Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 45. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 45. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا لَق۪يتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَث۪يراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû iżâ lakîtum fi-eten feśbutû veżkurû(A)llâhe keśîran le’allekum tuflihûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız ki zafer sizin olsun.

      Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz. Denildi ki: "el-fietü" (الفئة) kelimesi kendisine doğru yönelinen topluluğun ismidir. Bu kelime "fey'" (الفيء) kökündendir. Bu, dönüş demektir. Yani ona doğru dönüyorlar. Cenab-ı Hak burada "fietü" (فئة) kavramını daha önceki ayette ise bunun yerine "zahf" (الزحف) kavramını kullanmıştır ki söz konusu ayet "Ey müminler! İnkar edenlerle savaşta karşı karşıya geldiğinizde" mealindeki ilahi beyandır. Cenab-ı Hak "Onlara arkanızı dönüp kaçmayın" beyanıyla arkalarını dönüp kaçmayı bunlara yasaklamıştır. Burada da sebat ediniz buyurmuştur ki arkayı dönüp kaçmanın yasaklanmasında sebat etme emrinin bulunduğu; sebat emrinde de arkayı dönüp kaçma yasağının var olduğu bilinsin. Dolayısıyla bir şeyin yasaklanması zıddının emredilmesi; bir şeyin emredilmesi de zıddının yasaklanması demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah'ı çokça anınız. Ebu Bekir el-Keysani şöyle demiştir: Allah'ı çokça anınız. Yani Allah'ı, sizi kendisine ibadet edenlerden yapması ve size yardım vadinde bulunması sebebiyle anınız; çokluğa bakmayınız ki zafere ulaşasınız. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Sizin canlarınızdan ve mallarınızdan O'nun sahip olduğu şeylerde Allalı'ı anınız. Yani sizin canlarınız ve mallarınız O'nundur. O, eğer dilerse bunları sizin O'na yaklaşacağınız bir şekilde sizden alır. Dolayısıyla buna göre Allah'ı anınız. Bu, şu ilahi beyanda bildirilen durumdur: "Allah, müminlerin canlarını ve mallarını satın almıştır". Yine Allah'ı çokça anınız mealindeki beyanın Cenab-ı Hakk'ın size bahşettiği nimetler hakkında olması da mümkündür. Yahut Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Alemlerin Rabb'inin huzurunda durduğunuzu hatırlayın. Bu da sizi günahlardan ve emirlerine karşı çıkmaktan koruduğu şeydir. Yine bunda kendisine itaate teşvik edecek hususlar vardır. Dolayısıyla bu yoruma göre anlam, nimetlerin anılması emridir. Ayrıca bu beyan, Allah'ı dille anma (zikretme) emri anlamına da gelebilir. Bu, savaşa dair yardım dilenecek bazı hususlardır.

      Ki kurtuluşa eresiniz. Yardım ve zaferle kurtuluşa ermeniz için. Veya kurtuluşa eresiniz. Yani zafere ulaşasınız.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "korku, panik ve dehşetin zıddı olan sükunet, emniyet ve içsel güven hali" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, iman kavramını sadece zihinsel ve sözlü bir tasdikten ibaret görmez; insanın kendisini varoluşsal şüphelerden emin kılması ve mutlak bir güven duygusuyla otoriteye teslim olması şeklinde tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, iman kavramının bu ayetteki askeri bağlamına dikkat çeker. "Ey iman edenler" hitabı, savaş meydanında düşmanla yüzleşmeden hemen önce inananlara kendi ontolojik kimliklerini hatırlatan bir çağrıdır. İman, burada sadece inanç değil, aynı zamanda Allah'a duyulan o mutlak güvenin getirdiği bir "sözleşme/aidiyet" hatırlatmasıdır ve bir sonraki emir olan "sebat etmenin" (direnmenin) psikolojik altyapısını oluşturur.

        Lekîtum (لَقِيتُمْ)

        Kelimenin kökü l-k-y harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyle yüz yüze gelmek, karşılaşmak ve ona yönelmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "likâ" eylemini iki tarafın bir araya gelmesi ve yüzleşmesi olarak açıklar. Bu yüzleşme dostça bir kavuşma olabileceği gibi, düşmanca bir çarpışma da olabilir. Ayetteki kullanımı doğrudan askeri bir "meydan muharebesinde yüz yüze gelmeyi" ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin savaş psikolojisindeki yerine vurgu yapar. Bedevi kültüründe "likâ" anı, uzaktan ok atışlarının veya karşılıklı tehditlerin bittiği, safların birbirine girdiği ve göğüs göğüse çarpışmanın (mübarezenin) başladığı o geri dönüşü olmayan, en kritik ve dehşet verici şiddet anıdır.

        Fietan (فِئَةً)

        Kelimenin kökü f-y-e harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "dönmek, geri gelmek ve bir araya toplanmak" anlamına geldiğini belirtir. Savaşan bir birliğe veya topluluğa "fie" denmesinin etimolojik sebebi, bu kişilerin savaş anında dağılsalar bile birbirlerine destek olmak, arka çıkmak için merkeze (komutana veya sancağa) "geri dönen/toplanan" bir yapı arz etmeleridir.

        Râgıb el-İsfahânî, fie kelimesini, belirli bir gaye uğruna yardımlaşmak üzere bir araya gelmiş, organize ve dayanışma içindeki askeri bölük veya insan kümesi olarak tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki edebi ve sosyolojik işlevine dikkat çeker. Ayette düşmandan "ordular" veya "kâfirler" yerine genel bir ifadeyle "bir fie" (askeri bir grup) olarak bahsedilmesi; düşmanın niceliğinden veya kimliğinden ziyade, onların organize bir tehdit oluşturma kapasitesine odaklanıldığını gösterir. Müslümanların karşısındaki bu yekpare/organize gruba karşı yapmaları gereken tek şey, çözülmeden onlara direnmektir.

        Fesbutû (فَاثْبُتُوا)

        Kelimenin kökü s-b-t harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin hareketini kesmesi, durması, sarsılmaması, sabit ve sağlam bir şekilde yerinde kalması" olduğunu belirtir. Gevşekliğin ve geri çekilmenin tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "sebat" kavramını, kişinin bulunduğu mekanı veya benimsediği görüşü hiçbir sarsıntıya ve dış baskıya mahal vermeden koruması olarak açıklar. Savaş bağlamında bu emir, safları bozmadan, panikleyip gerilemeden düşman karşısında bedensel ve iradesel olarak "çakılı kalmayı/direnmeyi" emreder.

        Toshihiko Izutsu, sebat mefhumunu Cahiliye ahlakı ile İslami ahlak arasındaki geçişte inceler. Cahiliye döneminde çöl şartlarının dayattığı "sabr ve sebat" (direnç), kabilenin onurunu korumak için gösterilen dünyevi ve asabiyet temelli bir inattı. Kur'an, savaş meydanındaki bu fiziksel direnci (sebatı) almış ve onu Allah'a olan imanın (güvenin) eylemsel ispatı haline getirerek teolojikleştirmiştir. Burada sebat, kör bir inat değil, ilahi iradeye teslimiyetin getirdiği sarsılmaz bir duruştur.

        Vezkurû (وَاذْكُرُوا)

        Kelimenin kökü z-k-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi zihinde muhafaza etmek, unutmamak, onu dille ifade etmek ve belirgin kılmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zikir eylemini, bilginin zihinde taze tutulması veya dille telaffuz edilerek bilincin uyanık tutulması olarak açıklar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "sebat edin" (fesbutû) ile "zikredin" (vezkurû) emirlerinin yan yana gelmesinin askeri ve manevi psikolojisini analiz eder. Kılıç'a göre, savaş meydanında kılıçlar çarpışırken fiziksel olarak "sabit kalmak" (sebat) tek başına insan doğasını korumaya yetmez; bedenin dayanabilmesi için ruhun sürekli olarak üstün bir güçle (Allah'la) irtibatını yenilemesi gerekir. Zikir, burada pasif bir köşeye çekilme ibadeti değil, ölüm korkusunu bastıran ve savaşçıya ontolojik dayanıklılık sağlayan en aktif "psikolojik motivasyon/bağlantı" aracıdır.

        Kesîran (كَثِيرًا)

        Kelimenin kökü k-s-r harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin hacim, sayı veya değer bakımından büyüklüğü, çokluğu ve bolluğu" anlamına geldiğini belirtir. Azlığın (kıllet) zıddıdır.

        Gabriel Said Reynolds, "çokça" (kesîran) kelimesinin bu ayetteki varoluşsal işlevini inceler. Savaşın şiddeti ve düşmanın kalabalığı, insanın zihnini tamamen kuşatıp onu dehşete düşürebilir. Reynolds'a göre Allah'ı "çokça" anmak, düşmanın o devasa fiziksel "çokluğuna" (kesretine) karşı, müminin kendi iç dünyasında ilahi varlığı merkeze alarak oluşturduğu bir panzehirdir. Zikrin kesreti (çokluğu), düşmanın kesretini zihinde eritip küçültür.

        Tuflihûn (تُفْلِحُونَ)

        Kelimenin kökü f-l-h harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "bir şeyi yarmak, ikiye ayırmak, toprağı sürmek ve tohum ekmek için yeri açmak" olduğunu belirtir. Çiftçiye "fellâh" denmesinin sebebi de toprağı yarmasıdır. "Felah" (kurtuluş/başarı) kelimesi de, insanın önündeki engelleri ve zorlukları yararak/aşarak istediği o nihai iyi sonuca ulaşmasını ifade eden tarımsal bir metafordur.

        Râgıb el-İsfahânî, felah kavramını, kişinin arzuladığı gayeye ulaşması, dünya ve ahirette nihai kurtuluşa, zafere ve ebedi nimetlere erişmesi olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, felah kelimesinin etimolojisindeki o "toprağı yarma" mefhumunun ayetteki savaş atmosferiyle kurduğu muazzam bağa dikkat çeker. Çiftçinin sert toprağı sabanla yarıp mahsul (hayat) elde etmesi gibi; inananlar da savaş meydanının o sert, ölümcül ve karanlık atmosferini "sebat" ve "zikir" sabanıyla yararak, ortaya nihai bir zafer ve kurtuluş (felah) çıkaracaklardır. Ayet, fiziksel direniş ile teolojik zikrin birleşmesiyle ulaşılan o ebedi başarıyı (tuflihûn) bu güçlü kelimeyle mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X