Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Fetih Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Fetih Sûresi, 4. Ayet

    هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ ف۪ي قُلُوبِ الْمُؤْمِن۪ينَ لِيَزْدَادُٓوا ا۪يمَاناً مَعَ ا۪يمَانِهِمْۜ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Huve-lleżî enzele-ssekînete fî kulûbi-lmu/minîne liyezdâdû îmânen me’a îmânihim(k) veli(A)llâhi cunûdu-ssemâvâti vel-ard(i)(c) ve kâna(A)llâhu ‘alîmen hakîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur ve güven aşılayan da O'dur. Göklerin ve yerin askerleri yalnız Allah'a aittir ve Allah her şeyi bilmekte, yerinde yapmaktadır."

      Huzur ve Güven: Sekînet

      İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur ve güven aşılayan da O'dur. Bazıları şöyle dedi: Sekînet, rüzgâr gibi bir özellik taşır, iki kanadı ve kedi kafası gibi bir başı vardır. Ancak bu sözün bir değeri yoktur, çünkü Allah, sekineti müminlerin kalplerine indirdi, buyurmaktadır. Onların sekineti böyle tefsir etmeleri kabul edilecek olursa, onu kalplere nasıl indirdiği sorusunu sormak gerekir. Bunu bilmek de mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir. Şöyle de söylenmiştir: Sekineti indirdi; bundan maksat, huzuru ve rahmeti indirdi demektir. Sekînetin aslı, kalplerin kendisiyle süküna kavuştuğu bir haldir. Bu âyet-i kerime, aynı zamanda Mûtezile'nin aleyhine delildir; çünkü Cenâb-ı Hak, sekîneti müminlerin kalplerine indirdi; yani dinin hakikatini indirdi buyurmaktadır. Bu ise ilmin tefsiridir. Dolayısıyla istidlâle dayanan ilmi yaratanın da onu indirenin de kaynağının da Allah olduğu anlamına gelir. Halbuki Mûtezile şöyle demektedir: İlmi yaratan, istidlâlde bulunan kişidir. İşte bu yüzden âyet, onların aleyhine bir delil niteliğindedir. Mûtezileden bazıları şöyle der: Sekîneti indirmenin O'na nispet edilmesi, hakikat değil mecaz anlamındadır. Nitekim, falan adam falan kişiyi kendi evine veya meskenine indirdi denilir; hakikaten onu evine indirmese bile böyle denilir. Fakat bu indirme fiilinin ona nispet edilmesi, onun evine ve meskenine gitmesine yol açan bir iş ve sebep olduğundan dolayıdır. İşte sekinetin, imanlarına iman katsın diye müminlerin kalplerine indirilmesinin Allah'a nispet edilmesi de böyledir. Burada onların kalplerine hakiki mânada bir indirmek ve bilgi yaratmak söz konusu değildir, bir iş ve bir sebep yüzündendir. Fakat biz deriz ki: Bir şeyi bir nesneye indirmek, onların söylediği mânada olmadığı gibi o şeyi bir nesnede yaratmak mânasına da gelmez. Cenâb-ı Hak sekîneti, müminlerin imanlarını arttırmak için indirdi. Böyle bir konuda, kendisinden kaynaklanan bir iş veya onda meydana gelen bir sebep yüzünden indirdi denilemez. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın söylediği gibidir: "Allah'ın, günahlarını bağışlaması için sana apaçık bir fetih ihsan ettik". Böyle bir söz, ancak sözünü ettiği günahı bağışlaması için o fethi ihsan etmesi, haber verdiği anlamda ve indirmenin hakiki mânasında kullanılır. En doğrusunu Allah bilir.

      İmanlarına iman katsınlar diye. Bu ilâhî beyan, farklı mânalara gelir. Birincisi, Ebû Hanife'nin (r.h.) söylediği gibi onların icmali imanını tafsili imanla ziyadeleştirmek için mânasına gelir. İkincisi, onların diğer peygamberlere ve inanıp tasdik ettikleri kitaplara olan imanlarını, Muhammed aleyhisselâma ve onun kitabına imanla ziyadeleştirmek için mânasına gelir. Bu yorum, özellikle Ehl-i Kitab'ı ifade eder. Üçüncüsü, geçmiş zamanlarda var olan imanlarını, o andaki imanlarıyla ziyadeleştirmek için anlamına gelir. Dolayısıyla bu iman önceki imana katıldığında, imanda bir artış mânası ortaya çıkar. İstersen bunu başlangıçtaki iman yerine de koyabilirsin; çünkü imanın her an yenilenmesi ve yeniden varedilmesi söz konusudur. En doğrusunu Allah bilir.

      Göklerin ve yerin askerleri yalnız Allah'a aittir. Bazı müfessirlerin söylediğine göre bu âyet, bir münafığın, arkadaşlarına söylediği şu söz üzerine gelmişti: Muhammed, Allah'ın kendisini bağışladığını, onu düşmanlarına karşı muzaffer kılacağını, kendisini en doğru yola ileteceğini ve ona çok güçlü bir şekilde yardım edeceğini iddia ediyor. Heyhat! Heyhat! Onun düşmanlarının sayısı çok, pek çoktur. Nerede İranlılar ve Rumlar? Onlar sayıca çok daha fazladırlar. İşte o zaman göklerin ve yerin askerleri yalnız Allah'a aittir meâlindeki âyet nâzil oldu. Bunun mânası şudur: Göklerin ve yerin ordularını yönetip idare eden Allah'tır, O dilediğini dilediği kişilere karşı muzaffer kılar. Dilediği kişilerin idaresini dilediği kişiye verir. Her şeyi yönetmek ve işi istediklerine vermek onların elinde değildir, bu iş yüce Allah'a aittir. Bu ilâhî beyan, "Bütün tedbirlere hâkim olan Allah'tır" meâlindeki âyetle aynı mânaya gelir. Yani onların tuzaklarını önlemek Allah'a ait bir iştir, dolayısıyla Allah'tan başka hiç kimse onların tuzaklarının gerçekleşmesini sağlayamaz. İşte yukarıdaki âyet de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah her şeyi bilmekte, yerinde yapmaktadır. Yani Cenâb-ı Hak onların, Allah'a dostluk yerine düşmanlığı seçtiklerini, kendilerini yaratana muhalefeti tercih ettiklerini bilmektedir, habersiz değildir. Şunu bilsinler diye: Onları kendi ihtiyacı ve menfaati için yaratmamış, gönderdiği emirleri ve onları imtihan etmesini kendi ihtiyacı için yapmamış, aksine onların kendi ihtiyaçları ve menfaatleri için varetmiştir. Bundan dolayı Allah, her şeyi yerinde yapmaktadır buyurmuştur. Çünkü hakim olana, tedbir ve idaresinde hata bulaşmaz. Cenâb-ı Hakk'ın insanları kendi ihtiyacı ve menfaati için yaratmadığı, onlara verdiği emir ve yasakları da kendi menfaati için değil fakat insanların ihtiyacı ve menfaati için gönderdiği ortaya çıkınca, onların Allah'a dostluk yerine düşmanlığı seçeceklerini, O'na muhalefeti ve isyanı tercih edeceklerini bildiği halde kendilerini yaratmasında bir hikmet olduğu anlaşılır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Enzele (أَنْزَلَ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-z-l" kökünden türediğini, temel anlamının bir şeyin yukarıdan aşağıya doğru inmesi, yüksek bir konumdan daha alt bir konuma intikal etmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin fiziksel bir inişten ziyade ilahi alemden insanlık alemine yönelik bir lütuf, bağış ve teskin edici bir halin zerk edilmesi manasında kullanıldığını, Allah'ın rahmetini kullarının üzerine indirmesi anlamına geldiğini ifade eder.

        Es-Sekînete (السَّكِينَةَ)

        İbn Fâris, kelimenin "s-k-n" köküne dayandığını, bu kökün hareketin ve karmaşanın ardından gelen durulma, sükunet, sabitlik ve dinginlik manalarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sekînet kavramını kalpteki korku ve telaşın ortadan kalkmasıyla oluşan iç huzuru, güven ve tatmin hali olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak İbranicedeki "Shekhinah" (İlahi mevcudiyet, Tanrı'nın ihtişamı) kavramından türediğini, Aramice ve Süryanice üzerinden Arapçaya geçtiğini filolojik kanıtlarla ortaya koyar. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti de bu kelimenin köken itibarıyla Arapça dışı bir dilden (İbranice/Süryanice) alınıp Arapçalaştırılmış (muarreb) kelimelerden olduğunu tasdik ederler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu kelimenin Yahudi geleneğindeki yerel ve fiziksel "ilahi mevcudiyet" anlamından sıyrılarak, kriz anlarında müminlerin kalbine indirilen, onları psikolojik olarak sarsılmaz kılan ve inançlarını pekiştiren derin bir "ilahi huzur ve dinginlik" formuna dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal olarak Hudeybiye Antlaşması sırasında ashabın yaşadığı hayal kırıklığı, öfke ve gerginlik ortamında, onların fevri tepkiler vermesini engelleyen ve ilahi takdire rıza göstermelerini sağlayan mucizevi bir psikolojik stabilizasyon hali olduğunu vurgular.

        Kulûbi (قُلُوبِ)

        İbn Fâris, kelimenin "k-l-b" kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeyi tersyüz etmek, çevirmek ve sürekli değişim halinde olmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insan kalbine "kalb" denilmesinin nedeninin onun sürekli duygu durumları arasında gidip gelmesi, fikir ve hislerinin sürekli değişkenlik göstermesi olduğunu ifade eder; bağlam içinde müminlerin kalplerinin endişe ve tereddüt ile sarsıldığı bir anda "sekînet" ile sabitlendiğine dikkat çeker.

        El-Mu'minîne (الْمُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin temelinin "e-m-n" kökü olduğunu, bu kökün korku ve endişenin zıttı olarak emniyette olmak, güvenmek ve tasdik etmek manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, imanın özünde kişinin kalben bir hakikati onaylaması ve bunun sonucunda ruhsal bir güvenliğe kavuşması yattığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an bağlamında bu kavramın sadece zihinsel bir tasdik değil, Allah ile insan arasında kurulan, her türlü şartta sarsılmayan derin bir sadakat ve karşılıklı güven ilişkisi olduğunu semantik olarak inceler.

        Li yezdâdû (لِيَزْدَادُوا)

        İbn Fâris, "z-y-d" kökünün bir şeyin aslına yapılan ilave, büyüme, gelişme ve artış anlamı taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ziyadelik kavramının hem niceliksel hem de niteliksel bir artışı ifade ettiğini, ayette inen sekînetin müminlerin mevcut imanlarını kalite ve yakîn (kesinlik/şüphesizlik) bakımından daha üst bir seviyeye taşıdığını ifade eder.

        Cunûdu (جُنُودُ)

        İbn Fâris, kelimenin "c-n-d" kökünden geldiğini, bu kökün toplanmış kalabalık, engebeli arazi ve ordu manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cünd" kelimesinin belli bir amaç için seferber edilmiş askeri veya örgütlü güçleri ifade ettiğini, bağlamda Allah'ın emrine amade olan melekler ve doğa güçleri gibi görünmez orduları nitelediğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Orta Farsça (Pehlevice) "gund" (askeri birlik, ordu) kelimesine dayandığını, oradan Süryaniceye "gundā", ardından da Arapçaya geçtiğini dilbilimsel verilerle açıklar. El-Cevâlîkî de bu kelimenin Farsça kökenli olup Arapçaya yerleşmiş kelimelerden (muarreb) olduğunu eserinde zikreder.

        Alîmen (عَلِيمًا)

        İbn Fâris, kelimenin "a-l-m" köküne dayandığını, temel anlamının bir şeyin hakikatini ve mahiyetini idrak etmek, onu diğerlerinden ayıran izi bilmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Alîm" sıfatının mutlak ve ihata edici bir bilgiyi temsil ettiğini, müminlerin kalplerindeki endişeyi ve niyetlerindeki samimiyeti eksiksiz bir şekilde bildiğini ifade eder.

        Hakîmâ (حَكِيمًا)

        İbn Fâris, "h-k-m" kökünün temelinde engellemek, alıkoymak (gem vurmak) anlamı yattığını, hikmetin de insanı cehaletten ve yanlış yapmaktan alıkoyduğu için bu isimle anıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hikmetin bir şeyi en doğru yere, en kusursuz ve isabetli şekilde yerleştirmek olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında bu sıfatın, zahiren Müslümanların aleyhine gibi görünen Hudeybiye sürecini Allah'ın eşsiz bir bilgelik, ince bir strateji ve üstün bir hikmetle yöneterek eninde sonunda büyük bir fethe dönüştürmesini ifade ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X