Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 65. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 65. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِن۪ينَ عَلَى الْقِتَالِۜ اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِائَتَيْنِۚ وَاِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِائَةٌ يَغْلِبُٓوا اَلْفاً مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَفْقَهُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-nnebiyyu harridi-lmu/minîne ‘alâ-lkitâl(i)(c) in yekun minkum ‘işrûne sâbirûne yaġlibû mi-eteyn(i)(c) ve-in yekun minkum mi-etun yaġlibû elfen mine-lleżîne keferû bi-ennehum kavmun lâ yefkahûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et! Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkar edenlerden iki yüz kişiyi yener, sizden yüz kişi olursa bin kişiyi yener; çünkü onlar yaptıklarının bilincinde olmayan bir topluluktur.

      Ey peygamber! Müminleri savaşa teşvik et! Savaşa teşvik iki şekilde olur. Birincisi, Hz. Peygamber'in onlara dünya menfaati vadetmesi ve bu hususta ümit vermesidir. Verilecek olan ganimetler veya şunu yapana şu verilecek şeklindeki sözler gibi. Yahut bu, Hz. Peygamber'in onlara ahiret hayatında menfaat vadetmesidir. Tıpkı şu ilahi beyanda belirtildiği gibi: "Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır". Allah yolunda yaptıkları harcamalarla ahirette kazanacakları bildirilen sevap şu ilahi beyanda açıklanan husustur: "Ey iman edenler! Size, elem verici azaptan kurtaracak bir ticareti göstereyim mi? Allah'a ve resulüne iman edersiniz, Allah yolunda mallarınızIa ve canlarınızIa cihat edersiniz. Bilirseniz bu sizin için çok hayırlıdır. O sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennetlere, adn cennetleri içindeki güzel köşklere koyar. İşte büyük kurtuluş budur. Hoşunuza gidecek bir şey daha var: Allah'ın yardımı ve yakın bir fetih! Haydi müminleri müjdele". Belirttiğimiz yoruma göre bunda dünya ve ahiret menfaatlerine ilişkin vad ve onlara yönelik yardım vadi vardır.

      İkincisi, teşvikin, ötekilerine ilişecek bir zarar ve gelecek bir bela olmasıdır. Tıpkı şu ilahi beyanda bildirildiği gibi: "Yeminlerini bozan, peygamberi sürüp çıkarmaya karar veren ve size karşı saldırıyı ilk başlatan topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz! Oysa asıl çekinmeniz gereken Allah'tır; eğer yürekten inanıyorsanız. Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvay etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın, inananların yüreklerine su serpsin, kalplerindeki öfkeyi yatıştırsın. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah bilmekte, hikmetle yönetmektedir". Aziz ve Celil olan Allah, bu ayette müminlere yardım, gönüllerine sevinç yerleştirme, onlardan hüznü giderme ve ötekileri onların eliyle cezalandırma gibi düşmanla savaşta olan bütün hayır çeşitlerini birleştirmiştir. Yine bu ayette "Yeminlerini bozan, peygamberi sürüp çıkarmaya karar veren ve size karşı saldırıyı ilk başlatan topluluğa karşı savaşmaktan geri mi duracaksınız?" buyruğuyla düşmana karşı bir teşvik vardır. Bütün bunlar savaşa teşvik etmekte ve düşmanla çarpışma konusunda onları gayretlendirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkar edenlerden iki yüz kişiyi yener, sizden yüz kişi olursa bin kişiyi yener. Bu beyanın anlamı hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı alimler şöyle demiştir: Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa şu kadar kimseyi yener. Bu beyan emir anlamındadır. Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Sizden sabırlı yirmi kişi bulunsun, bunlar şu kadar kimseyi yener. Cenab-ı Hak on kişiye yüz kişiye karşı savaşma emri vermiştir. Bu ayetin emir anlamında olduğunun delili, ''Allah şu andan itibaren yükünüzü hafifletti" mealindeki beyandır. Eğer emir ve azimet anlamında olmasaydı, yükü hafifletmenin bir anlamı olmazdı. Diğer alimler ise şöyle demiştir: Bu beyan, sabretmeleri ve düşmana karşı sabit durmaları durumunda galip olacaklarına dair vad anlamındadır. Nitekim Cenab-ı Hak "Nice az birlik vardır ki, Allah'ın izniyle sayıca çok birliği yenmişlerdir" buyurmuştur. Söz konusu ilahi beyan emir anlamında değildir. Çünkü Cenab-ı Hak eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa inkar edenlerden iki yüz kişiyi yener buyurmuştur. Dolayısıyla O, onların sabretmeleri durumunda düşmanlarına galip geleceklerini bildirmiştir. Nitekim -en doğrusunu Allah bilir ya- onlar böyledir. Zira bu beyanın zahiri anlamı, vad ve bildirmedir. En uygunu ise beyanın haber verme değil, emir anlamında olmasıdır. Bu mana, belirtmiş olduğumuz ''Allah şu andan itibaren yükünüzü hafifletti" mealindeki beyana göredir.

      Çünkü onlar yaptıklarının bilincinde olmayan bir topluluktur. Lehlerinde ve aleyhlerinde olanın bilincinde olmayan.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        en-Nebiyyu (النَّبِيُّ)

        Kelimenin kökü n-b-e harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "önemli ve büyük bir haber (nebe'), yüksek bir yer ve tümsek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebî" kavramını, Allah'tan akıl sahibi varlıklara dünya ve ahiret faydası sağlamak üzere o büyük ve önemli haberi (vahyi) getiren, manevi olarak yüksek (mürtefi) şahsiyet olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Hz. Muhammed'e hitap ederken seçtiği unvanların (Resul ve Nebi) bağlamsal farkına dikkat çeker. "Nebi" kelimesi genellikle vahyin alınışı ve ilahi haberle olan o yüksek ontolojik irtibat için kullanılırken; bu ayette o yüksek ruhani şahsiyetin, doğrudan savaş meydanındaki bir askeri komutan olarak (Nebi sıfatıyla) kitleleri sevk ve idare etmeye çağrılması, İslam'da din ile devletin (ruhaniyet ile siyasetin) tek bir şahısta birleştiğini gösteren teo-politik bir vurgudur.

        Harrıdı (حَرِّضِ)

        Kelimenin kökü h-r-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bozulmak, çürümek, helakin/yıkımın eşiğine gelmek ve eriyip gitmek" olduğunu belirtir. Aşkından veya hastalığından eriyip biten kişiye "harad" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin "tef'il" babındaki (tahrîd/harrıd) kullanımının Arap dilindeki muazzam morfolojik işlevini açıklar. Bu bab, bazen bir şeyi gidermek/yok etmek anlamı taşır. Dolayısıyla "harrıd", insanlara bozukluk aşılamak değil; aksine onların içindeki o "harad"ı (çürümüşlüğü, korkuyu, zayıflığı ve helake götüren gevşekliği) söküp atmak, onları bu psikolojik çöküntüden kurtararak şiddetle teşvik etmek ve savaşa kışkırtmak demektir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin psikolojik ve askeri derinliğini analiz eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an "Müminlere savaşmalarını söyle" gibi basit bir emir kipi kullanmamış; "harrıd" fiilini seçmiştir. Bu kelime, bir liderin ordusuna yapacağı sıradan bir bilgilendirme değil; onların ruhlarındaki korkuyu (haradı) tedavi eden, duygularını ateşleyen, onlara ölüm korkusunu unutturup mutlak bir cesaret (vecd) hali aşılayan çok yoğun bir psikolojik mobilizasyon ve hitabet eylemidir.

        el-Kıtâli (الْقِتَالِ)

        Kelimenin kökü k-t-l harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir canlının hayatına son vermek, ölmesine sebep olmak ve helak etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kıtâl" kelimesinin "mufâale" (karşılıklı eylem) babından türediğini ve tek taraflı bir cinayeti değil, iki tarafın birbirini yok etmek, canını almak ve üstünlük kurmak kastıyla girdiği organize ve kanlı çatışmayı (meydan savaşını) ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin İslam savaş hukukundaki yerini "cihad" kavramıyla kıyaslayarak inceler. Cihad, her türlü fikri, mali ve bedeni çabayı kapsayan geniş bir terimken; "kıtâl" doğrudan doğruya kılıçların çekildiği, kanın döküldüğü ve ölümün göze alındığı askeri şiddettir. Ayetteki "kıtâle teşvik et" emri, Medine devletinin varoluşsal tehditlere karşı meşru müdafaa ve fiziksel şiddet tekeline sahip olduğunu gösteren kesin bir hukuki ve askeri beyandır.

        Işrûne (عِشْرُونَ)

        Kelimenin kökü a-ş-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "on sayısı, bir topluluğun bir araya gelmesi ve tamlık" anlamına geldiğini belirtir. Işrûn (yirmi), bu tamlığın katlanmış halidir.

        Gabriel Said Reynolds, "Yirmi kişinin iki yüz kişiyi yeneceği" (bire on oranı) şeklindeki ifadenin teolojik matematiğini değerlendirir. Reynolds'a göre bu rakamlar, kuru bir istatistik veya askeri bir garanti belgesi değil; İbrahimi gelenekteki "ilahi inayet" (Providens) kavramının matematiksel bir metaforudur. Sayısal dezavantajın, inanç ve ilahi destekle ne kadar devasa bir oranda (1'e 10) kompanse edilebileceğini gösteren ontolojik bir güç beyanıdır.

        Sâbirûne (صَابِرُونَ)

        Kelimenin kökü s-b-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi tutmak, hapsetmek, engellemek ve sağlamca bağlamak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sabır" kavramını, insanın kendi duygularını, korkularını ve hayvani dürtülerini aklın ve şeriatın sınırları içinde tutması, onlara gem vurması olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, sabır kavramının bu ayetteki askeri ve şartlı formunu (sâbirûn) analiz eder. Bire on (1'e 10) gibi imkansız görünen bir matematiksel zaferin tek bir şartı vardır: Sabır. Izutsu'ya göre buradaki sabır, acı çekmek veya pasif bir bekleyiş değil; kılıç darbeleri altında safları bozmamak, ölüm korkusunu bastırıp askeri disiplini korumak ve düşman karşısında sarsılmadan dik durabilmektir. Bu kelime, teolojik zaferin sosyolojik ve psikolojik ön koşuludur.

        Yağlibû (يَغْلِبُوا)

        Kelimenin kökü ğ-l-b harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kuvvet, şiddet, bir başkasını ezmek ve mutlak bir üstünlük kurmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, galebe eylemini taraflar arasındaki bir çatışmada zor ve güç kullanarak diğerini tahakküm altına almak olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu fiilin kesinlik bildiren yapısına dikkat çeker. "Yenebilirler" veya "yenmeleri umulur" değil; "yenerler, galip gelirler" (yağlibû) şeklinde mutlak bir yargı kullanılmıştır. Kılıç'a göre bu, inancın (imanın) ve askeri disiplinin (sabrın) birleştiği noktada zaferin sadece bir ihtimal olmaktan çıkıp, Allah'ın evrene koyduğu sarsılmaz bir fizik (veya sosyoloji) yasası gibi determinist bir kesinliğe dönüştüğünün ilanıdır.

        Yefkahûn (يَفْقَهُونَ)

        Kelimenin kökü f-k-h harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi yarmak, açmak, bilmek ve bir şeyin derinliğine/içyüzüne vakıf olmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fıkh" kavramını sıradan bir bilme eyleminden (ilim) ayırır. Fıkh, zahiri (görünen) bilgiden yola çıkarak bâtıni (gizli) olana ulaşmak, eşyanın ardındaki gerçek sebebi ve hikmeti kavramaktır.

        Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki "onlar fıkhetmeyen (anlamayan/kavramayan) bir topluluktur" (kavmun lâ yefkahûn) hükmünün ontolojik ve askeri analizini yapar. Müşrikler neden kendilerinden on kat küçük bir orduya yenilmektedir? Silahları veya tecrübeleri eksik olduğu için değil; onların "fıkh" yeteneği (derin kavrayışı) olmadığı içindir. Izutsu'ya göre müşrikler sadece ganimet, kabile şerefi (asabiyet) ve kibrin yönlendirdiği yüzeysel ve kırılgan bir motivasyonla savaşırlar. Oysa müminler, evrenin yaratıcısına bağlanmış olmanın o derin idrakine (fıkhına) sahiptirler. Küfrün en büyük askeri zafiyeti, hakikati okuyamamalarından (lâ yefkahûn) kaynaklanan bu felsefi ve psikolojik sığlıktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X