Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enfâl Sûresi, 41. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enfâl Sûresi, 41. Ayet

    وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ وَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Va’lemû ennemâ ġanimtum min şey-in feenne li(A)llâhi ḣumusehu velirrasûli veliżî-lkurbâ velyetâmâ velmesâkîni vebni-ssebîli in kuntum âmentum bi(A)llâhi vemâ enzelnâ ‘alâ ‘abdinâ yevme-lfurkâni yevme-ltekâ-lcem’ân(i)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'a ve ayırım günü yani iki topluluğun karşılaştığı gün kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah'a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Allah her şeye kadirdir.

      Ganimette Humusun Verileceği Yerler

      Biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah'a, peygambere ve yakınlara aittir. Müfessirlerin çoğu şöyle demiştir: Ganimet, müslümanların savaş yoluyla galip gelerek müşriklerin mallarından elde ettikleridir. Fey (الفيء), ise savaş olmaksızın müşriklerin kendi elleriyle verdikleridir. Ganimetin beşte birini devlet başkanı alır, geri kalanı ise onlara taksim eder. Fey gelirini ise devlet başkanı alır ve müslümanların yararına kullanır. Feyde beşte birlik pay (humus) yoktur. Bazıları ise ganimet ve feyin aynı olduğunu söylemiştir.

      Biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah'a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Cenab-ı Hak beşte birlik payı açıklamış, fakat diğer beşte dörtlük payın kime ait olduğunu bildirmemiştir. Bununla birlikte söz konusu geriye kalan pay, "Artık aldığınız ganimetten helal ve hoş olarak yiyin" mealindeki beyanda bildirildiği üzere savaşanlarındır. Bu ayetin zahirine göre ganimetin tümü bunu ganimet olarak elde edenlere aittir. Ancak Allah, önceki ayetle söz konusu payları istisna etmiştir. Bu, beşte birlik paydır. Bu, ilim ehlinin icma ettiği bir meseledir. Resulullah'tan (s.a.) bu konuda hadisler tevatür yoluyla gelmiş, ayrıca kendisinden sonra ashabından da buna dair rivayetler mevkuf olarak nakledilmiştir. Hz. Peygamber'e mal, yani ganimet hakkında sorulduğu rivayet edilmiştir. Bu soruya karşılık o, "Beşte biri benimdir; beşte dördü ise bunlarındır" diye buyurmuştur. Yani müslümanlarındır. Yine Resulullah'ın ganimeti, yani beşte dörtlük kısmını, savaşanlar arasında taksim ettiği rivayet edilmiştir. Bazı rivayetıere göre şu olay meydana gelmiştir: Ebu'd-Derda, Ubade b. Samit ve Haris b. Muaviye oturuyorlarken, Ebu'd-Derda şöyle demiştir: Hanginiz Resulullah'ın (s.a.) hadisini hatırlar ki bu hadise göre o, ganimet develerinden birine doğru namaz kıldırmıştı. Namazı tamamlayınca devenin tüylerinden almış ve şöyle demiştir: "Beşte birlik pay haricinde sizin ganimetlerinizden şu tüy ağırlığındaki bir şeyi almam bana helal değildir. Sonra o kısım da size döndürülmektedir". Yine İbn Ömer'den (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ganimetler beş eşit parçaya bölünür; sonra da buna göre pay edilirdi. Resulullah'a düşen pay ona ait olurdu. İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ganimetler beş parçaya böıünüyordu. Bunların beşte dördü savaşanlara aittp. Bu durumu ifade eden farklı rivayetler de vardır. Ümmetin ittifakı da bunun üzerinedir. Alimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Beşte birlik pay (humus) altı parçaya bölünür. Bir pay Allah'ındır. Bu Kabe'nin örtüsünde kullanılır. Bir pay faydalanması için Resulullah'a aittir. Bir kısmı ise şöyle demiştir: Söz konusu pay beşe bölünür. Bir pay Resulullah'a aittir. Dört pay ise ganimeti elde edenlerindir. Şöyle diyenler de vardır: Söz konusu pay dörde bölünür. Bir pay Resulullah'ındır. Dörtte üçlük pay ise ganimeti elde edenlere aittir.

      Beşte biri Allah'a ve peygambere aittir. Cenab-ı Hakk'ın bunu kendisine nispet etmesi iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenab-ı Hakk'a nispet edilmiştir, çünkü bu, Allah için olan ibadetleri, çeşitli iyilik, hayır ve taatları yerine getirmek için varedilmiştir. Dolayısıyla "mescitler Allalı'a aittir" mealindeki beyanla mescitlerin Allah'a nispet edilmesi gibi bu da O'na izafe edilmiştir. Halbuki bütün mekanlar Allah'a aittir. Aynı şekilde her ne kadar bütün evler Allah'a ait olsa da Kabe'nin Allah'ın evi olarak nitelenmesi, çeşitli ibadet ve taatlerin yerine getirilme mekanı olduğundan dolayıdır. Bu sebeple söz konusu durum da Allah'a nispet edilmiştir. Buna göre söz konusu payın Allah'a nispet edilmesi, bunu, ibadetler, taatlar ve çeşitli iyilikleri yerine getirme vesilesi kıldığı için mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, Cenab-ı Hak söz konusu payı, Resulullah'ı özel kılmak üzere kendisine nispet etmiştir. Zira bu pay Resulullah'ındı. Resulullah (s.a.) ise bütün durumlarında ve işlerinde sadece Allah içindi. O kendisi için veya başkası için değildi. Buna göre bütün malı ve sahip olduğu her şey onun değildi. Bütün bunlar sadece Allah içindi; bunları çeşitli taatlar ve iyilikleri yerine getirmek; akrabalar, yetimler, yoksullar, yolda kalmışlar, bunlardan yaşayan veya ölenler; uzak veya yakın olanlar için kullanıyordu. Görmez misin ki o, "Biz peygamberler miras bırakrnayız, bıraktığımız şeyler sadakadır" buyurmuştur. Bu hadis, sadaka olarak bırakılan şeylerin miras olarak kalamayacağını göstermektedir. Eğer malı kendisine ait olsaydı mirasçıları, başkasından miras kalanı miras olarak alırdı. Bu durum, Resulullah'ın kendisinin ve malının sadece Allah'a ait olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde bütün işleri de sadece Allah içindi. Görmez misin ki rivayetlerde nakledildiğine göre o, bir gün aç kalıyor bir gün ise doyuyordu; bir gün doyduğunda üç gün aç kalıyordu. Yine o, açlıktan dolayı karnına taş bağlıyordu. Durum böyle olduğuna göre söz konusu beşte birlik payın Allana nispet edilmesi ResUlullah'ın Allah katındaki özel konumundan, kendisi ve malının sadece Allah'a ait olmasından dolayıdır. Gerçek anlamıyla bütün varlık ve içerdiği her şey Allah'a ait olsa da durum böyledir. Fakat onların bunlardan yararlanma, ihtiyaçları giderme, çeşitli tasarruf çeşitleriyle düzenleme, başkasını buna ortak etme hakları vardır. Bütün bunlar gerçekte Allah'a ait olsa da sadece O'na ni sp et edilmemiştir. Resulullah'ın kendisi ve sahip olduğu her şey Allah'a ait olduğuna, onun bunda bir düzenlemesi bulunmadığına ve bunda kimsenin bir ortaklığı olmadığına göre bunun nispetini kendisine ait kılmıştır. Bu durum -en doğrusunu Allah bilir ya- şu beyanlarda bildirildiği gibidir: "O gün hükümranlık yalnız Allanındır"; "Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır"; "din gününün sahibi"; "Hepsi Allanın huzuruna çıkacaklar". Cenab-ı Hak o günün hükümranlığını ve insanların, O'nun huzuruna çıkmasını kendisine has kılmıştır. Çünkü her ne kadar her durumda Allah'a ait olsa da o gün yeryüzü krallarının tümünün yönetimi bitmiş, hakimiyetleri sona ermiş, huzura çıkma ve dönüş sadece O'na has olmuştur. İlk durum da buna göredir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ayetin zahirinde ve yakınlara aittir ilahi beyanından maksadın Resulullah'ın yakınları olduğunu gösteren bir delil yoktur. Aksine ayetin zahirinde bu konuda pay sahiplerinin yakınlarını kastettiğine dair delil vardır. Çünkü Cenab-ı Hak şu beyanla herkese hitap etmiştir: Biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şeyin beşte biri Allah'a, peygambere ve yakınlara aittir. Ayetin zahirine göre Cenab-ı Hak, hitap ettiklerinin yakınlarını kastetmiştir. Hitap onların tümünedir. Görmez misin ki "anne babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere pay vardır" mealindeki ilahi beyandan Resulullanın (s.a.) yakınları anlaşılmaz. Aksine muhatapların yakınlarının tümü anlaşılır. Aynı şekilde "Eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı" mealindeki beyan Resulullah'ın (s.a.) akrabalarına hamledilmez. Aksine bu hitaba muhatap olanların akrabaları kastedilmiştir. Ve yakınlara aittir mealindeki beyanın zahiri de buna göredir. Ancak şöyle denilebilir: Ayetin zahiri dışında, başka delillerin işaretiyle Cenab-ı Hak Resulullah'la yakınlığı kastetmiştir. Bu delil de onun beşte birlik payı (humus) Haşimoğulları arasında taksim ettiğine dair rivayettir. Yine onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu maldaki hakkım sadece beşte birlik paydır. Bu beşte birlik pay da size döndürüıür". Aynı şekilde Necde b. Amir'in İbn Abbas'a mektup yazarak ona yakınların payı hakkında soru sorduğu rivayet edilmiştir. O, buna şu cevabı yazmıştır: "Bana mektup yazıp yakınların payının kime ait olduğunu sormuşsun. Bu pay, biz Ehl-i beyt'e aittir. Ömer bizi çağırarak bu paydan bekarlarımızı evlendirmek, borçlularımızın borcunu ödemek istemişti. Biz bundan kaçınmış, hissemizi bize teslim etmesini istemiştik. O da bu payı bize vermekten kaçındı"'. Hz. Ömer'in bu davranışı, onun beşte birlik paya ilişkin yorumuna ışık tutmuştur, o da payın Resulullah'ın yakınlarına ulaşmasıdır. Ona göre bu beşte birlik payla onların ihtiyaçları giderilir. Zira beşte birlik payın harcama yolu belirttiğimiz üzere Allah içindir. Bu, Allalı'a yakınlığa götürücü yollarda harcanmasıdır. Eğer beşte birlik pay (humus) gerçekte bütün yakınlara aitse, bu paydan onların zenginlerine de fakirlerine de verilir. Beşte birlik paydan zenginlerin aldığı, sadaka hükmü yerine de yakınlık hükmü yerine de geçmez. Bununla onun, pay sahiplerinden zengin olanlara vermediği, aksine ihtiyaçları oranında pay sahiplerinden fakir olanlara verdiği ortaya çıkmıştır. Zira onun, bu paydan başka diğer insanların kazançları ve çeşitli meslek sahibi olmaları gibi, sayesinde ulaşacağı başka bir kazanç kaynağı yoktu. Resulullah'ın bu paydan bazı akrabalarına verdiği bazılarına da vermediğini gösteren delillerden biri de Cübeyr b. Mut'im'den rivayet edilen şu sözlerdir: Resulullah, yakınların payını Haşimoğulları'yla Muttaliboğulları arasında taksim ederken ben ve Osman gelerek şöyle dedik: Ya Resulallah! Şunlar Haşimoğulları'dır. Allah'ın seni onlar arasında yerleştirdiği konumdan dolayı biz onların üstünlüklerini inkar etmeyiz. Muttaliboğulları hakkında ne dersin? Onlara bu paydan verdin, bize ise vermedin. Sana yakınlık bakımından onlarla biz aynı konumdayız. Bunun üzerine Residullah şöyle buyurmuştur: "Onlar ne Cahiliyye'de ne de İslam döneminde benden ayrılmadılar. Haşimoğulları'yla Muttaliboğulları birdir:' 0, bunu söylerken parmaklarını birbirine geçirdi.

      Beşte biri Allah'a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Cenab-ı Hak, ganimetin beşte birinin, çeşitli iyilik ve yakınlık vasıtalarıyla Allah için harcanacağını beyan etmiştir. Sonra da 0, bu yolları açıklamış ve şöyle buyurmuştur: Peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Bu sınıfların isim olarak bildirilmesi -en doğrusunu Allah bilir ya- bize beşte birlik payın, başkasına değil, belirtilen ehil kimselere harcanacağını öğretmek içindir. Bu, her bir sınıfa, belirli bir hisseyi Allah'ın vacip kılması demek değildir. Aksine buna ehil olanı ve harcanacak yeri açıklama anlamındadır. Bu, tıpkı şu ilahi beyanı gibidir: "Sadakalar (zekat gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak kimseler, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah'ın kesin buyruğu budur". Mezhep imamlarımız, bu ayeti, zekatın başkasına değil, sadece bu sınıftaki kimselere verilebileceğine hamletmiştir. Onlar, bu durumu, her bir sınıfın belirli ve bilinen bir hissesi olduğuna hamletmemişler; ancak zekata ehil olanı açıklama anlamı verilmiştir. Buna uygun olarak şöyle bir rivayet nakledilmiştir: İçlerinde Ömer, Ali, Huzeyfe, İbn Abbas'ın da olduğu sahabeden bir topluluk ve çok sayıda selef alimi dediler ki: "Eğer zekatı tek bir sınıfa verirsen, yerine getirmiş olursun"'''. Eğer her bir sınıf için sekizde birlik pay olsaydı, bunu tek bir sınıfa veren kimse, emredilene aykırı hareket etmiş olurdu. Beşte biri Allah'a, peygambere, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. Bu beyan da buna göredir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Ganimetten Allah'a yakınlaşma vesilesi olan beşte birlik paya sadece Resulullah müstehaktır. Belirtilen sınıftan olanlara gelince bu beşte birlik pay bunlardan hangisine verilirse yerine getirilmiş olur. Şayet ayetin yorumu açıkladığımız şekildeyse bu sınıftan olan hiç kimsenin ondan beşte birlik veya dörtte birlik pay talep etme hakkı yoktur. Aksine onlardan, orada bulunanlara yoksulluğu ve ihtiyacı oranında ve ayrıca devlet başkanının görüşüne göre verilir. Eğer başka gruplar gelirse, bu beşte birlik payın devlet başkanına verilen hissesinden ihtiyaçları kadarıyla verilir. Yine İbn Ömer'den nakledildiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Ömer bize beşte birlik paydan (humus) kendi görüşüne göre bizim hakkımız olduğunu düşündüğü kadarını veriyordu. Biz buna razı olmadık ve dedik ki: Yakınların hakkı beşte birin beşte biridir. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: Allah beşte birlik payı, isimlerini belirttiği sınıflara tahsis etmiştir. Buna hak sahipleri bunların sayı bakımından daha fazla olanları ile daha fakir olanlarıdır. İnsanların bir kısmı bu görüşü kabul etti, bir kısmı ise kabul etmedi. Hz. Ömer devlet başkanlığı görevine geldiğinde de böyle yaptı. Nitekim İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ömer bize beşte birlik pay ile bekarlarımızı evlendirmeyi, borçlularımızın borçlarını ödemeyi teklif etti. Biz bu payın tümünü bize teslim etmesi dışında bütün tekliflerine karşı çıktık. O da bunu bize vermekten kaçındı. Hz. Ömer'in bu davranışı beşte birlik payın (humus) Resulullah'ın yakınlarına ihtiyaçları oranında ve yoksulluklarını giderecek oranda verildiğini göstermektedir. Zira eğer beşte birlik pay tüm yakınların hakkı olsaydı, zenginlerine de fakirlerine de verilirdi. Buna işaret eden hususlardan biri de şudur: Eğer beşte birlik pay, zenginiyle ve fakiriyle tüm yakınların hakkı olsaydı, Resulullah (s.a.) beşte dörtlük payı savaşanlara dağıttığı gibi bunu da onlara dağıtırdı. Halbuki o, bazı yakınlara bu paydan vermiş, bazılarına ise vermemiştir. Zira belirttiğimiz CÜbeyr b. Mut'im hadisi bunu göstermektedir. Yine bu payın, yakınların hepsine değiL, onlardan ihtiyaç sahiplerine ait olduğunu gösteren delillerden biri de şu rivayetlir: Fadl b. Abbas ve falanca şahıs Resulullah'ın huzuruna çıkarlar. Resulullah o gün Zeyneb bint Cahş'ın yanındaydı. O ikisi şöyle derler: Ey Allah'ın resulü, sen insanların en iyisi ve insanlara en fazla yardım edenisin. Biz evlilik çağımıza geldik. Bizi zekat memuru olarak görevlendirmen için sana geldik. O memurların yerine getirdiklerini biz de yerine getiririz, onların elde ettiği geliri biz de elde ederiz. Bunun üzerine ResUluIlah (s.a.), biz tekrar konuşmak isteyinceye kadar uzun süre sessiz kaldı. Öyle ki Zeyneb perdenin arkasından bize onunla tekrar konuşmamamızı işaret etti. Sonra Resulullah şöyle buyurdu: "Biliniz ki zekat Muhammed ailesine (Ehl-i beyt) yaraşmaz. Zekat insanların kirleridir. Bana Mahrniye'yi -ki bu şahıs ganimet gelirlerinin sorumlusuydu- ve Nevfel b. Haris b. Abdülmuttalib'i çağırın:' Bu ikisi geldiler. Resulullah Mahrniye'ye "kızını bu gençle nikahla" dedi. Yani Fadl'a. Bunun üzerine o, kızını nikahladl. Nevfel'e de "kızını şu gençle nikahla" dedi. O, da kızını nikahladl. Sonra Resulullah Mahrniye'ye "bu ikisine mehir için beşte birlik paydan şunu şunu ver" dedi. Bu durum, söz konusu payda onlardan ihtiyaç sahiplerinin hakkının olduğunu göstermektedir. Bunu gösteren hususlardan biri de Resulullah'tan (s.a.) rivayet edilen şu hadistir: "Bu maldan benim beşte birlik paydan başka hakkım yoktur. Bu pay da size döndürüıür". Resulullah yakınlar için bundan bir pay belirlememiştir. Onların durumu da müslümanların bu konudaki durumu gibidir. Onlardan ihtiyaç sahiplerine yetecek oranda verilir. Raşid halifelerin bu konudaki tutumları böyleydi. Ali de (r.a.) yönetime gelince bu konuda bir değişiklik yapmamıştır. Bize göre bu durum muhalefet edilmesi mümkün olmayan konulardandır.

      Eğer denilirse ki: Şayet Resulullah'ın yakınlarına beşte birlik paydan fakirlik ve ihtiyaç sebebiyle veriliyorsa, bu durumda onlar genel olarak yoksullar kapsamına girerler. Dolayısıyla onların ayrıca zikredilmesinin sebebi nedir?

      Buna şöyle cevap verilir: Yüce Allah, zekat konusunda şöyle buyurmuştur: "Sadakalar (zekat gelirleri) ancak şunlar içindir: Yoksullar, düşkünler, sadakaların toplanmasında görevli olanlar, kalpleri kazanılacak olanlar, azat edilecek köleler, borçlular, Allah yolunda (çalışanlar) ve yolda kalmışlar. İşte Allah'ın kesin buyruğu budur". Ayrıca Resulullah'ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Zekat Muhammed'e ve Muhammed ailesine helal değildir". Eğer Allah beşte birlik paydan (humus) onlara pay vermeseydi, birisi "Fakir de olsalar, zekatın onlara verilmesinin caiz olmaması gibi, onlara humustan pay verilmesi caiz değildir" diyebilirdi. Dolayısıyla Allah'ın beşte birlik payda (humus) onları zikretmesi bu sebepledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Alimler, Resulullah'ın vefatından sonra onun ve yakınlarının payı hususunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Onlardan bir grup dedi ki: Resulullah'ın payı ondan sonraki halifenindir. Yakınların payı ise halifenin akrabalarınındır. Bir başka grup ise şöyle demiştir: Yakınların payı Resulullah'ın akrabalarına aittir. Hasan b. Muhammed, yakınların payının halifenin akrabalarına ait olduğunu söylemiştir. Onun dışındakiler ise burada bildirilen yakınların Resulullah'ın akrabaları olduğunu söylemişlerdir. Bu payın Resulullah'a ait olduğu ve onun akrabalarına bu ilişki dolayısıyla ulaştığı veya bu payı onlara hayatta olduğu sürece yakınlık hakkıyla vermesinin muhtemel olduğunu daha önce belirttik. Ayrıca Resulullah'ın şöyle dediği sabit olmuştur: "Biz miras bırakmayız, bıraktıklarımız sadakadır". Dolayısıyla kendi çabasıyla elde ettiği şeylerde ona mirasçı olunmadığına göre vefatından sonra ganimet olarak elde edilenden nasıl mirasçı olunsun. Eğer ona ulaşmayan payı miras olarak kalsaydı, kendi elde ettiği payın miras olarak kalması daha uygun olurdu. Bununla birlikte kendi elde ettiği ve sahip olduğu mal, ondan miras olarak kalmadığına göre diğeri miras olarak kalmaz. En doğrusunu Allah bilir.

      Hz. Aişe'den rivayet edilmiştir ki, Fatıma ve Abbas, Ebu Bekir'e gelerek Resulullah'tan kalan miraslarını talep etmişlerdir. Onlar o zaman Fedek arazilerini ve Hayber'den kalan paylarını istiyorlardı. Ebu Bekir onlara şöyle cevap vermiştir: Resulullah'ın "Biz miras bırakmayız, bıraktıklarımız sadakadır" dediğini işittim. Hz. Muhammed'in (s.a.) ailesi bu maldan -yani ganimetlerden- yiyebilirler. Allah'a and olsun ki Resulullah'ın yaptığını gördüğüm her işi ben de yaparım. Bazı rivayetlerde Resulullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Varislerim ne bir dinar ne de bir dirhem pay alırlar. Hanımlarımın nafakası ve işçilerimin geçimlerinin dışında bıraktıklarım sadakadır". Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resulullah, Allah'ın kendisine fey olarak verdiğinden bir sene boyunca harcıyordu. Kalanını ise Allah'ın malı yapıyordu. Yine ondan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Nadiroğulları'nın malları, Resulullah'a fey olarak verdiklerindendir. Bunlar ona hastı ve o, kendi ailesine bir senelik nafaka olarak harcıyor; geriye kalanı ise silah ve savaş teçhizatına ayırıyordu. Bu rivayetler, Resulullah'ın payının onun vefatından sonra miras olarak kalmadığını açıklamaktadır. Yine bu rivayetler, Resulullah'ın vefatından sonra beşte birlik paydan (humus) halifeye bir pay takdir edemeyeceğimizi, bilakis bunun Resulullah'a has bir durum olduğunu göstermektedir. Bu, devlet başkanının kendisine özel olarak ayırdığı ganimetin başkasına değil ona has olması gibidir. Yine müslümanlar bu fey malları için at ve deve koşturmuş değillerdi, dolayısıyla bunlar ona has idi. Resulullah'ın (s.a.) dışında hiç kimsenin, devlet başkanına özel ganimette ve diğerlerinde özel payı olmadığı gibi beşte birlik payda da (humus) özel bir durumu yoktur. Dolayısıyla bu pay sadece ona mahsustu. Resulullah'ın payında durum nitelediğimiz gibi olduğuna, onun vefatından sonra Allah için olan beşte birlik paydan (humus) bir şey eksilmediğine ve bu beşte birlik payın tümü ganimetten çıkarıldığına göre bu durum, beşte birlik payın bu pay sahiplerinin taksim edilmiş hakkı olmadığını göstermektedir. Aksine bu paydan bunlara ihtiyaçları oranında verilir. Yine bu durum, bu sınıfların her biri için belirli bir payın gerekli olmadığını göstermektedir. Çünkü biz beşte birlik payda (humus) Resulullah'ın payını diğer paylara döndürdük. Dolayısıyla onlara Resulullah'ın payı döndürüldüğü gibi aynı şekilde yetimlerin payının veya paylarının bir kısmının, yetimlerin hazır bulunmaması ve fakat fakirlerin hazır bulunmaları ve talep etmeleri halinde söz konusu fakirler için ayrılması caizdir. En doğrusunu Allah bilir ya, ayetin anlamı, bu sınıftan olanlar dışında kimseye ganimetin verilmemesidir. Eğer bu sınıflardan birine verilmişse hak yerine getirilmiş olur; başkasına verilmesi kabul edilemez.

      Biliniz ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz her şey beyanında hitap, zekatın ve bunun dışındaki sorumlulukların edası gibi bizatihi herkese değildir. Aksine buradaki hitap, ganimet elde eden topluluğadır. Görmez misin ki; askerler ve savaş birlikleri savaş halinde bulundukları bir beldeye girdiklerinde, birbirlerinden ayrılırlar ve burada onlardan biri herhangi bir ganimet elde ettiğinde söz konusu kimsenin bunu bütün ordu ve birliğin ganimetine eklemesi gerekir. Bu durumda bu ganimetten beşte birlik pay (humus) çıkarılır. Bu durum, bu hitabın bir topluluğa yönelik olduğunu göstermektedir. Bu, düşmana karşı kullanacakları kuvveti olan bir topluluktur. Yoksa Cenab-ı Hak bununla herkese hitap etmemiştir. Bu, bir veya iki kişi savaş halinde bulundukları bir beldeye devlet başkanının izni olmaksızın girip ganimet elde etmeleri durumunda bunların beş paya ayrılmayacağını göstermektedir. Aksine bunların tümü ona teslim edilir. Ganimetin bizatihi zekat ve diğer sorumluluklar gibi belirli bir sınıra ve sınırlı bir miktara dönük olması mümkün değildir. Çünkü ganimet kafirlerin ellerinden alınan bir şeydir; ganimet bulunduğu ve galibiyetle elde edildiği oranda alınır. Dolayısıyla hitabın belirli bir orana dönük olması mümkün değildir. Bilakis bunun azı da çoğu da eşittir. Bunda belirli bir sınır ve miktar bulunmamaktadır. Bu, şariin belirttiğimiz yönlerden dolayı bir sıriır ve miktar belirlediği zekat ve diğer sorumluluklar gibi değildir. Ganimeti elde edenler ve alanlara gelince bunların ganimette bir miktarları vardır. Bu kimseler de buna yönelik kuvvetleri bulunan kişilerdir.

      Ganimette Süvari ve Yayaların Payı

      Yine her ne kadar ayette bildirilmemişse de payın, yayalar ile süvariler arasında taksim edilmesi meselesini belirteceğiz. İbn Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: RestiluIlah (s.a.) Hayber günü savaşçıya bir pay, ata iki pay verdi: Kendisi ve atı için üç pay. İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.) Hayber günü yaya savaşçıya bir pay, süvariye üç pay verdi: Bir pay ona, iki pay atai;. Zeyd b. Sabit'ten rivayet edildiğine göre Resulullah Hayber günü Zübeyr'e dört pay vermiştir: Yakın akrabaların payı, müslümanlarla birlikte ona bir pay ve atı için iki pay. Yine İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.) süvariye iki pay, yayaya bir pay dağıtıyordu. Yine Mikdad'dan rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.) Bedir günü kendisine bir pay, atı için de bir pay vermiştir. Hz. Ali'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Süvari için iki pay vardır. Münzir'den rivayet edildiğine göre Hz. Ömer, kendisini bir ordu içinde Humus'a doğru göndermiştir. Bu seferde ganimet elde etmiş ve süvariye iki pay, yayaya ise bir pay şeklinde dağıtmıştır. Hz. Ömer bu dağıtımı kabul etmiştir. Bazı alimler bu hadislerde belirtilen at için olan payı -ki bazı ravilerin sözüne göre üç pay olup ikisi at içindir; bazılarının sözüne göre ise Resulullah süvariye iki pay vermiştir- ihtilaf ve çelişki olarak görmüştür. Dolayısıyla bu alimler, bu rivayetleri neshe hamletmişlerdir. Durumun böyle olmaması da mümkündür. -Eğer rivayet sabit kabul edilirse- Resulullah'ın atların elde ettiği ganimetin dağıtımında at için arttırdığı bir payın, o sırada onun söz konusu ganimetin elde edilmesinde savaşçıları teşvik etmek için olması da mümkündür. Bu durum, devlet başkanının "Kim birini öldürürse üzerindekiıer onundur; kim şunun başını getirirse ona şu vardır" demesi gibidir. O, bu sözlerle askerleri savaş konusunda teşvik etmektedir. Buna göre atlar konusunda bir payın arttırılması ganimetin elde edilmesinde Resulullantan bir teşviktir. Fakat eğer atlar fazla olursa bunların payları sahiplerinin paylarından fazla olmaz. Çünkü süvari kendi atından daha değerlidir. Ondan daha fazla olmasa da payı ondan daha az olmaz. Ebu Hanife süvariye iki pay verme görüşündeydi. Ebu Yusuf ise at için iki pay, sahibi için bir pay verilmesi görüşündeydi. Bu konudaki delil şu ilahi beyandır: 'llah'ın onlardan alıp resulüne fey olarak verdikleri için siz at veya deve koşturmuş değilsiniz". Nadiroğulları ganimeti tamamen Resıllullah'a aitti. Orada bulunan müslümanlara bir şey yoktu. Zira onlar oraya at veya deve koşturmuş değillerdi. Onlar oraya yaya olarak gelmişlerdi. Dolayısıyla yayalar, oranın fethinde atlardan yoksun olmaları sebebiyle paydan mahrum edildiğine göre atların paylarının, yayaların paylarından daha fazla yapılması mümkündür. Bu durum orada bulunsalar dahi ata binmediklerinde erkekler paydan mahrum edildiklerinde böyledir. Fakat bu görüşe karşı delil şudur ki Resulullah'ın (s.a.) ashabı Nadiroğulları'na karşı ne yaya ne de atlı olarak savaşmışlardır. Eğer savaşa ihtiyaç duysalardı atlara da ihtiyaç duyarlardı. Dolayısıyla onlar Nadiroğulları'na karşı savaşmadıklarından söz konusu ganimetten de bir hak elde etmemişlerdir. Yüce Allah söz konusu fethin kolaylığı ve onların Nadiroğulları'na karşı deve ve atlarla savaşmadıklarını hatırlatmıştır. Eğer bir şehre karşı savaşılmayıp, buradan ganimet elde edilirse bu ganimet müslümanların yararına harcanır. Bunda belirlenmiş paylar uygulanmaz. Dolayısıyla Nadiroğulları'ndan elde edilen mallar sadece Resulullah'a aitti. O, bundan eşlerinin nafakalarını alır, geri kalanını müslümanların yararına harcardı. Eğer Nadiroğulları'na karşı Resulullah ve ashabının yaya olarak savaşacağı bir savaşa ihtiyaç duyulsaydı, onların elde ettikleri ganimetlerde belirlenmiş taksim uygulanırdı. Bunun delili şudur ki; o dönemlerde müslümanlardan bir topluluk, ahalisi müşrik herhangi bir şehre yaya olarak savaş açtıklarında, bundan elde edilen ganimetler süvari olarak açılan savaşta olduğu gibi taksim edilirdi. Yine bunun delillerinden biri şudur: Eğer savaşta yayalar süvarilerle birlikteyseler, süvarilere özel olarak taksim edildiği gibi ganimetler yayalara da taksim edilir. Eğer ganimet attan dolayı paylaştırılıyorsa yayaya bundan bir pay verilmez. Zira onların atları yoktur. Bu durum Ebu Yusuf'un görüşü olarak belirttiğimiz görüşü çürütmektedir.

      Allah'a İman etmişseniz. Bazı müfessirler şöyle demiştir: Bu beyan, "Fitne ortadan kalkıncaya ve dinin tamamı Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın" mealindeki beyanın sılasıdır. Sonra Cenab-ı Hak "Yüz çevirirlerse bilin ki Allah sizin mevlanızdır" buyurmuştur. Yani eğer onlar yüz çevirirlerse sizler iman etmişsiniz ki Allah'ın sizin mevlanız olduğunu biliniz. Allah onların mevlası değildir. Bir grup alim de şöyle demiştir: Allah'a iman etmişseniz. Bu beyan, onların mümin olmamaları halinde ganimetin geçerli olmaması ve yine mümin olmamaları durumunda ganimetin taksiminde adaletin gerekli olmaması konusunda bir şart değildir. Aksine bu beyan bir uyarı ve ikazdır. Tıpkı şu ilahi beyanlarda olduğu gibi: "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve gerçekten iman etmiş iseniz faizden kalanı bırakın"; "O halde siz gerçek müminler iseniz Allah ve resulüne itaat edin". Yani "Eğer mümin değilseler faizi bırakmaları gerekmez" anlamında değildir. Yine söz konusu beyan, "Eğer mümin değilseler itaat etmeleri gerekmez" anlamına gelmez. Fakat bizim belirttiğimiz anlamdadır. Dolayısıyla ilki de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ayırım günü yani iki topluluğun karşılaştığı gün kulumuza indirdi ğimize. Bu beyan hakkında denildi ki: Kulumuza indirdiğimize. Bedir günü Cenab-ı Hakk'ın müminlere yardım etmek üzere gönderdiği melekler. Ayrıca Cenab-ı Hak onların üzerine yağmur göndermişti ki bununla yer sertleşmiş, ayakların sağlam basarnaması ve sabit kalamamasından sonra onların ayakları sağlam basmış ve sabitleşmişti. Susuzluktan sonra bu yağmur suyundan içmişler ve suya kanmışlardı. Zira müşrikler suyu daha önce tutmuşlardı. Ayırım günü kulumuza indirdiğimize. Yani Bedir günü. Ayırım günü. Denildi ki: Hak ve batıl arasındaki fark günü. Çünkü Cenab-ı Hak Bedir gününü mucize yapmıştır, şöyle ki o gün müminler sayı bakımından az, beden bakımından zayıf olmalarına ve kendilerinde savaş alet ve teçhizatı yoktu, düşmanın ise sayısı fazla ve kuvvetli idi, savaş alet ve teçhizatı vardı; buna rağmen müslümanlar müşriklere galip gelmişlerdir. Bu galibiyet müminlerin Allah'ın yardımı sayesinde müşrikleri yendiklerini bilmeleri içindir. Bu galibiyet, hak üzere olanı batıldan ayırmanın deliliydi. Yine denildi ki: Ayırım günü. Toplanma günü, yani Peygamber ve müminlerin müşriklerle karşılaşma günü. Ayrışma günü, yani müşriklerin müminlerden ayrıştıkları ve hezimete uğradıkları gün. Bu, Cenab-ı Hakk'ın kıyamet gününü "toplanma günü için sizi bir araya getireceği zaman" mealindeki beyanla toplanma ve ayrışma günü olarak isimlendirmesi gibidir. Başka bir ayette Cenab-ı Hak "Kıyamet koptuğunda, işte o gün insanlar birbirinden tamamen aynlacaklar" buyurmaktadır. Kıyamet, bir durumda toplanma, başka bir durumda ayrışma günüdür. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ganimtum (غَنِمْتُمْ)

        Kelimenin kökü ğ-n-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "koyun sürüsü (ganem) elde etmek, bir şeyi zorluk çekmeden veya düşmandan ele geçirmek" olduğunu belirtir. Kökün etimolojik doğasında, bedevi Arap toplumu için en değerli mal varlığı olan koyun/keçi sürülerine sahip olma fikri yatar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ganimet" kelimesinin aslen "koyun sürüsüne sahip olmak" anlamına geldiğini, ancak zamanla dildeki kullanımının genişleyerek "savaşta düşmandan zor kullanarak elde edilen her türlü mal ve servet" için genel bir terime dönüştüğünü açıklar.

        Toshihiko Izutsu, ganimet kavramının Cahiliye dönemindeki yağma (gazve) kültürü ile İslam dönemindeki hukuki düzenlemesi arasındaki farkı inceler. Bedevi toplumunda savaşın temel motivasyonu yağmaydı ve elde edilen mallar güce göre paylaşılan kuralsız bir servetti. Kur'an, bu ayetle birlikte "ganimet" kavramını rastgele bir talan olmaktan çıkarmış; onu ilahi kurallara (humus) ve toplumsal adalete bağlayarak kurumsallaştırmış ve teo-politik bir devlet gelirine dönüştürmüştür.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Bedir savaşı sonrasında sahabeler arasında ganimetlerin kimin hakkı olduğuna dair çıkan sosyolojik krize dikkat çeker. Öztürk'e göre bu fiilin kullanılması, Bedir'de elde edilen malların bireysel savaşçıların değil, ilahi yasa ile sınırlandırılan kamusal bir mülkiyet olduğunu tescil eden hukuki bir milattır.

        Humusehu (خُمُسَهُ)

        Kelimenin kökü h-m-s harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün doğrudan "beş sayısı ve bir şeyin beşte biri" anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "humus" (beşte bir) kavramının İslam maliyesindeki ve devlet hukukundaki tarihsel devrimine vurgu yapar. Aydar'a göre Cahiliye döneminde bir kabile savaşı kazandığında, kabile reisi (seyyid) elde edilen malların "mirba"sını (dörtte birini) doğrudan kendi şahsi mülkü olarak alırdı. Kur'an, ganimetin beşte birinin (humus) Allah'a, Peygamber'e ve toplumun zayıf kesimlerine ayrılmasını emrederek; liderin şahsi servet edinme geleneğini (mirba) yıkmış ve bu payı doğrudan sosyal devletin/kamunun fonuna dönüştürmüştür.

        el-Yetâmâ (الْيَتَامَىٰ)

        Kelimenin kökü y-t-m harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yalnızlık, tek başına kalmak ve yavaşlamak" olduğunu belirtir. İnsanda babasını, hayvanda ise annesini kaybeden yavruya "yetim" denmesinin sebebi, onun kendisini koruyan temel sığınaktan mahrum kalarak sosyolojik veya biyolojik bir yalnızlığa itilmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, yetim kavramını babasını buluğ çağından önce kaybeden çocuk olarak tanımlar ve kökün içindeki "zayıflık/yalnızlık" vurgusuna dikkat çeker.

        Toshihiko Izutsu, Cahiliye ahlakında yetimin konumunu analiz eder. Kabilevi asabiyetin hakim olduğu bir toplumda, babası ölen bir çocuk gücünü yitirir ve genellikle amcaları veya kabile büyükleri tarafından mallarına el konularak ezilirdi. Kur'an, ganimetin (devlet gelirinin) belirli bir payını doğrudan yetimlere tahsis ederek, kimsesiz çocukları kabile insafına bırakmamış, onları doğrudan ilahi yasanın ve devletin (kamunun) koruması ve güvencesi altına almıştır.

        el-Mesâkîn (الْمَسَاكِينِ)

        Kelimenin kökü s-k-n harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün "hareketin kesilmesi, sükunet, durgunluk ve sabit kalma" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, miskin kelimesini fakirlikten ayırt eder. Ona göre miskin; ekonomik acziyet, bedensel zayıflık veya yoksulluk nedeniyle hareket edemez, çalışamaz ve kendini geçindiremez hale gelerek olduğu yere "çakılıp kalmış" (sükunet bulmuş/pasifize olmuş) kişidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, miskin kelimesinin etimolojik temelindeki "hareketsizlik" mefhumunun sosyolojik boyutuna değinir. Yoksulluk, insanı sosyal hayattan, üretimden ve onurlu bir yaşamdan kopararak onu felç eder. Savaş ganimetlerinden miskinlere pay verilmesi, onların bu ekonomik felç (sükunet) halinden kurtarılarak yeniden sosyal hareketliliğe (hayata) dahil edilmelerini sağlayan teolojik bir adalet mekanizmasıdır.

        Abdinâ (عَبْدِنَا)

        Kelimenin kökü a-b-d harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "boyun eğmek, zillet, itaat etmek ve pürüzsüz/yumuşak olmak" olduğunu belirtir. Ayakların basmasıyla düzleşen, pürüzsüz hale gelen yola da (tarîkun muabbed) bu kökten isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "abd" kavramını yaratıcısına karşı mutlak bir itaat ve teslimiyet içinde olan varlık (kul/köle) olarak açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Hz. Muhammed'i en yüce anlarda (vahyin inişinde, İsra hadisesinde ve Bedir zaferinde) "abd" (kul) olarak nitelemesindeki teolojik hassasiyeti vurgular. Izutsu'ya göre "Kulumuza indirdiğimiz..." ifadesi, Hristiyanlıktaki "Tanrı'nın Oğlu" konseptine karşı alınmış sarsılmaz bir tevhid önlemidir. Peygamber, ilahi vahye muhatap olan en yüce şahsiyet olsa da, ontolojik olarak Allah'ın emrine amade olan (boyun eğen) bir "kuldan" ibarettir.

        el-Furkân (الْفُرْقَانِ)

        Kelimenin kökü f-r-k harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi yarmak, ikiye ayırmak, birbirinden belirgin şekilde ayırt etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Furkan kavramını "hak ile batılı, doğru ile yanlışı birbirinden kesin çizgilerle ayıran ölçü, delil veya ilahi yardım" olarak tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin Kur'an'daki dini kullanımının, Süryanicedeki "purkānā" (kurtuluş, fidye, zalimlerin elinden kurtarılma) kelimesinin güçlü bir semantik etkisi altında şekillendiğini; Bedir gününe Furkan günü denmesinin, inananlar için bir "kurtuluş" anlamı taşıdığını savunur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Bedir savaşının "Furkan Günü" (Yevme'l-Furkân) olarak adlandırılmasının tarihsel ve sosyolojik ağırlığına işaret eder. Öztürk'e göre bu kelime, Mekke'deki uzun süreli teolojik tartışmaların ve ideolojik ayrışmanın, Bedir meydanında askeri ve siyasi olarak kesin bir sonuca bağlanmasını, hakkın batılı kılıçla yararak (furkan) tarihe somut bir şekilde müdahale etmesini simgeler.

        el-Cem'âni (الْجَمْعَانِ)

        Kelimenin kökü c-m-a harflerinden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "dağınık, ayrı ayrı olan parçaları veya kişileri bir araya getirmek, toplamak" olduğunu belirtir. Dağılmanın (tefrik) zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "cem'" kelimesini bir amaca yönelik olarak bir araya gelmiş kalabalık ve ordu olarak açıklar. Ayetteki "el-Cem'âni" (iki topluluk) kelimesi tesniye (ikil) formundadır ve Bedir'de karşı karşıya gelen Müslüman ordusu ile Mekke müşrik ordusunu ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kullanımındaki edebi yalınlığa ve dramatik kontrasta dikkat çeker. Kur'an, biri sayıca çok az ve zayıf (İslam ordusu), diğeri ise devasa ve donanımlı (Müşrik ordusu) olan iki asimetrik gücü, sadece "karşılaşan iki topluluk" (el-Cem'âni) olarak nötr bir matematikle ifade etmiş; ardından bu fiziki orantısızlığın Allah'ın mutlak kudreti (Kadîr) karşısında nasıl bir anda sıfırlandığını vurgulayarak vahyin belagat gücünü ortaya koymuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X