لِيُدْخِلَ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَيُكَفِّرَ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْۜ وَكَانَ ذٰلِكَ عِنْدَ اللّٰهِ فَوْزاً عَظ۪يماًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Fetih Sûresi, 5. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: fetih suresi, büyük kurtuluş, fetih 5, müminler, fetih suresi 5. ayet, cennet, kötülüklerin örtülmesi, allah, ırmak, nehir, iman, mümin, güven
-
"Böyle yapmıştır ki, mümin erkekleri ve mümin kadınları, orada devamlı kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere koysun ve onların kötü fiillerinin üstünü örtsün. Bu Allah katında (onlar için) büyük bir kazançtır."
Böyle yapmıştır ki, mümin erkekleri ve mümin kadınları, orada devamlı kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere koysun. Bu cümle sanki "İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur ve güven aşılayan O'dur" meâlindeki âyetin sılası gibidir. Allah, müminlerin kalplerine, mümin erkekleri ve mümin kadınları cennetlere koymak için sekîneti koydu. Yani imanları artsın diye onların kalplerini huzur ve sükûna kavuşturdu, aynı zamanda onları sözünü ettiği cennetlere koymak için O sekîneti indirdi. Nitekim Resûlullah (s.a.) hakkında da şöyle buyurmuştu: "Allah'ın seni bağışlaması için biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik". Yani kendisini bağışlaması için bu fethi ona ihsan etti. Buna göre de onların kalplerine sekîneti, imanlarını arttırmak ve onları niteliğini beyan ettiği cennetlere koymak için indirdi. Sonra da bunun onlar için büyük bir kazanç olduğunu, bunda helâk ve yorgunluğun söz konusu olmadığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Liyudhıle (لِيُدْخِلَ)
İbn Fâris, kelimenin "d-h-l" kökünden türediğini, bir yere girmek, nüfuz etmek ve çıkmanın (huruç) zıttı manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir mekana veya duruma dahil olmayı ifade eden bu fiilin, ayet bağlamında Allah'ın müminleri nihai mükafat mekanı olan cennete yerleştirmesini, Hudeybiye'de gösterdikleri sebatın doğrudan bir neticesi olarak onları ilahi lütfun içine almasını ifade ettiğini kaydeder.
El-Mu'minîne (الْمُؤْمِنِينَ)
İbn Fâris, kelimenin temelinin "e-m-n" kökü olduğunu, bu kökün korku ve endişenin zıttı olarak emniyette olmak, güvenmek ve kalben tasdik etmek manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, imanın özünde kişinin kalben bir hakikati onaylaması ve bunun sonucunda ruhsal bir güvenliğe kavuşması yattığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an bağlamında bu kavramın, Allah ile insan arasında kurulan ve zorluklar karşısında (Hudeybiye sürecindeki gibi) sarsılmayan derin bir sadakat ve karşılıklı güven ilişkisi olduğunu semantik bir çerçevede inceler.
Cennâtin (جَنَّاتٍ)
İbn Fâris, kelimenin "c-n-n" kökünden geldiğini, asıl anlamının örtmek, gizlemek ve bir şeyi gözden saklamak olduğunu; sık ağaçları sebebiyle toprağı görünmeyecek kadar örten bahçelere de bu yüzden "cenneh" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ağaçlarla kaplı bostan anlamına gelen bu kelimenin, Kur'an'da müminlerin ahiretteki ebedi mutluluk yurdunu nitelediğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin kök itibarıyla Arapça olmakla birlikte, eskatolojik (ahiret hayatına dair) spesifik kullanımının Süryanice veya Aramicedeki "ganta" (cennet, bahçe) kavramıyla etkileşim içinde olabileceğini filolojik kanıtlarla tartışır.
Tecrî (تَجْرِي)
İbn Fâris, "c-r-y" kökünün temelinde bir şeyin sürekli hareket etmesi, suyun akması veya kesintisiz bir biçimde ilerlemesi anlamı bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin duraksız ve devamlı bir hareketi ifade ettiğini, ayet bağlamında cennet nehirlerinin akışını niteleyerek, oradaki ilahi nimetlerin ve yaşam kaynağının hiçbir zaman kesintiye uğramayacağını sembolize ettiğini kaydeder.
El-Enhâru (الْأَنْهَارُ)
İbn Fâris, kelimenin "n-h-r" kökünden türediğini, genişlik, ferahlık ve suyun geniş bir yatakta coşkuyla akması manalarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nehr" kelimesinin çoğulu olan bu ifadenin, bol ve geniş su akıntılarını tanımladığını, ayetteki kullanımının ahiret yurdundaki ilahi lütufların bolluğunu, taşkınlığını ve kapsayıcılığını vurguladığını belirtir.
Hâlidîne (خَالِدِينَ)
İbn Fâris, "h-l-d" kökünün bir yerde uzun süre kalmak, bozulmaya uğramamak ve kalıcılık (beka) anlamları taşıdığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, hulûd kavramının, bir varlığın yozlaşmadan, bozulmadan ve ölüme maruz kalmadan sürekliliğini koruması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında bu kelimenin, dünya hayatının (dünya) geçiciliği ve faniliğine zıt olarak, ahiret (ahiret) hayatının zamansızlığını, ebediliğini ve sonsuzluğunu vurgulayan temel bir kavram olduğunu analiz eder.
Yukeffira (يُكَفِّرَ)
İbn Fâris, "k-f-r" kökünün temel anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve görünmez kılmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tekfîr" fiilinin günahları ve hataları örtbas ederek onların izlerini silmek, kişiyi bu günahların vebalinden kurtarmak manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamında bu kelimenin, Hudeybiye sürecinde tam bir sadakat gösteren müminlerin geçmişteki beşeri zaaflarının ve hatalarının ilahi bir lütufla tamamen örtülmesini, onların tertemiz bir sayfa ile ödüllendirilmelerini ifade ettiğini belirtir.
Seyyiâtihim (سَيِّئَاتِهِمْ)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünden türeyen kelimenin, insanı üzen, çirkin, kötü ve zarar verici her türlü durumu veya eylemi kapsadığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem dünyevi hem de uhrevi anlamda sahibine keder getiren çirkin işleri tanımladığını belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kavramın "hasenat" (güzellikler/iyilikler) kelimesinin tam zıddı olarak insanın ruhsal gelişimini sekteye uğratan, onu aşağı çeken ve ilahi huzurda mahcubiyet yaratan negatif eylemler bütünü olarak ele alınması gerektiğini semantik bir dille analiz eder.
Fevzen (فَوْزًا)
İbn Fâris, "f-v-z" kökünün temelinde bir tehlikeden kurtularak güvenliğe çıkmak, arzu edilen iyiliğe ulaşmak ve mutlak bir başarı kazanmak anlamı bulunduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, fevz kavramının şerden selametle sıyrılıp hayra nail olmak şeklinde iki aşamalı bir kurtuluşu tanımladığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayette nekra (belirsiz) formda gelmesinin, bu başarının sıradan bir kurtuluş olmadığını, insan havsalasının sınırlarını aşan, ihtişamlı ve nihai bir zaferi sembolize ettiğini vurgular.
Azîmâ (عَظِيمًا)
İbn Fâris, "a-z-m" kökünün kemik (azm) kelimesinden türediğini, büyüklük, sağlamlık, güç ve şiddet manaları taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın hacimce veya manen çok büyük, ulu ve muazzam olanı nitelediğini, "fevz" kelimesiyle birleştiğinde kazanılan mükâfatın büyüklüğünün insan tasavvurunu aştığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an terminolojisinde bu kelimenin genellikle ilahi olana veya ahiret gerçekliklerine atfedilen, insanı dehşete düşürecek veya hayran bırakacak derecede ezici bir büyüklüğü ifade ettiğini semantik olarak ortaya koyar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla