bir şeyin ilk kısmı, başlangıcı ve bir işe erkenden girişmek, acele etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sabahın ilk ışıkları, günün erken vakti manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette zaman zarfı olarak kullanılmasının, tesbih ve tenzih eyleminin güne başlarken ilk iş olarak yapılmasının, insan zihnini ilahi bir şuurla güne hazırlamasının sembolik bir ifadesi olduğunu belirtir.

        Asîlâ (أَصِيلًا)

        İbn Fâris, "e-s-l" kökünün bir şeyin aslı, temeli, kökü ve sağlamlığı anlamına geldiğini; günün son kısmı, ikindi ile güneşin batışı arasındaki zaman dilimine de günün temeline/köküne dönmesi hasebiyle bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, asîl kelimesinin güneşin batmaya yüz tuttuğu, günün nihayete erdiği vakit dilimini tanımladığını kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin "bukraten" (sabah) kelimesiyle birlikte zikredilmesinin Arap dilindeki "merismus" (zıtlıklar üzerinden bütünü ifade etme) sanatının bir örneği olduğunu; sabah ve akşam denilerek aslında sınırlandırılmış iki vaktin değil, günün tamamında, kesintisiz bir bilinçle Allah'ın yüceltilmesi ve tenzih edilmesi gerekliliğinin kastedildiğini linguistik bağlamda vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X