يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُٓوا اَمَانَاتِكُمْ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enfâl Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
Ey iman edenler! Allah ve resulüne karşı hainlik etmeyin, emanetinizdeki şeylere de bile bile hıyanet etmeyin.
Ey iman edenler! Allah ve resülüne karşı hainlik etmeyin, emanetinizdeki şeylere de bile bile hıyanet etmeyin. Yüce ve Aziz olan Allah bu ümmeti şu ilahi beyanla vasat, adil bir ümmet kılmıştır: "İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, diye sizi vasat (örnek) bir ümmet yaptık". Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey iman edenler! Allah sizi güvenilir, adil ve vasat kimseler kıldı, siz de bu konuda Allah'a karşı hainlik etmeyin. Tıpkı şu ilahi beyanlarda bildirildiği gibi: "Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler 0Iun". "Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur". "Biz emaneti göklere, yerküreye ve dağlara teklif ettik". Cenab-ı Hak, insanları emaneti taşımakla yükümlü kıldığını bildirmiştir. Yani belirttiği diğer varlıklara değil, insanlara. Sonra müşrikler ve münafıklardan oluşan bir kısmı bu emaneti taşımamış ve hainlik etmiştir. Bunun üzerine emaneti zayi etmelerinden dolayı onlara azap tehdidi ilişmiştir. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: "Böyle yaptı ki Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları cezalandırsın': Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey iman edenler! Allah'ın emanetini kabul ettiniz, sakın bunu zayi etmeyin ve buna hainlik etmeyin, şu beyanlarda belirtildiği gibi: "Antlaşma yaptığınız zaman Allah'a verdiğiniz sözü yerine getirin" ve "Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vadettiklerimi vereyim". Bunun dışında emanetlerden bahseden diğer ayetler de buna örnek verilebilir. Cenab-ı Hak emanetlere hainlik etmeyi onlara yasaklamıştır. Böyle yaptıkları takdirde kendi emanetlerine hainlik etmiş gibi olurlar. Söz konusu ilahi beyan, başka bir şekilde de yorumlanabilir. Buna göre sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Ey iman edenler! Kendiniz ve mallarınız Allah'ınclır. Bunlar sizin yanınızda emanet olup korumak üzere onları Allah size vermiştir. Dolayısıyla bunları, Allah'ın size izin vermediği yerlerde kullanmayın. Çünkü bir kimse bir şeyi korumak üzere birine verdiğinde ve bunu emanet bıraktığında, söz konusu kişi emanet bırakanın izin verdikleri dışında bunu kullanırsa emanete hıyanet etmiş olur ve bunu ödemesi gerekir. Kendiniz ve mallarınız da böyledir. Bunlar Allah'ındır; sizin yanınızda emanettir. Cenab-ı Hak bunları size korumak üzere vermiştir. Bu emaneti, size izin vermediği alanda kullanırsanız, Allah'a ve resulüne hainlik etmiş olursunuz. Dolayısıyla Allah katında olan kendi emanetlerinize de hainlik etmiş olursunuz. Eğer emaneti muhafaza ederseniz şu ilahi beyanda bildirilen durum gibi olur: "Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size vadettiklerimi vereyim". Bazıları şöyle demiştir: Emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz. Yani Allah ve resôlüne karşı hainlik etmeyin, emanet in izdeki şeylere de hıyanet etmeyin. Yani kendi aranızda birbirinize verdiğiniz emanetlere. İşin aslı şudur: Yüce ve Aziz olan Allah, kendi menfaatleri ve ihtiyaçlarından ötürü onları imtihan etmiştir. Dolayısıyla onlar, imtihan edildikleri konularda hainlik ettiklerinde, sanki kendilerine ve emanetlerine hıyanet etmiş gibi olmaktadırlar. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: "Gerçekte onlar bize değil, kendilerine kötülük ediyorlardı"; "Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz" ve "Kim din e ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur". Ayrıca münafık ve müşriklerin hıyaneti dine ilişkin inkarcı tutumlarındadır. Müminlerin hıyaneti ise yaptıkları amellerdedir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak müminlerin hıyanetlerinden dolayı tövbelerini kabul etme vadinde bulunmuş, diğerlerine ise hıyanetleri sebebiyle şu ilahi beyanla tehdidde bulunmuştur: "Böyle yaptı ki Allah, münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları cezalandırsın, mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbelerini kabul buyursun".
Bile bile. Kendinizin ve mallarınızın size ait olmadığını, bunların Allah'a ait ve sizde emanet olduğunu. Dolayısıyla bunlarda hıyanet etmeyin. İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Emanet, Allah'ın kullarını buna emin kıldığı amellerdir. Yani farzlardır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: AlIah'a hainlik etmeyin. Yani eksik yapmayın.
Müfessirler ayetin nüzulü hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Ayet EbU Lübabe hakkında inmiştir. Bu, bazı rivayetlerde anlatılan şu olaya dayanmaktadır: Hz. Peygamber (s.a.) Kurayza yahudilerini kuşatmıştı. Bunun üzerine onlar Ezriat'ta bulunan kardeşlerinin yanına gitmek üzere müslümanlarla antlaşma talep ettiler. Yalnızca, verilen hükme razı olmak şartıyla Hz. Peygamber bunu kabul etti. Onlar da bu şartı kabul etmediler. Dediler ki: Bize Ebu Lübabe'yi gönder. Bu kişi onların istişare ettikleri bir kimseydi. Hz. Peygamber Ebu Lübabe'yi onlara gönderdi. Bu kişi onlara geldiğinde dediler ki: Ey Ebu Lübabe! Muhammed'in hükmüne razı olalım mı? Ebu Lübabe hükme razı olmamalarını eliyle işaret etti. Onlar da buna uydular. Ebu Lübabe'nin malları ve çocukları onlarla birlikteydi. Dolayısıyla müslümanlara ihanet etti. Bunun üzerine ayet onun hakkında nazil oldu. Bazıları da şöyle demiştir: Ayet Hatıb b. EbU Beltea hakkında inmiştir. O da Ebu Lübabe'nin yaptığının aynısını yapmıştı. Şöyle de denilmiştir. Ayet Resulullah ile aralarında antlaşma yapılan bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Bunlar putlara tapıyorlardı. Fakat tam olarak kim hakkında nazil olduğunu bilemeyiz. Bunu bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Ancak bunda belirtmiş olduğumuz üzere Allah'ın emanetlerine hainlik etmenin yasaklandığı, bunları muhafaza etmenin em rettiği hususlar vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Âmenû (آمَنُوا)
Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "korku, panik ve dehşetin zıddı olan sükunet, emniyet ve içsel güven hali" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, iman kavramını sadece zihinsel bir tasdikten ayırarak, insanın kendisini varoluşsal şüphelerden emin kılması ve mutlak bir güven duygusuyla otoriteye teslim olması şeklinde detaylandırır. Ayetteki "Ey iman edenler" hitabı, bu içsel güveni (imanı) taşıyanların, bu güvenin bir gereği olarak sadakat sınavına çekildiklerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, iman kavramının bu ayetteki yerini "emânet" (güvenilirlik) ile olan köken birliği üzerinden okur. Izutsu'ya göre Mümin, sadece Allah'a güvenen değil, aynı zamanda Allah'ın kendisine vahyini, hukukunu ve toplumsal sorumluluklarını emanet ederek "güvendiği" kişidir. Bu hitap, inananları bu karşılıklı güven sözleşmesine (misak) sadık kalmaya çağıran teolojik bir hatırlatmadır.
Tehûnû (تَخُونُوا)
Kelimenin kökü h-v-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye eksiklik getirmek, güveni sarsmak, sözünde durmamak ve vefasızlık" olduğunu belirtir. "Hâin" kelimesi, kendisine bırakılan bir şeyi korumayan, onun değerini düşüren veya gizlice ona zarar veren kişiyi tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "hiyânet" kavramını emânetin tam zıddı olarak tanımlar. Ona göre hıyanet, sadece maddi bir malı çalmak değil; verilen bir sözü, gizli tutulması gereken bir askeri sırrı veya ilahi bir hükmü kişisel çıkarlar uğruna ihlal etmektir. Bedir ve sonrası askeri hareketlilik bağlamında bu kelime, düşmanla gizli işbirliği yapmayı veya toplumsal menfaati bireysel hırsa feda etmeyi kapsayan geniş bir "vefasızlık" spektrumunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin tarihsel arka planındaki Ebu Lübâbe hadisesine dikkat çeker. Ebu Lübâbe'nin, Kurayza Yahudilerine yapılacak askeri müdahaleyi bir işaretle onlara sızdırması "hıyanet" olarak nitelenmiştir. Öztürk'e göre bu kelime, yeni kurulan İslam devletinin güvenliğini ve stratejik sırlarını koruma noktasındaki en küçük bir zafiyetin, teolojik ve hukuki olarak nasıl ağır bir "ihanet" suçu sayıldığını belgeler.
er-Rasûle (الرَّسُولَ)
Kelimenin kökü r-s-l harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün "bir mesajı veya görevi yumuşaklık, sükunet ve aslına sadakatle hedefine ulaştırmak" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, elçi (resul) kelimesini, kendisini gönderen mutlak otoritenin mesajını temsil eden ve o otorite adına icraatta bulunan makam olarak tanımlar. Ayette Allah ile Resul'ün yan yana zikredilerek "Allah'a ve Resul'e ihanet etmeyin" denilmesi; Peygamber'in askeri ve siyasi kararlarına muhalefet etmenin veya ona ait sırları ifşa etmenin doğrudan ilahi otoriteye (Allah'a) yapılmış bir saldırı kabul edildiğini gösterir.
Tehûnû (وَتَخُونُوا)
(Kelime kökü yukarıda analiz edilmiştir; ancak ayetin bu kısmındaki kullanımı "emanetler" ile ilişkilidir).
Toshihiko Izutsu, ayette fiilin tekrar edilmesinin yarattığı edebi ve hukuki vurguya dikkat çeker. İlk "tehûnû", doğrudan otoriteye (Allah ve Resul'e) karşı yapılan siyasi/askeri ihaneti kapsarken; ikinci "tehûnû", bu ihanetin sonucunda bireylerin kendi aralarındaki veya Allah'a karşı üstlendikleri her türlü sorumluluğun (emanetin) nasıl çürüyeceğini ihtar eder.
Emânâtikum (أَمَانَاتِكُمْ)
Kelimenin kökü e-m-n harflerinden oluşur.
İbn Fâris, kök anlamını "güven, huzur ve emniyet" olarak verir. Emânet (çoğulu emânât), birine güvenilerek bırakılan her türlü maddi ve manevi değerdir.
Râgıb el-İsfahânî, emaneti üç kategoride inceler: 1) İnsanın Allah'a karşı sorumlulukları (ibadetler, hükümler), 2) İnsanların birbirine karşı sorumlulukları (borçlar, sırlar, mallar), 3) İnsanın kendi nefsine karşı sorumluluğu (aklını ve azalarını doğru kullanması). Ayetteki çoğul kullanım (emânât), müminin hayatındaki tüm bu görevlerin, toplumsal bir sözleşmenin parçası olduğunu ve birindeki ihlalin (hıyanetin) tüm sistemi bozacağını ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, emanet kavramının Bedir bağlamındaki "kamu yararı" boyutuna vurgu yapar. Kılıç'a göre, savaş ganimetlerinden gizlice bir şeyler almak, orduya ait bir bilgiyi sızdırmak veya şahsi kaygıları kamu güvenliğinin önüne koymak; doğrudan "emanete hıyanet" olarak tanımlanarak, İslam toplumunun ahlaki ve hukuki temeli "mutlak güvenilirlik" üzerine oturtulmuştur.
Ta'lemûn (تَعْلَمُونَ)
Kelimenin kökü a-l-m harflerinden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin izini sürmek, işaretini kavramak ve onun hakikatine vakıf olmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "bile bile" (ve entum ta'lemûn) kaydının ayetin sonuna eklenmesinin, suçun ağırlığını artıran psikolojik bir unsur olduğunu ifade eder. Buna göre, bir hata veya unutma sonucu yapılan yanlış ile yapılanın "ihanet" olduğunu, emânete zarar verdiğini bilerek ve sonuçlarını idrak ederek (ta'lemûn) işlenen cürüm aynı değildir.
Toshihiko Izutsu, işitme (sema') ve bilme (ilim) kavramlarının Kur'an'daki ahlaki sorumlulukla bağını kurar. Izutsu'ya göre, müminler İslam'ın emirlerini bizzat işitmiş ve bunların ne anlama geldiğini idrak etmiş (ta'lemûn) kimselerdir. Bu bilinç düzeyine rağmen yapılan hıyanet, artık bir cehalet sorunu değil, iradi bir kötülük ve teolojik bir sapmadır. Ayet, muhatapların kendi içlerindeki bu kesin "bilgiyi" onlara karşı bir şahit olarak kullanarak hitabı son derece sarsıcı bir ahlaki sorgulamaya dönüştürür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla